Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Uzak Âlemlerin Yerlisi; Yu Hua!




Toplam oy: 439
Yu Hua’yı hem kahkahalar attıran bir meddah hem de okuru ağlatan bir yasçı olarak tanımlayabiliriz. Sanırım onun eserlerinin sırrı da burada. Yu Hua’nın romanlarında hikâyeden evvel olağanüstü bir denge var.

Yu Hua! Onu, bir romanının isminden mülhem modern Çin edebiyatının Kanını Satan Adam’ı olarak isimlendirebiliriz. Zira memleketinden uzaklarda, sürgün hayatı yaşayıp damarlarındaki hınzır hikâyeleri damıtarak yaşaması zor bir iş olsa gerek. Ne de olsa insanlar için kan neyse yazarlar için hayal odur.

 

Yu Hua bu fedakârlığına rağmen ülkesinde defalarca yasaklanmış bir romancı fakat bu durum onun romanlarının çeşitli yollardan ülkeye girerek el altından satılmasına engel teşkil etmiyor. Aksine günden güne dönüşen Çin’de şimdiden çağdaşı, Nobel ödüllü Mo Yan’ın önüne geçip bilhassa genç okurların nezdinde yaşayan efsane olmuş durumda.

 

Yu Hua 1960 yılında Çin’in Hangzhou’da şehrinde dünyaya gelmiş. Çin’in doğusunda kalan taşra şehri, Mao’nun gazabına uğrayan kentlerin başında geliyor. Çin Kültür Devrimi’nin puslu havasını, çocukluğunu geçirdiği bu şehirde soluyan Yu Hua, geleneksel Çin hikâyeleriyle erken yaşlarda tanışmış fakat Çin’in her köşesinde esen komünizm rüzgârı, onu propaganda çeşnili devrimci metinlere maruz bırakmış. Altmışlı yılların büyük kıtlık krizini ailesinin doktor olması sebebiyle nispeten az hasarla atlatmış. Diş hekimliği fakültesini kazandıktan sonra hayatı, ülkesini ve kendisini felsefi sorularla yontmuş ve bu çetrefilli sorgu, onu diş hekimliği yaptığı, kendi tabiriyle “sabahtan akşama kadar birilerinin ağzına bakarak ömür geçirme” gibi sıkıntılı döneminde her şeyi bir kenara iterek topyekûn yazmaya itmiş.

 

“Ertesi gün veda bile etmeden gitti. İçinde kalan azıcık hayatı sürükleyerek giderken hiçbir şey demedi, bir not bile bırakmadı.”

 

Ülkemizde yayınlanan Yaşamak , Kanını Satan Adam ve Yedinci Gün romanları Yu Hua’yı dünyaya tanıtan, onlarca dile çevrilen ve en çok okunan eserleri. Onun romanlarına yamuk ve fakat gözler kısık vaziyette bakıldığında estetik manada kusursuzluk vaat eden binalara benzetebiliriz. Bu binalar birbirlerini kazıyan, birbirlerini eriten ve zamanla birbirlerine benzeyen, ölümün, siyasetin, yoksulluğun, şiddetin bütün renk ve notalarıyla boyalıdır. Bu yapıları kuşatan bin yıllık taşralar veya fabrika dumanlarıyla görünmez hale gelen kentler ise hem karmaşa hem sakinlik içinde her gün yeni baştan kurulup yıkılır. Bazen ise bu coğrafyayı oluşturan her şey, karakterlerin beyin çeperlerinin içinde yürek paralayan bir melodi eşliğinde raks eder. Kimi zaman ise alt metin olarak ana eksene sızan Çin’in çekik mitosları zamanın kırılganlığı sayesinde söz konusu coğrafyanın hayaletini kış uykusundan uyandırır. Bu bin gözlü hayalet, yek ahenk olan dekoru ve karakterleri peşi sıra geçmişin kuytularına sürükler. İşte o zaman kelimelerin kara tandırlarda yandığı, pirinç likörlerinin köpürdüğü, gürbüz öküzlerin böğürdüğü, çatılardan Budist ilahilerinin yükseldiği, tıfıl çocukların yalın ayak koşuşturduğu, açlıktan büzüşen midelerin isyan ettiği her yönüyle çekici bir cümbüş başlar.

 

"Her gün yorgunluktan ölene kadar çalışınca, başka şeyler için endişe edecek vaktiniz kalmıyor."

 

Yu Hua keşmekeş gibi görünen bu ortamı çok yalın bir dille anlatır. İyi kesilmiş, sarkmayan, muhkem cümlelerinin aralarına üstüne bazen köy manileri, küfürler, türlü söylenceler döker. Anlatıcı susunca cümbüş durur, şom ağzını açınca panayır yeniden başlar. Bu ritüelin dimağda leziz bir tat bırakmadaki başarısı, Çin’de ezelden beri olan masal nakletme alışkanlığının bir sonucu. Yu Hua bu gelenekten beslenerek ister modern Çin’in sokaklarına, ister geleneksel Çin’i temsil eden taşradaki karpuz bostanlarına sıcacık yağmurlar yağdırma konusunda hazır ve nazırdır. Aşk, aile ve yoksulluk kavramları hemen her romanının belirleyici unsurlarıdır.

