Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yahya Kemal: Gök Kubbemizdeki Deruni Ahenk




Toplam oy: 22
Ahmed Agâh’tı adı, Yahya Kemal oldu Paris’te. Daha gemideyken giydi hasır şapkasını. Kimler yoktu ki orada; Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai… Fakat Baudelaire vardı hepsinden önce hayaletiyle şairleri yoldan çıkaran. Şiir büyüyse büyücüsü oydu.

Beş yaşında mürekkebine şeker katıldı ta ki anlatsın

Âmin Alayı içinde utangaç bir çocuk ilahilere eşlik ediyordu. El ele tutuşup yürüyorlardı başlarında hocalar. Üsküp’te İshakiye Mahallesi’nde karaağaçların altında “âmin” diyorlardı bir ağızdan her ilahi sonunda. Mektebin hocalarından Gani Efendi, yaldızlı Elifba’yı açıyor, çocuğun şehadet parmağıyla dokunduğu harfleri söyleyerek tekrarlatıyor ve ardından şekere bulanmış bir parça mürekkebi yalatıyordu ona. Beş yaşında mürekkebine şeker kattılar Yahya Kemal’in, anlatsın diye hayallerini. 1

 

On iki yaşında aşka düştü, düştüğü yerden şiir bitsin

Redife Hanım bir çocuğun aşkına en fazla gülümseyebilirdi. Çocuk ise en fazla şiir yazabilirdi ona. “Herkes gençliğinde, hatta benim gibi pek erken olarak aşkı duyar. Lakin şiirle ifade etmeyi hatırından geçirmez. Hatta geçirse bile istidadı yoksa, iki kafiyeyi bir araya getiremez,” diyecekti hatıraya dönüştüğünde bu hikâye. Aşk varsa aruz vardı. Fakat Redife Hanım’ın değil Yunan Harbi’nin yazdırdıkları ilk mısraları olarak kayda geçti: “Seyf-i adlî saldılar / Tırnovâ’ya daldılar / Turhala’yı aldılar / Şanlı Türk askerleri.” Hatırladığı ilk şiiriydi bu. Canan ve vatanın aynı şey olduğunu o gün anladı.

 

On üç yaşında anneyi kaybetti mirası ezan ve Türkçe olsun

Ezanlar başladığında şehri büyük bir sessizliğin kapladığını hatırlıyordu Yahya Kemal. Sokaklarda ruhani bir rüzgârın dolaştığını ve annesinin dudaklarının kıpırdadığını. 2 Fakat annenin dudakları bir gün kıpırdamadı. Bundan daha büyük bir acı yaşamadı hayatında. On üç yaşında ölmek istedi. Annesine benziyordu o. Ölümü de benzesindi. “Annemin na’şını gördümdü: / Bakıyorken bana sâbit ve donuk gözlerle, / Acıdan çıldıracaktım,” 3 yazacaktı elli dokuz yıl sonra Ufuklar şiirinde. İsa Bey Camisi’nden her akşam Yasin göndererek annesine hayatta kaldı Yahya Kemal. Ezan ve Türkçe annesinden miras kalmıştı ona. “Bu dil ağzımda annemin sütüdür,” 4 diyecekti yıllar sonra bitmemiş bir şiirinde. “Ezansız Semtler” başlıklı bir yazı kaleme alacaktı Sebilürreşad’ın iktibas edeceği.

 

