Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Uzak Âlemlerin Yerlisi; Yu Hua!



Vasat
Toplam oy: 253
Yu Hua’yı hem kahkahalar attıran bir meddah hem de okuru ağlatan bir yasçı olarak tanımlayabiliriz. Sanırım onun eserlerinin sırrı da burada. Yu Hua’nın romanlarında hikâyeden evvel olağanüstü bir denge var.

Yu Hua! Onu, bir romanının isminden mülhem modern Çin edebiyatının Kanını Satan Adam’ı olarak isimlendirebiliriz. Zira memleketinden uzaklarda, sürgün hayatı yaşayıp damarlarındaki hınzır hikâyeleri damıtarak yaşaması zor bir iş olsa gerek. Ne de olsa insanlar için kan neyse yazarlar için hayal odur.

 

Yu Hua bu fedakârlığına rağmen ülkesinde defalarca yasaklanmış bir romancı fakat bu durum onun romanlarının çeşitli yollardan ülkeye girerek el altından satılmasına engel teşkil etmiyor. Aksine günden güne dönüşen Çin’de şimdiden çağdaşı, Nobel ödüllü Mo Yan’ın önüne geçip bilhassa genç okurların nezdinde yaşayan efsane olmuş durumda.

 

Yu Hua 1960 yılında Çin’in Hangzhou’da şehrinde dünyaya gelmiş. Çin’in doğusunda kalan taşra şehri, Mao’nun gazabına uğrayan kentlerin başında geliyor. Çin Kültür Devrimi’nin puslu havasını, çocukluğunu geçirdiği bu şehirde soluyan Yu Hua, geleneksel Çin hikâyeleriyle erken yaşlarda tanışmış fakat Çin’in her köşesinde esen komünizm rüzgârı, onu propaganda çeşnili devrimci metinlere maruz bırakmış. Altmışlı yılların büyük kıtlık krizini ailesinin doktor olması sebebiyle nispeten az hasarla atlatmış. Diş hekimliği fakültesini kazandıktan sonra hayatı, ülkesini ve kendisini felsefi sorularla yontmuş ve bu çetrefilli sorgu, onu diş hekimliği yaptığı, kendi tabiriyle “sabahtan akşama kadar birilerinin ağzına bakarak ömür geçirme” gibi sıkıntılı döneminde her şeyi bir kenara iterek topyekûn yazmaya itmiş.

 

“Ertesi gün veda bile etmeden gitti. İçinde kalan azıcık hayatı sürükleyerek giderken hiçbir şey demedi, bir not bile bırakmadı.”

 

Ülkemizde yayınlanan Yaşamak , Kanını Satan Adam ve Yedinci Gün romanları Yu Hua’yı dünyaya tanıtan, onlarca dile çevrilen ve en çok okunan eserleri. Onun romanlarına yamuk ve fakat gözler kısık vaziyette bakıldığında estetik manada kusursuzluk vaat eden binalara benzetebiliriz. Bu binalar birbirlerini kazıyan, birbirlerini eriten ve zamanla birbirlerine benzeyen, ölümün, siyasetin, yoksulluğun, şiddetin bütün renk ve notalarıyla boyalıdır. Bu yapıları kuşatan bin yıllık taşralar veya fabrika dumanlarıyla görünmez hale gelen kentler ise hem karmaşa hem sakinlik içinde her gün yeni baştan kurulup yıkılır. Bazen ise bu coğrafyayı oluşturan her şey, karakterlerin beyin çeperlerinin içinde yürek paralayan bir melodi eşliğinde raks eder. Kimi zaman ise alt metin olarak ana eksene sızan Çin’in çekik mitosları zamanın kırılganlığı sayesinde söz konusu coğrafyanın hayaletini kış uykusundan uyandırır. Bu bin gözlü hayalet, yek ahenk olan dekoru ve karakterleri peşi sıra geçmişin kuytularına sürükler. İşte o zaman kelimelerin kara tandırlarda yandığı, pirinç likörlerinin köpürdüğü, gürbüz öküzlerin böğürdüğü, çatılardan Budist ilahilerinin yükseldiği, tıfıl çocukların yalın ayak koşuşturduğu, açlıktan büzüşen midelerin isyan ettiği her yönüyle çekici bir cümbüş başlar.

