Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Travma: Masal: Hüzün: Hikmet!




Toplam oy: 7
Bu ay gündemimizde dört öykü kitabı var; trajik bir hikâyeyi kalp atışlarımızı hızlandıracak denli iyi anlatan Alim; geleneksel ile çağdaş olanı birleştiren üslubuyla Misak’ın Aynaları; müzik, resim, sinema, şiire yaptığı atıfla estetiğin peşine düşen Naz Kahvesi ve okuru daima “kendine” çağıran, tasavvufi içerikli Yok Yok.

Şaşırtıcı bir ilk kitap: Alim

 

Ayşe Bağcivan’ın Alim adlı uzun öyküsü şaşırtıcı bir ilk kitap. Amsterdam’da bir akıl hastanesindeyiz. Bahar adında bir psi­kiyatrımız ve soydaşı olduğu için kendisine verilen Ali adında şiddet eğilimli bir hastamız var. Bahar bize adım adım Ali’yi anlatıyor. Her geçen aşamada doktorumuz hastasına biraz daha bağlanıyor. Her geçen aşamada biz de Ali’ye biraz daha bağlanıyoruz. Her şey iyi, güzel ilerlerken ve bizler hayata ve dünyaya bağlarımızı pekiştirdiğimiz için sevinirken öykünün ilginç finali ile şaşkınlık yaşıyoruz. Fakat bu şaşkınlık kanaatimizce, öykünün lehine bir durum yaratmıyor. Buradan hareketle iki takdirimi ve iki eleştirimi sunayım: Öyküde Ali’nin dilinden dinlediğimiz acıklı hayat hikâyesi, kalp atışla­rımızı hızlandıracak kadar iyi yazılmış bir bölüm. Ali’nin trajik kaderi bizi büyülüyor ve sarsıyor. Kitabın ikinci başarılı tarafı ise, bir akıl hastanesinin iç dünyasının başarıyla yansıtılmış olması. Ayrıca bir psikiyatrın iş ve iç dünyası da verilen de­taylarla ustaca yansıtılmış. Uzun öykümüzün aksayan tarafı dili. Kitapta çok fazla düşük cümle var. Okuyucu, anlatının akışına kendini bırakamıyor. Zira cümleler zaman zaman anlaşılmazlaşıyor. Hâlbuki Ali konuşurken Türkçe düzeliyor, güzelleşiyor. Kitaba yönelteceğim ikinci eleştiri ise finaliy­le ilgili. Nitekim bu eser hakkında yazı yazan Yunus Nadir Eraslan da aynı hususa değinmiş. Final çok zorlama olmuş. Hollywood filmlerinden aşina olduğumuz şekilde, aslında bü­tün hikâyeyi yanlış okumuşuz duygusuna kapılmamıza sebep olan bir atraksiyonla bitiyor uzun öykü. Ayşe Bağcivan’ın bundan sonra yazacaklarını çok merak ediyorum. Ali’yi ve akıl hastanesindeki diğer kişileri ruhumuza çivi gibi çakması­nı bildi Bağcivan. Bakalım bundan sonra ne yapacak?

 

 

ALİM
Ayşe Bağcivan

HECE YAYINLARI 2019

 



 

Gerçekçi ve arkaik öyküler bir arada: Misak’ın Aynaları

 

