Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Vatan Borcudur Dağlarca İçin Şiir




Toplam oy: 14
Malazgirt de İstanbul’un fethi de İstiklal Savaşı da Dağlarca şiirinin bayrakları arasındadır. “Ben” dediği kadar “Biz” demeyi bilmektedir çünkü o. Türk tarihi “Biz”dir. Atlar şaha kalkmayacak da ne olacak şiirde. Kır atın, doru atın, al atın, yağız atın türküsünü söylemek ona düşer.

Vatanına borçlu olarak ölmek istemez Dağlarca. O ki şairdir nefesiyle dalgalandırmalıdır bayrağını. O ki eski bir askerdir, cepheleri bir şahin gibi tarassut etmeli, İstiklal Savaşı’na yalnız dirilerin değil ölülerin de katıldığını görmelidir. Silahlar ateşlenir de, dağ taş ateşlenmez mi! Bir millet ayağa kalkar da kurt, kuş, ağaç, böcek sessiz mi kalır! Bir destan yazılmaktadır madem Anadolu’da, “Dağlarca” yazılmalıdır. Üç Şehitler Destanı denilmelidir en fırtınalısına. Altı defa düşmanın eline geçen ve altı defa düşmandan kurtarılan tepelerin kırk dokuz parçalık destanıdır bu.

 

Kâh tek tek söz alır askerler kâh bir ağızdan inletirler yeri göğü. “Tabur Karanlıkta And İçti”de bir vatan korosu istiklal yemini etmektedir: “Ey şehitler tepesi, andımız olsun, / Bu gömülen şehitler üstüne./ Seni elden bırakmayacağız, kıyamete dek, /Düşmedikçe birer birer üstüne. // Sen karanlık, sen yarının nazlı gündüzü, / Al vaktimizi hemen, götür seher üstüne, / Yeniden yaşayalım, / Uğruna ölünen değer üstüne.// Allahım, bu seferlik izin ver, / Yazamadık tunca, mermer üstüne: / Nakşolsun andımız,/ Yerler gökler üstüne.”

Batı’nın çirkin sofrası kaldırılmalı
“Uğruna ölünen değer”i çocukken öğrenmiştir Dağlarca. Babası da subaydır dedesi de. Doğduğu yıl kopmuştur dünya savaşı. İtalyanlar Konya’yı işgal ettiğinde beş yaşındadır. Şehrin uzak bir semtinde toprak yüzünde bir haç görülmüştür de küçük Dağlarca uzun bir yol kat ederek işgalin simgesi olarak gördüğü bu haçı çiğnemiştir. Zafer haberi aileye Kayseri’de ulaşınca yeni doğan kızkardeşin adı Muzaffer olmuştur. Çocuk çocuktan fazladır o günlerde. Dağlarca’nın ifadesiyle, “Her çocuk bir bayraktı”r. “Mustafa Kemallerce”şiirine şöyle başlamaktadır Fazıl Hüsnü: “Atılıyorduk kâfire/Hepimizin bir yanı hilal gibi.”
Malazgirt de İstanbul’un fethi de İstiklal Savaşı da Dağlarca şiirinin bayrakları arasındadır. “Ben” dediği kadar “Biz” demeyi bilmektedir çünkü o. Türk tarihi “Biz”dir. Atlar şaha kalkmayacak da ne olacak şiirde. Kır atın, doru atın, al atın, yağız atın türküsünü söylemek ona düşer. “Atlar insanları sever!/At gibi sevdim seni./Atlar uzakları sever./ Upuzundum,” diyen Dağlarca, an gelir atı andığında çalınan kılıcını hatırlar. “Atım acından hasta, çalmışlar kılıcımı/Üşürüm./ Sabaha kadar, tövbe tövbe, Gecelerle dövüşürüm. // Kabzalarım vardı parıl parıl,/Altın elmas./Getirmiştim ta Orta Asya’dan,/ Ta batı Avrupa hayran olmuştu,/Kalmış ağırlıklarınca avuçlarımda yas.”
Dağlarca ülkesini kimler işgal ettiyse dünyayı da onların işgal ettiğini düşünmektedir. Onun Vietnam savaşına Vietnam Savaşımız demesi bu yüzdendir. “Yaşamak topraktan güzeldir/Ama yurt yaşamaktan güzeldir./Değil mi Trang Vang Tung?” derken yalnız Vietnam’ın değil Anadolu’nun da kaderini irdelemektedir. “Vietnam Kıyıları” şiirine koyduğu epigraf Dağlarca’nın emperyalizme karşı duruşunu göstermesi açısından kayda değer: “Nguyen- Tien- Lang’ın gözleri yandı gazetelerde okuduğu bir gerçekle: ‘Vietnam savaşının arttıracağı ihtiyaçlar Amerikan ekonomisini zenginleştirecektir. 1966 yılında eşine rastlanmamış bir refah bekliyoruz.’ Johnson”
Batı Acısı adlı bir şiir kitabı da vardır Dağlarca’nın. Vardır çünkü çirkin bir sofra kurmuştur Batı, bir türlü kalkmadığı başından. “Çirkin Sofra” şiirinde şair şöyle seslenir Batı insanına: “ Batıdaki kardeşlerim/Yeter artık çaldığınız/ Dağından taşından/Gömüsünden/ Yeryüzünün.//Mumyalarımız müzelerinizde,/ Topraklarımız üstünüzde ipek ipek/ Sonra büyük açlıklar, sonsuz tutsaklıklar/Yüzyıllardan beri/Sömürgelerdeki anılarınız…”
Çirkin sofra kaldırılmadıkça yeryüzünden, Dağlarca yazmaya devam edecek, “Paris’in Karanlığı’nda Kara Derililerin Sesi”ne tercüman olacaktır: “Yükünüzü taşıyordum peki/Aldınız/Sattınız beni neden?/Yükünüzü taşıyordum peki/ At mıydım?” Bununla yetinmeyecek, siyahiler adına başka sorular da soracaktır şair. “Fransız Afrikası” şiirindeki can yakıcı soru kırık bir aynadır duyanın kalbini kesen: “Neden dedim yanımdakine/Neden Fransa Afrikası/ Hâlâ?/ Elbet, dedi, uygarlık götürüyoruz/ Din taşıyoruz ışıldayan haçlar üstünde/Bizimle olabilir o yerlerin uyanması…” Fakat nedense canı yakılan “Biz”den başkası değildir. Bir “Cezayir Türküsü” söylemelidir artık Dağlarca: “Ya hurma, tadın yok gayri/ Nice saklasan yalnızlığını/Koyu yeşilliğini büyütsen nice,/ Yitmiş güzelliğimiz/ Ya hurma, elim ayağım acı…”
Bu acıya derman olmak Türklere düşer Dağlarca’ya göre. Çünkü ancak onlar yeryüzüne hürmet etmektedirler. “Yeryüzü Saygısı” şiirini işte bu ruhla yazar şair: “ Atalarıma bin saygı/ Bin kutsama/Varmışım Budapeşte’ye Erivan’a Mısır’a ben/Sevmişim yalnız.//Atalarıma bin saygı/Bin kutsama/ Ayırdetmemişim/ Kara deriliyi altın saçlıdan.// Atalarıma bin saygı/ Bin kutsama/ Ben de ülkeler almışım doğudan batıdan/Ama sömürmemişim.”

