Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Türkiye'de Japon Edebiyatı




Toplam oy: 7
Türkiye’de Japon edebiyatının popülerlik kazanmasındaki etkisi tartışılmaz olan Haruki Murakami farklı bir tarzda yazmakla birlikte, 1980'li yıllardan itibaren Japonya'da ve dünyada en çok okunan Japon yazar olmuştur. Ülkemizde 2000'li yılların başında bazı eserleri Batı dillerinden çevrilerek yayınlanan yazar, esas ilgiyi Sahilde Kafka eserinin Japoncadan doğrudan çevirisi ile yayınlanması sonrasında görmüş, 1Q84 eserinin yayınlanmasıyla ise Türkiye’de en çok okunan Japon yazarı olmuştur. Ülkenin siyaseti toplumun gidişatı gibi konulardan çok, tamamen birey ve bireyin tercihleri üzerine yoğunlaşan anlatısıyla dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yoğun ilgi görmektedir.

Türkiye’de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı. Japon edebiyatının tarihi çok eskilere dayansa da Türkiye’de tanınmasının 1960’lı yıllarda başladığımı söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yazının sınırları dahilinde Japon Edebiyatı’nın Türkiye’de geçirdiği tarihsel sürece göz atarak edebiyat dünyamızda iz bırakan eserlere elimizden geldiğince değinelim.


İlk tanışma:
1960’lı yıllar Kavabata ile ilk Nobel
Ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin başlangıcını 19’uncu yüzyıl sonlarına tarihlemek mümkün olsa da Japonya’nın edebiyatımıza yansımalarını, Japon edebiyatının ülkemizde tanınmasına bir başlangıç olarak 1960’lı yıllar sonları verilebilir. II. Dünya Savaşı’ndan hezimetle çıkan Japonya’nın uğradığı dünya tarihindeki ilk ve tek atom bombası (Hiroşima ve Nagasaki) felaketi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yankı uyandırmıştır. Hatta Türk edebiyatında bunun yansımalarını görebilmek mümkündür. Hemen sonrasında başlayan Kore Savaşı’na Türkiye’nin de asker göndermesi, bu askerlerden gazilerin çoğunlukla Japonya’daki hastanelerde ilk tedavilerini gördükten sonra ülkemize dönmeleri de Japonya’ya yönelik ilginin güçlenmesinde önemli bir unsurdur. Hemen sonrasında 1964 Olimpiyatları’nın Japonya’da düzenlenmesinin bu ilgiyi iyice pekiştirdiği söylenebilir. Ne de olsa, olimpiyatlar Batı dışında bir ülkede düzenlenecektir. Ayrıca, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nda yaşadığı yıkımın ardından yirmi yıl gibi kısa bir sürede olimpiyat düzenleyebilecek ölçüde toparlanmış olması da ayrı bir merak konusu olmuştur.
Bu paragrafa bir parantez açarak, aynı sürecin Türk edebiyatındaki bazı eserlere de zemin hazırladığına değinmek gerek. Nazım Hikmet’in ünlü Kız Çocuğu şiiri (1956) ve Attila İlhan’ın Kore Savaşı’nda yaralanarak sakat kalan Japonya’da gördüğü tedavi sonrasında Türkiye’ye dönen kahramanının öyküsü Yaraya Tuz Basmak (1978) romanı çarpıcı iki örnek olacaktır.
1968 yılında Yasunari Kavabata’ya Nobel Edebiyat ödülü verilmesini, Türkiye’deki Japon edebiyatı ilgisi açısından bir milat olarak almak mümkün olabilir. 1968 ve sonrasındaki birkaç yıl içerisinde Japon edebiyatından yapılan çeviri yayınların yoğunluğu bu görüşümüzü desteklemektedir. Bu dönemde Türkçeye çevrilen Japon yazarları ise Cun’içiro Tanizaki, Yukio Mişima ve elbette Yasunari Kavabata’dır. Bu yazarların bütün külliyatlarının bu dönemde Türkçeye çevrildiğini söyleyemesek de önemli eserlerinin Türkçeye kazandırıldığını görmekteyiz. Ancak, bu dönemde ve hatta 2000’li yıllara kadar Japon edebiyatından çevrilerek Türkçeye kazandırılan eserlerin tamamı Japoncadan İngilizce başta olmak üzere Batı dillerine çevrilip sonra o çeviriler üzerinden Türkçeye kazandırılmıştır. Bu işleyişin bazı hatalara ve eksikliklere yol açtığını söyleyebiliriz. Ancak bu çevirileri yapan ya da Japon edebiyatı üzerine yazan isimlere baktığımızda o dönemde ve sonrasında edebiyat dünyamızda etkili isimler olduğunu da söylemek gerek. Örnek olarak Doğan Hızlan, Nihal Yeğinobalı, Zeyyat Selimoğlu gibi isimleri verebiliriz.
Burada tekrar konumuz dışına çıkarak değinmek gereken bir nokta var. Türkiye Cumhuriyeti edebiyat tarihinde Hasan Ali Yücel ve ekibinin dünya edebiyatından eserleri Türkçeye kazandırma çalışması önemlidir. Bu eserler çoğunlukla Batı edebiyatı kaynaklı eserlerdir. Bu bağlamda, 1960’ların sonuna gelindiğinde Japon edebiyatından yapılan bu çevirilerin klasikler ağırlıklı olmak üzere dünya edebiyatı eserlerini Türkçeye kazandırma girişiminin bir artçı dalgası olarak değerlendirmek mümkün olacaktır. Elbette Kavabata’ya 1968 Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi bunda tetikleyici rol oynamıştır. Yine de tek tük de olsa öncesinde de birkaç eserin yine Batı dilleri çevirileri üzerinden Türkçeye kazandırıldığını görmekteyiz. Bu dönemi birinci dalga olarak nitelendirmek mümkündür. Sonrasında Türkiye’de uzunca bir dönem Japon edebiyatına bu ölçüde yoğunlaşmış bir ilgi ile karşılaşmayız.

