Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yeraltı Edebiyatı




Toplam oy: 253

“Yeraltı” deyince tam olarak gün yüzüne çıkmamış olanı vurgulayan bir tanım pek de yanlış olmaz: konuşmadıklarımızdan, düşünmediklerimizden, aykırı gördüklerimizden, standart akımın dışında kalan bir yerlerde içten içe kaynayan bir anlatım hatta yakarış ve ilgi çekme biçimi.

18. Yüzyıldan günümüze kadar süregelen bu önemli yazı biçimi; öncelikle cinselliğin, şiddetin, insan psikolojisinin dehlizlerinin, inanca ve ahlaka ters düşen her türlü tutumun övüldüğü, yüzlerin etik değerlere ters dönüldüğü bir oluşumdur ve “normal”e olan karşı duruşuyla edebiyatı besleyen en önemli kollardan biri haline gelmiştir.

Yeraltı edebiyatının nüvelerinden birini oluşturan “başkaldırı”nın; kapitalist düzenin gayri ihtiyari oluşturduğu tüm diğer ihtiyaçlar gibi bir ihtiyaç olduğunu ve çoğunlukla gerçekle hayal arasında gezindiğini hatırlatmakta fayda var.

Evet, gerçekle hayal arasında. Çünkü yerin altında olanları; uyuşturucu ya da seks bağımlılarını, hayat kadınlarını, transseksüelleri, işsizleri, evsizleri ve bilumum çarpık hayatın – bastırılmış duyguların – yansımalarını günlük yaşantımızda, genel geçer ahlak yasalarının izinden giden bilinçaltımızda görmüyor ya da hissedemiyoruz, hatta belki de görmezlikten geliyoruz. Bu tür bir yaşamın gerçekliğine, belki kollardaki iğne deliklerinin acısına ya da küçük hayatını çalarak kazanan bir çocuğun hissettiklerine mümkün olduğunca uzak duruyor – uzak tutuluyoruz. İşte yer altı edebiyatı bizim görmediklerimizi, duymadıklarımızı ya da “bulaşmayı” istemediklerimizi tüm gerçekliğiyle, çoğu zaman erotik bir dille ya da hiç duymadığımız bir jargonla masaya yatırıyor. Anlattığı hikayeler ister gerçek olsun ister kurmaca; tüm kahramanlar aslında bizlerden birileri. Burada zengin, yakışıklı, güzel ya da başarılı insanların göz kamaştırıcı – hatta belki inandırıcılıktan uzak muhteşem hayatlarına yer yok. Burada kimse süper kahraman ya da “en iyi” değil. Çoğunlukla kaybedenlerin toplandığı ve aslında herkesin içinde biriktirdiklerini hep bir elden kanala bıraktığı yer burası.

Hikayelerde görülen hayatların tüm cinsiyet, bedensel ya da zihinsel sınır, güç ve beceri farklarını sıfıra indiren, bunun yanı sıra dışında kaldığı diğer hayat anlayışına karşı gerçek kalem kağıtla açık ve kalın çizgiler çizen bir yaşama, başkaldırma ve en önemlisi mücadele biçimi.

Bu başkaldırı ve bilinmeyenin gün yüzüne çıkışını aslında günümüz modern toplumunun bir takım ahlaki değerlerden sıyrılmış, edebiyatı, müziği ve diğer sanat dallarını umarsızca tüketen yeni kuşağa mal etmek pek doğru değil. Zira bu akımın ilk hareketleri ve ilk ilham kaynağı, 18. Yüzyılda Sadizm’in fikir babası diye tabir edebileceğimiz Marquis de Sade’e dayanır. Sadizm’in vurgulanmasıyla akla gelen ürkütücü tablonun müsebbibinin aslında 18. Yüzyıl şartlarında canavarlık olarak addedilmesi olsa da günümüz şartlarında çoğu yer altı yazarının çokça kullandığı açık seçik ve korkusuz bir dil haline dönüşmüştür.