On dokuz yaşında Paris’e kaçtı yeter ki Avrupalı sanılsın

Ahmed Agâh’tı adı, Yahya Kemal oldu Paris’te. Daha gemideyken giydi hasır şapkasını. Kimler yoktu ki orada; Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai… Fakat Baudelaire vardı hepsinden önce hayaletiyle şairleri yoldan çıkaran. Şiir büyüyse büyücüsü oydu. “Büyü Şiir”i”, “Paris’te genç iken koyu Baudelaire-perest idim / Balkon’la, Yolculuk’la, Güzellik’le mest idim,” diye başlıyor, “Lâkin o bahçelerde geçen devre’den beri/ Kalbimde solmamıştır o şiirin çiçekleri” 5 diye bitiyordu. Fransızca öğrendi ve sembolizm anahtarını boynuna astı. Her şey kutsallaştı Paris’te ondan sonra ve hatıralarına taştı şairin: “Fransızca öğrendikten ve Mallarmé, Verlaine, Moreas ve sair sembolistlerin şiirine aşina olduktan sonra bu Pulume (mecmuasının basıldığı mağaza) mağazası gözümde o kadar büyüdü ki, Paris’te geçirdiğim dokuz senelik hayatımda, her gün, birkaç defa önünden geçtikçe bir huşu hissediyordum. Çünkü onun kapısından kaç defa tapındığım büyük şairler geçmişler, oraya benim gözümde ebedi olan manzumelerini getirmişler, orada birleşmişler ve görüşmüşlerdi.” 6

 

Yirmi sekiz yaşında vatanına döndü binbir med-cezirden sıyrılsın

Bütün yolların İstanbul’a çıktığını öğretti ona hayat. Paris Siyasi İlimler Okulu’ndaki hocalarından Albert Sorel’den dinledikleri, tarih ateşini tutuşturdu içinde. Çünkü Koca Mustâpaşa şiirinde terennüm edeceği gibi bir gün, “İnsanda derin bir yaraydı köksüzlük.” 7 Fransız şairlerin kendi tarihlerinden ve kültürlerinden nasıl beslendiklerini, onu nasıl dönüştürdüklerini gördü. Türk tarihi neden şiirine yeni bir ahenk getirmesin, Türk ruhu neden üzerine ölü toprağı atılmış şiirimizi diriltmesindi! Sanatla tarihin birbirini yenileyeceği bir iklime ihtiyaç vardı, bir “Hayal Beste”ye: “Gönlüm isterdi ki mazini dirilten sanat, / Sana târihini her lahza hayal ettirsin.” 8

 

“Derûnî Ahenk”i aradı Türk şiirinde dil mısrada mana kesilsin

Lafız ve mana birliğiydi şiiri var eden. Dil, mısrada tek başına mana kesilince şiir doğar; mana ancak lisan kesilir, lisanda nağme haline gelirse kıymetini bulurdu. 9 Arthur Rimbaud, Stéphane Mallermé ve Paul Verlaine gibi sembolistlerin ritim anlayışıyla yer yer örtüşse de “derunî ahenk”, kendini sembolist bir şair olarak görmüyordu Yahya Kemal. Mısraın musikisinde onlar gibi düşünüyordu evet, fakat mana bahsine gelince ayrılıyordu yolu. Ritmin manayı tamamladığına inanıyordu Yahya Kemal ve epik şiire şiir gözüyle bakmayan sembolistleri reddediyordu Homere’i, Virgile’i ve Victor Hugo’yu ileri sürerek.

 

Nesir susacaktı ki şiirin derunî sesi işitilebilsin

Nesirden yola çıkarak varılamazdı “öz şiir”e. Nesre vezin ve kafiye ekleyerek olsa olsa vezinli ve kafiyeli bir nesir elde edilebilirdi. Şiiri nesirden tamamen ayrı bir kimya haline getiren derunî ahenkten başka bir şey değildi. Manayı lafza çeviren bir büyücüydü şair, dilin kendini aşmasına aracılık eden. Hangi kelimeleri yan yana getirdiğinde büyüleyeceğini bilecekti ki yarattığı sesle mısraı kanatlandırabilsin. Ses ve nefesin birlikteliğiydi bu. Kanat mı lazım? “Kafiye kuşta kanat gibidir. Yani başlıca uzuvdur,” 10 diyecekti şair.

 

Kar yağacaktı ki “vatan nasıl karışır mûsıkiyle”11 bilinsin

 

Türk elçisiydi Yahya Kemal; kar Varşova’da yağsa da İstanbul’da tutacaktı. 1927 yılında ağır ağır süzülürken kar taneleri, pikabına bir taş plak koyacaktı “İstanbul’un en özlü sesi”yle dolsun diye gece. İslav kederinden Türk zevkine kanatlanacaktı “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu. / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu,” 12 diyerek. Yalnız pencereden beyaz şehrayini izleyerek yazamazdı şiirini, taş plakta Tanburi Cemil Bey, Hüseyni Peşrevi’ni icra etmese. Ne hazindir ki yazdıktan tam on dört sene sonra yayımlayabilecekti “Kar Musikileri”ni muhalefet etmekten korkarak musiki inkılabına.