Fatih Kutlubay’ın ilk kitabı Misak’ın Aynaları’nda bulunan öyküler iki grup. Bunları “gerçekçi” ve “arkaik” şeklinde tas­nif edebiliriz. “Arkaik” derken günümüzden uzaklara giden, efsanelerden yararlanan, tarihsel, folklorik özellikler taşıyan metinleri kast ediyoruz. Öyküleri okudukça dikkatimi çeken ilk şey enerjik bir anlatıcının olması. Anlatımın gücü ve ener­jisi okuru da sarıyor ve metne bağlıyor. Daha çok hayatın dışına düşmüş, renkli, farklı, cazip kişiler anlatılıyor. Yazarın her öykücüye lazım olan detaycılığı, “iptidai bilgi” dediğimiz alana olan hâkimiyeti dikkat çekici. Gerçekçi öykülerde karşı­mıza çıkan ilginç kişiler, sokaktan öykünün içine düşüvermiş kanlı canlı tipler. Yazarın folklorik olanı öyküye sokmak gibi bir endişesi var. Atmaca avı ve bu avın Türk insanı için anlamı üzerinde özellikle duruluyor. Veya birtakım efsanele­rin çağdaş öykücülüğümüzün diline aktarılması konusunda Kutlubay istekli görünüyor. Ancak gerçekçi öykülerle arkaik öykülerin kitapta ayrı ayrı iki kanal gibi akması yerine yazar gelecek dosyalarda bu iki kanalı bir olukta akıtmaya zorla­malı kendini diye düşünüyorum. Geleneksel olanla çağdaş olanın bir öykünün içinde bir biçimde yeniden var edilmesi Kutlubay’ın daha bu ilk kitapta yakaladığı düzeyi çok daha ileri götürür. Nispeten bunun başarıldığı öyküler de yok değil. Son bir not: Kitabın adı ve kapağı gerçekçi öyküleri temsil ediyor mu? Bana öyle gelmedi. Kitabı eline alan bir okur daha çok postmodern/masalsı metinlerle karşılaşaca­ğını düşünüyor. Hâlbuki dosyanın kompozisyonu öyle değil. Son senelerde okuduğum en iyi ilk kitaplardan biri Misak’ın Aynaları. Hararetle öneririm.

 

 

MİSAK’IN AYNALARI
M. Fatih Kutlubay

KETEBE 2019

 


 

Güzelin, güzelliğin peşinde: Naz Kahvesi

 

Merve Koçak Kurt üçüncü öykü kitabını neşretti. Üç kitabını da bir bütün halinde düşünmemizi sağlayacak pek çok veri var elimizde. Bunları kısaca toparlamaya çalışayım: Yazar bir estet tavrıyla hareket ediyor. Tanpınar gibi güzelin, güzelliğin peşinde. Sanki asıl amacı, bize bir öyküyü aktarmak değil de, ruhumuzda bir güzellik yangını başlatmak. Bunu yaparken göndermelerden çok fazla yararlanıyor. Müzik, resim, şiir, sinema filmleri sürekli atıf yapılan sanat eserleri. Göndermelerin genellikle güzel sanatların farklı dalları olması yazarın güzelin, güzelliğin peşinde oluşunun bir delili. Bizde bir güzellik duygusu yaratmanın başka bir yolu da hüznün, duygusallığın devreye sokulması. Santimantal denebilecek bir atmosfere giriyoruz. Ayrıca anlam çoğaltma yöntemlerinden de yararlanıyor. Taksim veya parantez işaretleriyle, bir kelimenin veya cümlenin farklı anlamlara gelmesi sağlanıyor. Bunun gibi italik veya koyu yazarak da yazar anlam çoğaltma yöntemlerinden yararlanıyor. Zamanda ileriye, geriye gidişler, duraklama veya sıçramalar da kelimelerin ne şekilde dizileceklerini belirliyor. Kurt, tahkiye zincirini koparmamaya dikkat ediyor. Okurun işini zorlaştırsa da, olay halkaları arasındaki bağlantıları –bile¬rek- zayıf da kursa, aslında öykünün baştan sona ilerleyen bir “hikâyesinin” olmasına dikkat ediyor. Bağlantıları zayıf kurması yazarın öykücülüğünün lehine işleyen bir durum. Zira metinlerin yeniden yeniden okunma isteği uyandırması biraz da buna bağlı. “Kolay lokma” bir yazar değil Kurt. Üslupçu. Müşkülpesent. Başından beri ne yaptığını bile¬rek yapıyor. Üç kitabındaki öyküler için de “aynı bahçenin gülleri” dememiz mümkün. İlk kitaplarına göre bu kitabında tahkiyeye daha da ağırlık vermesi doğru bir tavır. Gene de yeni öykülerinde, kendinden uzaklaşmanın yollarını aramalı¬dır, derim. Olay anlatımına verdiği önemi daha da artırmalı.

