Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yarım kalmış bir aşk hikâyesi




Toplam oy: 704
Sevim Burak
Yapı Kredi Yayınları

29 Haziran 1931 doğumlu Sevim Burak, doğumunun 80. yılında çeşitli etkinliklerle anıldı. Örneğin, Sevim Burak’ın İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar adlı oyunu, Aralık ayı boyunca Devlet Tiyatroları'nda sahnelendi. Sevim Burak’la ilgili bir diğer önemli etkinlik de, daha önce mayısta Dublin’deki Trinity College’da gerçekleştirilen anma gününün, 28 Kasım 2011 tarihinde İstanbul’da, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde tekrarlanması oldu. Bu anma etkinliğinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim görevlisi ve yazar Nilüfer Güngörmüş Erdem ile Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü öğretim üyesi ve tiyatro yazarı Beliz Güçbilmez, Burak’ın eserleri hakkında söz aldılar. Ayrıca tiyatro sanatçısı Tilbe Saran da, Sevim Burak’ın Yanık Saraylar kitabında yer alan “Ah Ya Rab Yehova” adlı öyküsünün yaratıcı okumasını yaptı.

 

Yapı Kredi Yayınları'nın katkılarıyla düzenlenen anma etkinliğinde Nilüfer Güngörmüş Erdem, sözlerine şu cümlelerle nokta koydu: “[Sevim Burak] yazdığı ilk metinden bahsetmesinin istendiği bir soruya, bir röportajda, on iki yaşında yazdığı ilk hikâyesinden şu satırlarla cevap verir. ‘On iki yaşında bıyıkları yeni terlemiş bir erkek oluyor, sevdiğim kıza –ki o kız da bendim– şöyle diyorum: Bu güleryüzlü ve neşeli delikanlıya iyi bakın, onu ilerde bulamayacaksınız, o bilhassa kendini hiç belli etmiyor. Benim edebiyatım bu sözlerle başlar.’ Bu alıntının son cümlesi, ‘o bilhassa kendini hiç belli etmiyor’, sonradan Ford Mach I romanının anahtar cümlesi olur. Romanın anlatıcısı, Ford Mach I’in kendini bilhassa belli etmediğini söyleyerek bizi uyarır. Gerçekten de Ford Mach I başlangıçta göründüğü gibi gürültücü bir otomobil değil, kendi çocuklarını yiyen bir canavardır. Ama o kadarla da kalmaz; o aynı zamanda, iç dünyasındaki yaratıcı olduğu kadar da yıkıcı olan en derinlerdeki duygu ve düşünceleriyle neşeyle oynayabilme kapasitesine sahip, önünde daktilosu, elinde makas ve iğneler, bize bu harikulade şiirleri diken yazarın ta kendisidir.” 

 

Nilüfer Güngörmüş Erdem’in, Sevim Burak’ı özellikle Ford Mach I romanıyla özdeşleştirerek sözlerine son vermesinin sebebini, sanırım bu romanın yazarın hayatının projesi olarak nitelendirilmesinde arayabiliriz. Gerçekten de, ilk kitabı Yanık Saraylar için “uzun uğraş karşılığında çıkmış bir kitaptır,” diyen Sevim Burak, Ford Mach I romanı üzerinde de uzun yıllar çalışır. Ancak, 30 Aralık 1983’te ileri derecede seyreden kalp rahatsızlığı nedeniyle yattığı Haseki Hastanesi'nde hayata veda ettiğinde, Ford Mach I’i de ardında tamamlanmamış olarak bırakmıştır.

 