 

“Vatanın fatihi cedlerle beraber yaşasın”13 ki “Osmanlı şairi!” diye suçlansın

 

Behçet Kemal, “İstanbul’un sekizinci tepesi,” diyerek iltifat etse de Yahya Kemal’e, şiirinde cedlerini yüceltmesinden hazzetmiyor, millet meclisi de dâhil her yerde eleştiriyordu onu. “Yahya Kemal’le Birkaç Saat” yazısında anlattığına göre bir seferinde Taksim’deki Cumhuriyet Kahvesi’nde karşılaşmışlar, Behçet Kemal’in masasına oturan Yahya Kemal, ona şu tarihi cümleleri söylemişti: “Bana Meclis’te Osmanlı şairi demişsin. Hayatımda uğradığım iftiralardan bu en insaflısı. Gel, bütün Türklüğü, iki şair, aramızda taksim edelim: Sen, Eti ve Sümer Behçet Kemal ol; ben de Selçuk ve Osmanlı Yahya Kemal!”14

 

Türk Edebiyatı Tarihi kürsüsüne atansın ki öğrendiği kadar öğretsin

 

Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde önce Garp Edebiyatı müderrisliğini üstlendi Yahya Kemal, sonra Cenab Şehabeddin’den boşalan Türk Edebiyatı Tarihi kürsüsüne geçti. Anlatacağı çok şey vardı talebelerine. Çok şey biliyordu çünkü. “İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar”daki “Gürlemiş Topkapı’dan bir yeni şiddetle daha / Şanlı nâmıyla ‘Büyük Top’ denilen ejderha/ Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece, / Karadan sevkedilen yüz gemi geçmiş Halic’e” 15 mısralarıyla yetinmedi, talebeleriyle Topkapı tramvayına atlayıp soluğu surların dibinde aldı. Burçlardan ayaklarını sarkıtarak Fatih’in toplarıyla geldiği Edirne yollarını seyrettiler. O öğrencilerden biriydi Ahmet Hamdi Tanpınar ve bir gün hocasını, Huzur adlı romanına “İhsan” karakteri olarak taşıyacaktı: “Devrime hayran değilim. Fakat yeni miyim hakikaten. Yeni olabilmekliğim için, yaşadığım saatin adamı olmam lazım. Bense daha başka şeylerin iştiyakındayım! Yeni olmak için, devrimle beraber her an değişmeği kabul etmeliyim. Bense bir yerde, bir düşüncede istikrarı sevenlerdenim.” 16 (devam edecek)

 

1Yahya Kemal Beyatlı, Çocukluğum Gençliğim Siyasi ve Edebi Hatıralarım,

İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1973, s. 21. 2 A.g.e., s. 169. 3 Yahya

Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1985, s.

95. 4 Yahya Kemal Beyatlı, Bitmemiş Şiirler, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları,

İstanbul 1976, s. 65. 5 Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih

Cemiyeti, İstanbul 1985, s. 163. 6 Yahya Kemal Beyatlı, Çocukluğum Gençliğim

Siyasi ve Edebi Hatıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1973,

s. 112. 7 Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti,

İstanbul 1985, s. 51. 8 A.g.e., s. 39. 9 Yahya Kemal Beyatlı, Mektuplar Makaleler,

İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1977, s. 25. 10 Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata

Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1984, s. 135. 11 Yahya Kemal Beyatlı,

Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1985, s. 40. 12 A.g.e., s.

46. 13 A.g.e., s. 51. 14 Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal Eve Dönen Adam, Kapı Yayınları,

İstanbul 2008, s. 105-106 15 Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz,

İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1985, s. 28. 16 Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur,

Dergâh Yayınları, İstanbul 2005, s. 258.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.