Nobel Edebiyat Ödüllü İkinci Japon:
Kenzaburo Oe
1990’lı yıllara gelindiğinde ikinci bir dalganın yaşandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bunda 1980’li yıllarda İkinci Boğaz Köprüsü’nün Japonlar tarafından yapılması ve zamanından önce teslim edilmiş olması ve aynı zamanda dönemin Japon ekonomisinin yükselen yıldız veya Japon mucizesi gibi tanımlamalarla ülkemizde de sık sık dile getirilmesi Japonya’ya yönelik ilginin güçlenmesini, bunun da etkisiyle Japon edebiyatından önemli eserlerin (yine Batı dilleri çevirileri üzerinden) Türkçeye kazandırılmasını sağlamıştır. Bununla birlikte 1994 yılında yine bir Japon yazar Kenzaburo Oe’ye Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi Japon edebiyatına olan ilgiyi pekiştirmiştir. Bu etkilerle, 1990’lı yıllarda Mişima, Kavabata, Oe gibi yazarların yanı sıra Osamu Dazai gibi yazarların da çevirilerinin yapılıp yayınlandığını görmekteyiz. Bu dönemde de yapılan çevirilerin Esin Talu Çelikkan, İlknur Özdemir ve Püren Özgören gibi yetkin kalemlerden çıktığını belirtmek gerek.
2000’li yıllarda da bu ilgi zayıf olarak da olsa devam etmiştir. Bu yıllarda da Batı dilleri üzerinden çeviriler göze çarpar. Yine de, yayınlanan Japon edebiyatı eserlerinin çevirmenlerine baktığımızda Aslı Biçen, Avi Pardo gibi yetkin çevirmenlerle karşılaşırız. Ancak 2000’lerin ikinci yarısından itibaren Japoncadan doğrudan yapılan Türkçe çevirilerin ortaya çıkışı Türk kültür dünyasında Japon edebiyatının yerini belirlemek açısından farklı bir aşamaya işaret etmektedir. Bu dönemden günümüze kadar olan süreyi Türkiye’deki Japon edebiyatı ilgisi bağlamında üçüncü dalga olarak nitelendirmek yerinde olur.
Yukarıda anlattığımız süreç içerisinde yayınlanan Japon edebiyatı eserleri hakkında yazılan tanıtım veya eleştiri yazılarına baktığımızda üç ayrı unsurun ağırlıklı olarak odak noktasına konulduğunu görürüz. Bunlardan ilki özellikle Kavabata’nın nahif Japonya anlatısıdır. Japonya doğası, geleneksel Japon toplumu, gündelik yaşam, kadın algılaması gibi noktalara yaptığı vurgular Türk okuru tarafından ilgi ile karşılanmaktadır. Bu unsurları bir arada toplayan eserlerine Kiraz Çiçekleri ve Karlar Ülkesi örnek olarak verilebilir.
İkinci bir unsur olarak Japonya’nın modernleşme sürecinde toplum yaşantısı ve insan ilişkilerinin uğradığı dönüşüm, Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası platformda ve ülke içerisinde Amerika B.D. güdümlü bir tarz benimsemesi ve buna karşı çıkışların irdelendiği Japon edebiyatı eserlerinin de ülkemizde ilgiyle karşılandığını söylemek mümkün olacaktır. Bu yazarlardan Dazai’ın İnsanlığımı Yitirirken eseri özel bir ilgi görmüştür. II. Dünya Savaşı öncesinde Japonya büyük şehir yaşantısı, siyasi hareketler, insan ilişkileri ve bu ortama uyum sağlayamayarak önce alkol sonrasında ise uyuşturucu batağına kadar sürüklenen kişiliği tamamen çöküşe uğrayan kahramanın öyküsüdür.
Bu açıdan baktığımızda Japonya›nın II. Dünya Savaşı sonrasındaki Amerika B.D. güdümünde tercihlerine bir karşı çıkış olarak Yukio Mişima’ya ayrı bir yer vermek gerekir. Yazarlığının yanı sıra siyasi eylemleriyle de bilinen yazar, canlı yayın sırasında karnını yararak intihar etmesi ile de ünlüdür. Türkiye›de önemli eserleri yayınlandığı gibi, yukarıdaki satırlarda sözünü ettiğimiz aşamalarda eserlerinin farklı yayınevleri tarafından tekrar baskılarının da yapılmış olması açısından Japon edebiyatının Türkiye›de uzun satan yazarı olduğunu söylemek mümkündür.