 

"Her gün yorgunluktan ölene kadar çalışınca, başka şeyler için endişe edecek vaktiniz kalmıyor."

 

Yu Hua keşmekeş gibi görünen bu ortamı çok yalın bir dille anlatır. İyi kesilmiş, sarkmayan, muhkem cümlelerinin aralarına üstüne bazen köy manileri, küfürler, türlü söylenceler döker. Anlatıcı susunca cümbüş durur, şom ağzını açınca panayır yeniden başlar. Bu ritüelin dimağda leziz bir tat bırakmadaki başarısı, Çin’de ezelden beri olan masal nakletme alışkanlığının bir sonucu. Yu Hua bu gelenekten beslenerek ister modern Çin’in sokaklarına, ister geleneksel Çin’i temsil eden taşradaki karpuz bostanlarına sıcacık yağmurlar yağdırma konusunda hazır ve nazırdır. Aşk, aile ve yoksulluk kavramları hemen her romanının belirleyici unsurlarıdır.

 

Bütün bunlarla birlikte Yu Hua’yı hem kahkahalar attıran bir meddah hem de okuru ağlatan bir yasçı olarak tanımlayabiliriz. Sanırım onun eserlerinin sırrı da burada. Yu Hua’nın romanlarında hikâyeden evvel olağanüstü bir denge var. Bu dengenin merkezinde ise okura elinden tutup karakterlerin yanındaki boş iskemleye oturtan bir doğallık söz konusu. Olağanüstü bir görselliğin ortaya çıkması da, bunların bir uzantısı. Kumarda bütün malını kaybeden ayyaş kocasını sırtında taşıyan fedakâr kadın, çocuklarının ölümünü büyük bir metanetle izleyen yoksul bir adam, üvey babası ona erişte almıyor diye ağlayarak meçhule yürüyen bir ergen, elinde sopasıyla terör estiren bir Maocu yoldaş…

 

KÜLTÜR DEVRİMİ KARŞISINDA BİR YAZAR

 

Çin Kültür Devrimi ve Mao, milyonlarca Çinli için devasa bir travmadır. Yu Hua ise bu kolektif travmayı kendine has bir perspektifle şerh eder. Yu Hua, siyasi öfkesini ironik ve absürt göndermelerle geçiştirse de, karakterlerinin başına getirdiği ve yazarın kaderin bir cilvesi şeklinde yansıttığı tüm dramatik olayların ardında esasen Mao dönemiyle bir hesaplaşma isteği yatar. Zaten kurgu örüntülerinin dalgalandığı noktalar da, bu dramatik hadiselerin duygu yoğunluğuna dönüştüğü kısımlardır.

 

Bilhassa Yaşamak ve Kanını Satan Adam romanlarında, Mao’nun yanlış politikaları yüzünden yıkık dökük hanelerde kol gezen yoksulluğu, çaresiz hastalıkları ve acının bin bir türlü halini görebiliriz. Yu Hua, insanların kalbine saldıran bu olaylardan başarılı psiko-portreler yapmıştır. Elbette siyasi göndermeler, alegoriyle sıvanmış bir dil ve bolca argo ile bu portreleri çerçevelemeyi de ihmal etmemiştir fakat bütün bu hamlelere rağmen eserlerin yönü bu devasa travmayı kınayıp kargışlamak amacı gütmez. Ona göre bu olayların tekmili, hayatın doğal seyrini kimi zaman aksatan, gerçek olamayacak kadar saçma olaylar bütününden ibarettir. Absürtlüğe batık cümleleri de bunu destekler niteliktedir.