Sonradan bu “metin,” yine Nilüfer Güngörmüş Erdem’in katkılarıyla yayımlandı. Yapı Kredi Yayınları tarafından ilk olarak 2003’te yayımlanan kitaba yazdığı sunuşta Güngörmüş Erdem, Sevim Burak’ın yazma tekniğinden de söz eder: “Elyazısıyla yazdığı metinleri birkaç kopya halinde daktiloya çektirir, sonra bunları kesip birbirine iğneler, evin sağına soluna, özellikle de perdelere tutturur ve montajını yapar. Sevim Burak’ın yöntemi bilgisayar hayatımıza girmeden önce bulunmuş bir ‘kes-yapıştır’ yöntemidir.” Bir dönem terzilik atölyesinde çalışan –hatta mankenlik de yapan– Sevim Burak’ın kullandığı bu yöntemde terzilik tecrübelerinden faydalandığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Bir anlamda kalem olarak makas ve iğneleri, kâğıt olarak da perdeleri kullanıyordur. Romanın yarım kalmış olması bir yana zaten talepkâr, okuru metne nüfuz etmeye zorlayan ve sürekli yeni bir ifade biçimi arayışındaki bir yazar olarak bilinen Sevim Burak’ın kullandığı bu yöntem, Ford Mach I’i enikonu içinden çıkılması güç bir metne dönüştürmüştür. Romanın bitip bitmediği, kurguya müdahale edilip edilmeyeceği, kitaba giren parçaların gerçekten de yazarın seçtiği parçalar olup olmadığı, hangi tekrarların kasıtlı hangilerinin tesadüfi olduğu gibi cevaplanması güç pek çok soru ortada durmaktadır. Güngörmüş Erdem de romanın yayına hazırlık aşamasında, kendisine 21 dosya içinde gelen elyazmalarına Sevim Burak’ın işte bu “sonsuz ihtimallere açık yöntemi”nin gölgesinde yaklaştığını özellikle belirtmiş.

 

Ford Mach I, kısaca ölümcül, imha edici bir aşkın öyküsü olarak nitelendirilir; öncelikle “düşman” değerleri sembolize eden bir otomobilin ve sonradan onunla kendini özdeşleştiren bir kadının öyküsüdür. Bu romanın uzun yazılış sürecini Sevim Burak’ın mektuplarından takip etmek mümkün. Yazarın, oğlu Karaca Borar’a yazdığı mektuplar, 1990’da yayımlanan Mach 1’dan Mektuplar kitabında bir araya getirilmişti (Logos Yayıncılık). İlk yayımlandığında çeşitli tartışmalara da neden olan bu kitaptaki mektuplarda Sevim Burak, dönüp dolaşıp Ford Mach I’den de söz eder; hatta bazı bölümlerini Karaca Borar’a gönderip çeşitli aşamalarda görüş bildirmesini, ona yardımcı materyaller göndermesini ister. Teknik olacak tekniği bulduğunu söyler örneğin, şahane bir romana, bir destana dönüştüğünden söz eder, “sana bir roman bırakacağım, bu hiç unutulamıyacak” diye not düşer... Ford Mach I’i son gençliğinin ve aşkının romanı olarak anlatır ama bir şekilde sekiz yıldır da sürekli yazılıyordur. 11 Ekim 1982 tarihli mektubunda, Kuzguncuk’tan şu satırlar ulaşır Karaca Borar’a: “Ben –hem araba –hem Sevim – hem ihtiyar kadın – hem Karaca hem de Karaca’nın bazı arkadaşları – hem de Erenköylü Yaralı yüzlü ihtiyar İngilizce komşumuz hanım olarak Ford Mach I e devam ediyorum- Bitecek – Ama –Hemen değil-”    

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yalnızca kendini kaptırarak kitap okudun diye, görebildiğin dünya da genişleyecek sanma. Ne kadar bilgi depolasan bile, kendi kafanla düşünüp kendi ayaklarınla yürümedikçe her şey sahte, havada ve gelip geçici şeyler olarak kalır.”

 

- Sosuke Natsukawa, Kitapları Kurtaran Kedi

Bu yazının başlığında yer alan üç yargı cümleciğinin ortak noktası “bilmek” ve “yapmak”. Tarihin üç ayrı döneminin, üç ayrı idealin formülü gibi. İlki Marks’ın pek sevilen aforizmalarından biri: “Bilmiyorlar ama yapıyorlar.” Yaptıkları bildikleri değil, bildiklerini yapamıyorlar fakat yine de yaptıklarının bildiklerinin bir sonucu olmasını diliyorlar.

Nobel ödülleri, olanca prestijine rağmen her zaman büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ödül verilen yazarlar hep alması muhtemel olanlarla mukayese edilir. Hele Tolstoy, Kazancakis, Woolf gibi isimlerin “ödül almaya layık bulunmadığını” düşününce… Son senelerde Nobel Edebiyat Ödülleri tartışmaların merkezinden bir türlü kurtulamadı.

 

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.