Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazarın Çevirmen Olarak Portresi




Toplam oy: 4
Nabokov beş yıl çalışarak Puşkin’in 250 sayfalık manzum romanı Yevgeni Onegin’i Rusçadan İngilizceye çevirdiğinde ortaya 1500 sayfalık bir metin çıkmıştı. Uzun açıklamalarıyla dikkat çeken şerhli çevirinin hikâyesini Nabokov sonradan bir makalesinde -ve bir şiirindeanlatmıştı, aşağıda okursunuz. Meraklısına minik bir tüyo: İngiliz düello kurallarının Rusya’da nasıl uygulandığını, bankacılığı, yahut da dağ kızılcığı ile bildiğimiz kızılcık arasındaki farkları bilmiyorsanız Puşkin çevirmeye sakın yeltenmeyin.

Çağdaş edebiyatın büyük ustası Vladimir Nabokov, “Çeviri Sorunları: İngilizcede Onegin” başlıklı bir makalesinde, çeviri metinlerin tanıtımlarında rastlanan “su gibi akıp gidiyor” ifadesinin onu ne kadar hiddetlendirdiğini anlatıyor. Nabokov’a göre çeviri denen disiplini sulandıran bu türden ifadeler, erek metni bir gazete veya dergide tanıtma görevini üstlenen kişinin kaynak metinden tamamen bihaber olduğunu ve sırf “okunabilir olması sebebiyle” berbat bir taklide methiyeler düzdüğünü gösteriyor.

 

(İngilizcede “rhyme” (uyak) kelimesinin “crime” (suç) kelimesiyle kafiyeli oluşundan yola çıkarak “serbest çeviri” teriminin sadece ve sadece “alçaklığa, tiranlığa hizmet ettiğini” düşünen Nabokov’un gözünde bir edebiyat yapıtını ticari bir dille ve gereksiz uyaklarla şairaneleştirmek, bağışlanmaz bir cürüm.) Yazar açıklamalara da karşı çünkü “en beceriksizce yapılmış çeviri, en güzel açıklamadan bin kat daha yararlıdır,” diyor. Fikirlerini daha anlaşılır kılmak için de beş yılda tamamladığı şerhli Yevgeni Onegin çevirisini tamamlama sürecinde öğrendiklerini okurlarla paylaşıyor.