Günümüz Japonya’sının ayrıksı kalemleri: Ryu Murakami ve
Haruki Murakami

Üçüncü bir unsur olarak ise Japonya’nın 20. yüzyıl son çeyreğinden günümüze kadar olan sürede faal Japon yazarlarının anlatılarına değinmek yerinde olur. Bunlardan iki Murakami’ye öncelikli olarak değinmek gerekir. Zira Japonya’da 1970’lerin sonuna doğru çıkış yapan bu iki yazar, Japon edebiyatında da bir değişimin öncüsü olmuşlardır. Ryu Murakami yeraltı edebiyatı tarzında yazmakla birlikte, bir nebze Mişima ile paralel, Amerikan etkisi altındaki Japonya ve Japon toplumuna eleştiriler yönelten eserleri ile bilinir. Yazarın Emanet Dolabı Bebekleri, Şeffaf Mavi gibi eserleri Japoncadan doğrudan çevrilerek Türkçeye kazandırılmıştır.
Türkiye’de Japon edebiyatının popülerlik kazanmasındaki etkisi tartışılmaz olan Haruki Murakami farklı bir tarzda yazmakla birlikte, 1980’li yıllardan itibaren Japonya’da ve dünyada en çok okunan Japon yazar olmuştur. Ülkemizde 2000’li yılların başında bazı eserleri Batı dillerinden çevrilerek yayınlanan yazar, esas ilgiyi Sahilde Kafka eserinin Japoncadan doğrudan çevirisi ile yayınlanması sonrasında görmüş, 1Q84 eserinin yayınlanmasıyla ise Türkiye’de en çok okunan Japon yazarı olmuştur. Ülkenin siyaseti toplumun gidişatı gibi konulardan çok, tamamen birey ve bireyin tercihleri üzerine yoğunlaşan anlatısıyla dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yoğun ilgi görmektedir. Avangart ve Japonya’dan kopuk olduğu eleştirilerine maruz kalsa da eserlerinde Japonya’nın yakın ve uzak tarihine dokunuşların varlığını silik de olsa görürüz.
Bu üç unsur dışında tutamayacağımız, Japonya’da ve dünyada olduğu ölçüde ilgi görememiş Banana Yoşimoto, Natsuki İkezava, Yoko Ogava gibi yazarlar da farklı zamanlarda Türkçeye kazandırılmıştır.