Kitaplarından değil yaralarından birinin adı
Çanakkale Türklerin kendi topraklarını müdafaa ederken yeryüzünü müdafaa etmeleri anlamını taşımaktadır bu yüzden. “Çağlar Üzre Çanakkale Boğazı” şiirinde, Türk olmanın dünya için ne ifade ettiğini ilan etmektedir Dağlarca: “Çanakkale’de,/Asyanın dur dediği, çağlardan çağlara./ Kime dur dediği,/ Bütün bir Avrupa’ya Türk olup// Çanakkale’de,/ Geçilmez dediği/Kime geçilmez dedi, top ayak, göğüs ayak,/ Dağbaşlarından, denizbaşlarına.// Çanakkale’de,/ Yasak dediği, yerden göğe dinelmiş,/ Kime yasak dediği,/Altın dişli sömürgenlerine yeryüzünün.”
Fazıl Hüsnü, “Dağlarca” soyadını askeri okulda okurken seçmiş ve bu seçim kendi ifadesiyle hayatı boyunca yazacaklarına rehberlik etmişti. Yüzlerce kelime arasından “Dağlarca”yı seçmesinin nedeni “…Özgürlük, kişilik, korkusuzluk, yurtseverlik, evrensellik, sevgi, ulaşmak gibi birçok kavramları kendisinde toplaması. ‘-lar’ ekiyle ‘-ca’ ekiyle somuttan soyuta doğru büyümesi…”ydi. İsmini bu kadar önemseyen şair söz konusu resmi olunca değişiyor, fotoğrafın kişiden bir şeyler eksilttiğini ileri sürerek objektiflerden kaçıyordu: “Resmimin çekilmesinden hoşlanmıyorum. Doğada her varlığın, her insanın kendi ağırlığı var. Resmi çekilen insanın bedeninden bir elektrik ve ağırlık azalması oluyor. Her fotoğraf beni eksiltiyor, benden bir şeyler alıp götürüyor.”
Soyadını alırken dahi özgürlük çağrışımını önceleyen Dağlarca’nın, iltifat görünümlü zulüm fotoğraflarında yer almayışından doğal ne olabilirdi! 1988 yılında Kadıköy postanesindeki P.K 33 nolu posta kutusuna Tel-Aviv damgalı bir mektup gelmiş, zarf açıldığında şairin İsrail’in 40. kuruluş yılı dolayısıyla düzenlenen Uluslararası Şiir Toplantısı’na davet edildiği görülmüştü. Dağlarca, İsrail’e gitmek yerine Uluslarası Şiir Toplantısı yöneticilerine şu telgrafı çekmeyi tercih etti: “Ülkenizin 40. Kuruluş Yılı İçin Düzenlenecek- Uluslararası Şiir Toplantısı- çağrınız bana ulaşmıştır. Filistinlilere karşı kimi çağdışı yaratıklarca sergilenmekte olan vahşeti protesto için toplantıya katılmayacağım.”
Şair olmak bir “Karşı Duvar”ı olmaktı insan onuru çiğnendiğinde. Sayısı yüz kırkı bulan kitaplarından daha kıymetliydi onun için kitapçı vitrininde on dört yıl elle yazdırdığı “Karşı Duvar.” İşte o vitrindeki şiirlerinden biri de “İkili Anlaşma Anıtı”ydı. Türk askerlerinin Amerikan helalarını temizlemelerinden söz eden bu şiir yüzünden Dağlarca’ya dava açılmış, mahkeme sırasında söz isteyen şair şöyle yükseltmişti sesini: “İkili anlaşmalar gereğince Amerikan helalarını temizlemek Türkiye’ye aitse, ben 60 yaşıma rağmen bu helaların hepsini temizlemeye hazırım, ta ki Türk askeri bu helaları temizlemesin.” Bu söz üzerine salon beş dakika sessizliğe gömülmüş, soluklar kesilmiş, sonunda yargıç davayı ertelediğini bildirmişti yeni bir sesle. Bir sonraki duruşmada ise Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesi’nden beraat kararı çıkmıştı Dağlarca için.
“Almanya’daki Çöpçülerimiz” de yalnız kitaplarından değil yaralarından birinin adıydı Dağlarca’nın. Yaban ellerin sokaklarını Türk işçilerinin süpürmesi ağırına gidiyor, “Sığmazken atalarımız güne, yarına,/ Düşmüşüm ben, düşmüşüm ben el kapılarına/ Daha üçyüz yıl önce, omuzlarımızda gök yarısı bayraklar/ Eğilirdi bu ülkenin burçları uygarlığımıza,” diye isyan ediyordu Dağlarca. Bencillik giysisini üzerinden çıkarmalıydı artık Batı. “Dar Giysi” şiiri bu düşünceyi şiire taşıyordu: “Çıkamamışlar/ Bencilliğin dar çerçevesinden/ Kırlarda şato şato/Para para sokaklarda// İşte onların ilkesi:/ Bütün dünya benim kölem/ Ve yalnız bana/Yaşamak// Büyümüş dişleri/ Ayakları, elleri kocaman./ Varmışlar çirkin büyüklüğüne/ Gövdenin.”
Vatan borcuydu Dağlarca için şiir. “Sen benim Türkiyemsin/ Öyle büyüksün ki/ Nereye gitsem senin bir ucun.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Abdullah Harmancı’nın yeni öykü kitabı Baltan Taşa Değecek, Muhit Kitap tarafından yayımlandı. Yazar, gerek Kurmacanın Büyülü Sureti adlı kuramsal eseriyle gerekse öykü kitaplarıyla öyküyle olan dostluğundan ödün vermedi. Muhteris’te keşfettiğim bir şey vardı onun öyküsüne dair: Hayatın keşmekeşine kapılıp unutulmaması gereken bir bakış vardır onun öykülerinde.