 

Bütün bunlarla birlikte Yu Hua’yı hem kahkahalar attıran bir meddah hem de okuru ağlatan bir yasçı olarak tanımlayabiliriz. Sanırım onun eserlerinin sırrı da burada. Yu Hua’nın romanlarında hikâyeden evvel olağanüstü bir denge var. Bu dengenin merkezinde ise okura elinden tutup karakterlerin yanındaki boş iskemleye oturtan bir doğallık söz konusu. Olağanüstü bir görselliğin ortaya çıkması da, bunların bir uzantısı. Kumarda bütün malını kaybeden ayyaş kocasını sırtında taşıyan fedakâr kadın, çocuklarının ölümünü büyük bir metanetle izleyen yoksul bir adam, üvey babası ona erişte almıyor diye ağlayarak meçhule yürüyen bir ergen, elinde sopasıyla terör estiren bir Maocu yoldaş…

 

KÜLTÜR DEVRİMİ KARŞISINDA BİR YAZAR

 

Çin Kültür Devrimi ve Mao, milyonlarca Çinli için devasa bir travmadır. Yu Hua ise bu kolektif travmayı kendine has bir perspektifle şerh eder. Yu Hua, siyasi öfkesini ironik ve absürt göndermelerle geçiştirse de, karakterlerinin başına getirdiği ve yazarın kaderin bir cilvesi şeklinde yansıttığı tüm dramatik olayların ardında esasen Mao dönemiyle bir hesaplaşma isteği yatar. Zaten kurgu örüntülerinin dalgalandığı noktalar da, bu dramatik hadiselerin duygu yoğunluğuna dönüştüğü kısımlardır.

 

Bilhassa Yaşamak ve Kanını Satan Adam romanlarında, Mao’nun yanlış politikaları yüzünden yıkık dökük hanelerde kol gezen yoksulluğu, çaresiz hastalıkları ve acının bin bir türlü halini görebiliriz. Yu Hua, insanların kalbine saldıran bu olaylardan başarılı psiko-portreler yapmıştır. Elbette siyasi göndermeler, alegoriyle sıvanmış bir dil ve bolca argo ile bu portreleri çerçevelemeyi de ihmal etmemiştir fakat bütün bu hamlelere rağmen eserlerin yönü bu devasa travmayı kınayıp kargışlamak amacı gütmez. Ona göre bu olayların tekmili, hayatın doğal seyrini kimi zaman aksatan, gerçek olamayacak kadar saçma olaylar bütününden ibarettir. Absürtlüğe batık cümleleri de bunu destekler niteliktedir.

 

Yu Hua’nın karakterleri için değişim kaçınılmazdır. Karakterler; zaman, siyaset ve hislerle yoğrularak olgunlaşırlar. Bu noktada çelişkiler ortaya çıkar. Bu durum da insan türü için tabiidir.

 

Aile kavramı ise hemen her romanın merkezinde yer alır. Aile bireyleri baştan düğüme kadar uzanan bütün karelerin içinde yavaş yavaş dönüşseler de bu geçişler, derin psikolojik tahliller şeklinde sunulmaz. İnsanların iç çekişlerinden, yüzlerinden anlarız, iç dünyalarının durumunu.

 

Yu Hua’nın romanlarındaki zaman mefhumu genellikle çekirdek bir ailenin otuz- kırk yıllık yaşam dilimi üzerinde yoğunlaşır. Bu süreç dâhilinde Çin’in sosyal yapısı ve gelenekleri enine boyuna resmedilir; doğumlar, düğünler, askerlikler, cenazeler, bayramlar, hastalıklar ve diğer ritüeller çoğu zaman mizahi bir nazarla sunulur.

 

Kimi Batılı edebiyat otoriteleri Yu Hua’nın oluşturduğu dünyayı ve karakterlerini sanrısal bir hayat ve karikatürize edilmiş anti-realist tipler olarak niteleyip, onun romanlarına belki de farkında olmadan oryantalist bir nazarla yaklaşırlar. Evet, onların nezdinde insanlık için önemli olmayan ama eğlendirici doğu metinleridir bunlar fakat ben bu yorumun sağlıksız olduğu kanaatindeyim. Bu Batılı yorum, çoğu zaman olduğu gibi Batı’nın Doğu’yu nasıl gördüğüyle alakalı bir meseledir.

 

Yu Hua, uzak âlemlerin yerlisidir. Her yönüyle bir doğuludur. Modern zamanların her şeyi mekanik bir şekilde yaşama ve bu yönden anlatmayı önermesine ve hatta dayatmasına karşı bir reddiyecidir, tıpkı Doğu’nun esas hikâyelerini olduğu gibi anlatmayı seçen diğer Doğulu romancılar gibi… Her şeyden öte Yu Hua’nın romanları ölüm ile kalım arasındaki o incecik çizgiyi temsil eder. Yu Hua o ipte yürüyen cambazdır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.