Yeni tanışmalar:
Sayaka Murata ve Yoko Tawada
Elbette ki Türkiye’de Japon edebiyatı denildiğinde adından bahsettiren yalnızca erkek yazarlar değillerdir. Bu başlık altında eserleri Japoncadan Türkçeye çevrilerek yakın zamanda yayınlanan son derece başarılı iki kadın yazara da değinmek yerinde olacaktır. Bunlardan ilki Kasiyer eseriyle Sayaka Murata’dır. Eser yayınlanması sonrasında Türk okurlar tarafından büyük bir ilgi gördüğü gibi, aynı zamanda birçok eleştiri yazısı da yayınlanmıştır. Modern Japon toplumunda kadının yeri, insanların ortalama toplum koşullarını karşılamayana karşı gösterdiği dışlama tavrı, bir kadın olarak bütün bunların karşısına kendi doğrularını koyarak yaşama arzusunu irdelemesi eserin ilgi görmesinin temel unsurları olarak düşünülebilir.
Yine, Yoko Tawada’nın yakın zamanda yayınlanan Tokyo’nun Son Çocukları eseri de Türk okuru tarafından beğeniyle karşılanmıştır. Bir distopya anlatısı olan eser, yaşanan felaket sonrasında gençlerde başlayan genetik bozukluklar neticesinde belirli bir yaşın üzerine çıkamadıkları, yaşlıların ise normalden çok daha uzun yaşadıkları bir dünyada, kıtlık ve yoksulluğa mahkûm bir Tokyo yaşamının üzerine kuruludur. Bildiğimiz normal dünyanın temel unsurlarından koparıldığında neye dönüşebileceğini dair bir öneri niteliğindedir. Aynı zamanda, dış dünya ile olan ilişkilerin koptuğu, toplum yaşantısında önceden akla bile getirilmemiş kuralların konulduğu bir ortamı anlatan eser, 2014 yılında yayınlanmış olmasına rağmen sanki son günlerde yaşadığımız pandemi koşullarını sanki önceden tahmin etmiş gibi olması açısından da ilginçtir.
Kavabata’nın kiraz çiçekleri ile bezeli nahif Japonya’sı, Dazai’nin insanlığını yitiren kahramanı başta olmak üzere diğer Japon yazarların Japon birey anlatıları, Tawada’nın günümüzden sonrasına yönelik distopik anlatısıyla ve Haruki Murakami’nin kolay okunan tarzıyla Japon edebiyatı her geçen gün daha da yoğunlaşan bir ilgi görmektedir.
Son olarak, başlangıçta Batı dilleri üzerinden yapılan çevirilerle tanıdığımız Japon edebiyatının günümüzde Japoncadan doğrudan yapılan çevirilerle Türk okurunun beğenisini daha fazla kazandığını belirtmek gerek. Kült isim olarak nitelendirebileceğimiz yazarların yanı sıra, Türkiye’de bilinmeyen yeni yazarların da Türkçe çevirilerinin yapılması ve yoğun ilgi ile karşılaşması Japon edebiyatının Türkiye’de artık başlı başına bir okuma alanı olduğuna işarettir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.