Biricik bir şiir dili
Makalesinin ilk bölümünde, Puşkin’in 5551 dizelik manzum romanı Yevgeni Onegin’in neden “çevrilmesi imkansız” olduğunu anlatıyor. Temel zorluk, Puşkin’in Fransız şiir geleneğinden etkilenerek yazması ve Fransızca deyişleri ve dilsel kullanımları metne Rusça olarak yedirmesi.
İkinci bölümde, Rus ve İngiliz poetikalarına dair bilgi veriyor. Amacı, Puşkin’in başyapıtının Rus şiir dizgesi içindeki yerini göstermek, bunu da Rus şiir dizgesiyle erek dil İngilizcenin şiir dizgesini karşılaştırarak yapmak. Rus şiirindeki gallisizmin (Fransızca deyişlerin Rusçaya eşdeğerli karşılıklarıyla değil, birebir aktarılmasının) benzeri bir yaklaşımın İngiliz şiirinde de görüldüğünü savunan Nabokov’a göre, Onegin özelinde bu karşılaştırma bir zorunluluk. Bu yüzden Puşkin’in Rusça yazdığı ve bolca gallisizm içeren bir eseri İngilizceye çevirecek kişinin, Marvell, Wordsworth, Pope ya da Byron gibi İngiliz şairlerin aynı ölçüde gallisizm içeren şiirlerinin de peşine düşmesi gerekiyor.
Üçüncü bölümdeyse, Puşkin’in Puşkin olma yolunda hangi edebiyatçılardan beslendiğini öğreniyoruz. Gençliğinde Lamartine ve Stendhal’den çok etkilenmiş ama yaş aldıkça Boileau, Bossuet, Corneille, Fénelon, La Fontaine, Molière, Pascal, Racine ve Voltaire’e yaklaşmaya başlamış. Ayrıca Lord Byron’ı “zevk için” Fransızcaya çevirmiş olsa da İngiliz ve Alman edebiyat geleneklerine hiçbir zaman fazla yakınlık duymamış, Shakespeare’in eserlerini bile hep Fransızca çevirilerden okumuş. Nabokov’a göre Puşkin, Onegin’de bolca gallisizme yer vermiş çünkü Fransız şiirinin büyük eserlerinin asıl Rusçaya aktarıldıklarında nefes almaya başladıklarını, işte o zaman özgün hallerinde olmayan türden bir hayatiyet kazandıklarını düşünüyormuş. Nabokov’un bir diğer önemli saptamasıysa Puşkin’in, Rus ya da Fransız şiir geleneklerinden ikisine de ait sayılamayacak kadar “biricik” bir şiir dilinin yaratıcısı olduğu...
Puşkin çevirmenlerinin aşılmaz problemleri
Dördüncü bölümde esas konuya geliyoruz. Nabokov, Onegin’i çevirmek konusunda temel stratejisini belirlerken zihnini, hangi büyük sorunun kurcaladığını açıklıyor burada: “Bir çeviri, metni tam sadakatle aktarırken aslının biçimini, yani ritmini ve uyağını koruyabilir mi?” Nabokov manzum bir metnin çevirisinde bunun mümkün olmadığı görüşünde. Stratejisini, salt anlamı aktarmak üzerine kurmasının sebebi de bu türden biçemsel eşdeğerliliğin asla elde edilemeyeceğini düşünmesi.
Beşinci bölümde, Onegin’in “eski” çevirileri inceleniyor. “Tiksinti uyandıran bir şairaneliğin gölgelediği” önceki çevirileri kıyasıya eleştirirken Nabokov son derece açık ve net: “Onegin, bugüne dek birçok dile yanlış çevrilmiştir.” Fransızca ve İngilizce Onegin çevirilerini daha dürüst bulan Nabokov’a göre, uyak tutturma çabasındaki Almanca Onegin çevirileri, içlerinde en kötü olanlar. Genel olarak Puşkin çevirmenlerinin aşılmaz problemiyse, “cahillikleri”. Çevirmenin kaynak metinde yer alan bazı terimleri erek dile hakkıyla aktarabilmesi için 1800’lerin Rusya’sını çok iyi bilmesi gerekiyor. 18. yüzyıl Fransız şairlerini tanıması, Krilov’un fabllarını, Byron’un eserlerini, Jean Jacques Rousseau’nun Yeni Héloïse’ını, Puşkin’in hayatını, Rus ilahilerini, dahası Rus ordusunun Avrupa ve Amerika’daki ordulardan farklı olan temel yapısını, bankacılığı ya da dağ kızılcığı ile bildiğimiz kızılcık arasındaki farkları, İngiliz düello kurallarının Rusya’da nasıl uygulandığını ve kuşkusuz Rus dilini bilmesi de şart.

Hem eleştirmen hem çevirmen
Altıncı bölümde Nabokov, aynı anda hem eleştirmen hem de çevirmen kimliğiyle çıkıyor karşımıza. Burada onun şiir çevirisi konusundaki saptamalarını ve son derece karmaşık bir biçemsel yapıya sahip olan bu manzum romanı çevirirken uyguladığı stratejiyi, seçtiği Onegin alıntıları çerçevesinde okuyoruz. Başta da söylediğim gibi, Nabokov, “açımlayıcı çeviriye”, yani çeviride yoruma karşı. Bu yöntemi seçen çevirmenlerin, özgün metnin biçim ihtiyaçlarını kendi bilgisizlerinden dolayı yer verdikleri eksiltme ve eklemelere hatta “tüketicinin” (okurun) varsayılan okuma alışkanlıklarına feda ettiklerini düşünen Nabokov, kendi çevirisinde Puşkin’in başyapıtını “kelimesi kelimesine” aktaracağına söz veriyor ama bunu yaparken, okura “gökdelenler gibi uzayıp giden” şahsi dipnotlarını sunacağını, bu dipnotlarda her dizeyi tek tek elinden geldiğince açıklayacağını söylüyor. (Özetle diyor ki, yorumlarınızı önsözde, sonsözde, aradaki makalelerde yahut dipnotlarda verin, çevirinin içine dahil etmektense kati surette kaçının!)
Makalenin son cümlesi, Nabokov’un beş yıllık emeğini gerekirse çöpe atabileceğinin itirafı aslında: “Benim Onegin’im ya hayallerime uygun bir metin olacak ya da hiç ortaya çıkmayacak.”