Modern dönemin efsanevî tarihçilerinden biri Fernand Braudel ise, diğeri Arnold Toynbee’dir. Efsane olmalarının nedeni, sadece tarih alanında yaptıkları araştırmalar değildir. Ayrıca bu tarih üzerine düşünce üretmeleridir. Yorumcudur bu iki tarihçi. Tarih felsefesi de yaparlar. Sosyologların birinci derecede kaynakları arasındadır kitapları. Sanatı da bilirler.

Çocuklar için yazmak… Sanırım son yılların en dikkat çekici konu başlıklarından birisi bu. Çocuklar için masallar, romanlar yazmak, resimli kitaplar hazırlamak birçok insan için heyecan verici bir hedef haline geldi son yıllarda. Bu rüzgârın oluşmasında elbette sosyal medyanın etkisi büyük. Ama burada tuhaf bir durumun olduğunu göz ardı etmemek lazım.

Kelimelerin insan ruhunun aynası olduğuna inanıyorum. Kelimeler olmasa neye benzediğimizi tarif etmemiz pek mümkün olmazdı. Başka kişilerle benzerliklerimizi, tanımadığımız kişilerle aslında tanış olduğumuzu kelimeler olmasa nasıl fark ederdik bilmiyorum.

Henüz ilk kez yayımlandığı 1984 yılında kimilerince “21. yüzyılın ilk kitabı” olarak kabul edilen Hazar Sözlüğü’nün önsözünde Milorad Paviç, sanat eserlerini “evrilip çevrilebilir” ve “evrilip çevrilemez” olarak ikiye ayırdığından bahseder.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.