 

 

NAZ KAHVESİ
Merve Koçak Kurt

PROFIL KITAP 2019

 



 

Kendini inşa etme yolunda bir kitap: Yok Yok


Mehmet Harmancı’nın yazı faaliyetinin başlangıcı 1990’ların başına kadar gider. Dergâh’ta yayınlanan bir öyküsünü hatırlıyorum. Yıl 1994 olmalı. Ancak özellikle Hece dergisinin 1997’de kurulmasıyla birlikte Harmancı’nın öykücülüğü büyük oranda kendine bir mahfil bulmuş oldu. Harmancı öykülerini daha çok bu dergide yayınladı ve ilk öykü kitabını da 2010 senesinde Hece Yayınları’ndan çıkardı: Muhtemel Menkıbeler. Ancak yazarın yazı hayatının öykü dışında gelişen ama öyküye paralel gelişen ikinci bir çizgisi daha vardı. Buna ne demeli? Yazarın kendisi Yok Yok için “şatahat” demiş. Yayınevi ise kitabı neşrederken “anlatı” dizisine dâhil etmiş. Ben öğrencilerime bu kitaptan bahsederken “deneme” demeyi deneyeceğimi söyledim. Hâsılı, Harmancı farklı bir şey yapıyor. Aslında kitabın adı bu “farklılığı” da içine alıyor: Yok Yok! Bazı ticarethanelerin kendi içinde mizah taşıyan bir isimlendirme tarzıdır bu. Peki neden bu kitabın adı da olabilmiş aynı zamanda? Çünkü kitap hem içerik hem de biçimsel anlamda aykırılık ve çeşitliliğe sahip. Harmancı şathiye geleneğimizi modernize ediyor. Hayatın anlamına, sırrına ilişkin ifşaatta bulunuyor. İnsanları Kur’an ve sünnet temelli bir yaşama biçimine çağırıyor. Hırstan, dünyevileşmeden, hayatımızın akışı içinde artık bir “kral olmuş kariyerden”, her türlü kalbi arazlardan uzaklaşmanın ve iki cihan saadetine ulaşmanın yollarını, kendini inşa etmenin yöntemlerini okurlarına alışık olmadığımız bir formatta sunuyor. Kur’an’dan olduğu kadar Allah dostlarının metinlerinden veya hayatlarından örnekler vererek insana dünyaya kapılmamanın ama dünyada olmanın yollarını işaret ediyor. Şiirler, atasözleri, duvar yazıları, kamyon arkası yazıları, menkıbeler, azizlerin sözleri, öykülemeler, diyaloglu kurgular… Okuru daima kendine, Rabbine çağırıyor. “Kişisel gelişim” değil, “kendini inşa etme” yolunda yazılmış, tasavvufi içerikli, absürt bir anlatımı benimsemiş, okunası bir eser!

 

 

YOK YOK
Mehmet Harmancı

PRUVA 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kelimelerle ilişkimi şöyle tarif edebilirim; ‘Kelimelerin kalbi’ne şiir yazarak girmek... Tanpınarca söylersem ben de önce kelimeleri öğreniyorum, sonra da yaşadıkça anlamlarını. Ve şu: Bazı kelimeleri işaret ettikleri şeyden daha çok seviyorum.

 

 

 

 

Sinik Bir Başkaldırı: Edebiyat Ehlileştirilmeye Karşı


İlk karşılaşmamızda ne benim henüz yayımlanan bir metnim vardı ne de Aykut Ertuğrul’un ilk öykü kitabı raflara düşmüştü. Yayın yönetmenliğini üstlendiği “Ğ” dergisine değerlendirilmesi için gönderdiğim bir öyküyle başlayan edebiyat sohbetimizde yılları devirdik. Sanırım en kıdemli okurlarından biriyim. Bir eleştiri yazısına da bu kadar duygusallık yeter.

 

Roman edebiyatın bukalemunudur. Kanonik olmayan doğası gereği, kılıktan kılığa girme becerisine sahiptir. Bu durum roman kuramına, eleştirisine de yansır. Öyle ki her romanı, romancıyı aynı şekilde açıklayacak bir inceleme yöntemi bulamayız. Romancılığı tartışma götürmez isimler bile ifratla tefrit arasında gidip gelen yorumlara maruz kalabilir.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.