Yergiler, methiyeler ve bir itiraf

Nabokov’un 1964’te yayımlanan İngilizce Yevgeni Onegin çevirisinin başında, şairi ve eserini tanıtmış, ayrıca kendi uyguladığı stratejiyi birkaç makaleyle ayrıntılı bir biçimde anlatmıştı. Kitabın sonundaysa yoğun açıklamalar yer alıyordu. “Yoğun” derken abarttığımı düşünmeyin, tek bir dize için dört sayfalık yorumun yer aldığı kitap, bu şekilde toplam 1500 sayfaya ulaşıyordu.
Çeviriyi “okunması imkansız” sözleriyle eleştiren Edmund Wilson, Nabokov’u “cüretkâr ve acayip bir dil kullanmakla, sado-mazoşistlikle, gereksiz yere sakar bir biçem kurmakla, ciddi yorum hataları yapmakla” suçlamıştı. Eserin daha sonraki çevirmenlerinden (Gödel, Escher, Bach adlı manyakça güzel kitabın yazarı) Douglas Hofstadter ise, bu kargaşada insanın Puşkin’i arasa da bulamayacağını yazmıştı.
Oysa Nabokov niyetinin okurlara “bir çocuk karyolası yahut bir midilli” sunmak olduğunu daha en başında söylüyor zaten. 1500 sayfalık erek metnin, Puşkin’in özgün eserinin bir minyatürü niteliğinde olduğunun da itirafı bu bir bakıma. İtirafını şöyle sonlandırıyor usta yazar ve çevirmen: “Bu yer değişiminin aslına uygun olması için her şeyi feda ettim; zarafeti, ses uyumunu, netliği, ince zevki hatta dilbilgisini…”
Çevirinin şiiri

Nabokov “hayatının projesi” saydığı çevirisini tamamladıktan hemen sonra New Yorker dergisine [başlığı olmayan] bir şiir göndermiş ve bir anlamda Puşkin’den özür dilemişti. Ben de yazımı, “Hepsi diken, ama akraba senin gülüne,” dizesinin, çeviride sadakatin doğasına ilişkin çok şey söylediği düşüncesiyle sonlandırırken, yaptığım bu “harcıâlem” çeviri için (burada ironi değil gerçek) Nabokov’dan özür dilemek istiyorum.
Çeviri nedir? Bir tepside duran Solgun ve göz kamaştırıcı başı bir şairin. Papağanın çığlığı, maymunun gevezeliği, Ve ölülerin hunharca suistimali. O beş para etmez parazitler bile bağışlanır, Sen bağışlarsan eğer, ey Puşkin, Benim o hilebazca kurduğum stratejimi: Bir ağaç gibi uzanan gövdene sarılarak, Köklerine indim ben, oradan beslendim, Sonra yeni öğrenilmiş bir dilde, Taptaze bir filiz büyüttüm ve senin Bir soneye uygun sıraladığın dizelerini, Harcıâlem bir düzyazı haline getirdim... Hepsi diken, ama akraba senin gülüne.
Yansıyan kelimeler sadece titreşebilir, Şehrin ve sisin içinden akan bir nehrin Simsiyah aynasında eğilip bükülerek Şekil değiştiren ışıklar gibi. Ah, ele avuca sığmaz Puşkin! Azimliyim, Senin tırmığını almış, otların arasında Tatyana’nın küpelerini arıyorum hâlâ. Başka birinin hatasını buluyorum, Kulak kesiliyorum şöleninde yankılanan seslere, Sekizinci Kanto’nun dördüncü kıtasına musallat oluyorum. Benim zorlu vazifem işte bu -şairin sabrıyla Âlimin tutkusunu harmanlıyorum. Geriye sadece Anıtına düşmüş birkaç parça güvercin boku kalıyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.