 

Yu Hua’nın karakterleri için değişim kaçınılmazdır. Karakterler; zaman, siyaset ve hislerle yoğrularak olgunlaşırlar. Bu noktada çelişkiler ortaya çıkar. Bu durum da insan türü için tabiidir.

 

Aile kavramı ise hemen her romanın merkezinde yer alır. Aile bireyleri baştan düğüme kadar uzanan bütün karelerin içinde yavaş yavaş dönüşseler de bu geçişler, derin psikolojik tahliller şeklinde sunulmaz. İnsanların iç çekişlerinden, yüzlerinden anlarız, iç dünyalarının durumunu.

 

Yu Hua’nın romanlarındaki zaman mefhumu genellikle çekirdek bir ailenin otuz- kırk yıllık yaşam dilimi üzerinde yoğunlaşır. Bu süreç dâhilinde Çin’in sosyal yapısı ve gelenekleri enine boyuna resmedilir; doğumlar, düğünler, askerlikler, cenazeler, bayramlar, hastalıklar ve diğer ritüeller çoğu zaman mizahi bir nazarla sunulur.

 

Kimi Batılı edebiyat otoriteleri Yu Hua’nın oluşturduğu dünyayı ve karakterlerini sanrısal bir hayat ve karikatürize edilmiş anti-realist tipler olarak niteleyip, onun romanlarına belki de farkında olmadan oryantalist bir nazarla yaklaşırlar. Evet, onların nezdinde insanlık için önemli olmayan ama eğlendirici doğu metinleridir bunlar fakat ben bu yorumun sağlıksız olduğu kanaatindeyim. Bu Batılı yorum, çoğu zaman olduğu gibi Batı’nın Doğu’yu nasıl gördüğüyle alakalı bir meseledir.

 

Yu Hua, uzak âlemlerin yerlisidir. Her yönüyle bir doğuludur. Modern zamanların her şeyi mekanik bir şekilde yaşama ve bu yönden anlatmayı önermesine ve hatta dayatmasına karşı bir reddiyecidir, tıpkı Doğu’nun esas hikâyelerini olduğu gibi anlatmayı seçen diğer Doğulu romancılar gibi… Her şeyden öte Yu Hua’nın romanları ölüm ile kalım arasındaki o incecik çizgiyi temsil eder. Yu Hua o ipte yürüyen cambazdır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Ölüm fazla kesindir; bütün sebepler onun tarafında bulunur.” E. M. Cioran

 

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor.

Filmlerinde değişen, kentleşen, modernleşen Japonya’ya dair arka planda sunduğu nefis detaylarla farklı bir sineması var Yasujiro Ozu’nun. “Geç Gelen Bahar” (1949), “Erken Gelen Yaz” (1951) ve “Tokyo Hikâyesi”ni (1953) muhakkak görün isterim. Ama Japon Sineması’nda keşfedilmesi gereken Ozu haricinde de çok nitelikli yönetmenler var. Miyazaki’yi şahane animasyonları vesilesiyle duymuşsunuzdur.

Mizah unsuru çocuklar için vazgeçilmez ve ilgi çekici konuların başında gelir. Okurken kahkaha atmayı sever her çocuk. Tabii bir yazar onu güldürmeyi başarabilirse… Ülkemizde çocuklara kaliteli mizahı edebiyatla harmanlayarak sunan kitap sayısı çok fazla değil. İngiliz yazar David Walliams çocuk kitaplarına mizah katma becerisiyle dünyanın en çok okunan yazarlarından birisi.

Tavuk tandır aldım tepsiye. Pilav üstü az kuru, lahana sarma, yanına çorba, salata ve ayran.” Bu cümleleri bir bilimkurgu hikâyesinden okuma ihtimaliniz nedir? Müfit Özdeş’i okumadıysanız buna ihtimal vermezsiniz elbette. Ancak okuduysanız bu soruyu sormamın ne kadar abes olduğunu en iyi siz takdir edeceksiniz.

 

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.