MARQUIS DE SADE (1740 – 1814)

Marquis De Sade

Tüm çıplaklığıyla ve sapkınlığıyla yaşadığı hayatı, bazen gerçek bazen hayal üzerine kurduğu hikayeler ya da oyunlarla bizlere aktarmıştır.


Asıl adı Donatien Alphonse François le Marquis de Sade olan Sadizm’in babası ünlü yazar; Sigmund Freud’un psikanalizde ana konusu olan cinsellik ve şiddet dürtüsünün incelemesinde öncü olarak görülür. Öncelikle tanrı ve din olgularına kökten karşı çıkan ve bunu başta aristokrat takım dahil olmak üzere tüm insanlığın çirkinliklerini ört bas edebilmek adına kullandıkları tezine dayandıran Sade, 74 yıllık hayatı boyunca onlarca kez tutuklanmış, gözaltına alınmış ve akıl hastanesine kapatılmıştır. Suçlarının neredeyse tamamı cinsel sapkınlığı ve bu alanda yazdığı yazılar ile birebir ilintilidir. Onlarca belki de yüzlerce öykü, roman ve makalenin hemen hepsini tutukluluk döneminde yazmış ve hem ciddi bir siyasi kariyerin temellerini atmış hem de sınır tanımaz bir biçimde yaşadığı cinsel hayatından çeşitli esinlenmeler ve kesitler sunmuştur. Fakat ne yazık ki bu eserlerin pek çoğu, düzensiz hayatı boyunca geçirdiği yolculuklar ve taşınmalar esnasında kaybolmuş ya da yok edilmiştir. 1766 yılında kendi tiyatrosunu inşa ettirmesiyle başlayan ve 1803 yılında Paris Charenton Akıl Hastanesi macerasında da devam eden süreçte sahnelediği 20 kadar oyunu bulunmaktadır.

Önemli eserleri arasında İngilizce'ye çevrilmemiş olan yolculuk maceralarını anlatan Voyage d'Italie (İtalya Yolculuğu) adlı romanı, Les 120 Journées de Sodome (Sodom’un 120 Günü) adlı romanı (1975 yılında Pasolini tarafından kitaptan filme uyarlanmıştır) ve Justine ou les Malheurs de la vertu adlı romanı (1969 yılında Jeasus Franco tarafından kitaptan filme uyarlanmıştır) bulunmaktadır. 

Eserleri her ne kadar günümüzde sert bir dille pornografik bir tanımlamaya maruz kalsa da, yaşamış olduğu dönemin şartlarına göre oldukça özgürlükçü ve öncü bir tutum sergilemiş ve 21. yüzyılda git gide daha çok kıymeti bilinmeye başlayan öncü bir sürrealist haline gelmiştir.

Yaşamış olduğu dönemin baskın skolastik etkisi altında özgürce dile getirebildiği “dini görüşlerini” çok kısa bir kesitle inceleyelim:



TANRIYA KARŞI SÖYLEV

Ey sen, dünyada mevcut her şeyi yarattığı söylenen: hakkında en ufak bir fikrim olmayan sen; ancak lafta tanıdığım ve her gün yanılan insanların bana söyledikleri kadar bildiğim sen; tanrı denen acayip ve hayal mahsulü varlık, kesinlikle, gerçekten ve herkesin önünde ilan ediyorum ki sana en ufak bir inancım yok. Ve bunun da nedeni gayet mükemmel: dünyadaki hiçbir şeyin akla yatkınlığına kanıt olmadığı saçma bir varoluşa beni ikna edecek hiçbir şey bulamıyorum.

Ey yanlışın ve fanatizmin kör ettiği zayıf ve saçma faniler, tepesi tıraşlı rahiplerin batıl inancının sizi gömdüğü tehlikeli yanılsamalardan vazgeçin! Onların size bir Tanrı sunmalarındaki müthiş çıkarı ve bu tür yalanların sizin mallarınız ve ruhlarınız üzerinde onlara sağladığı itibarı düşünün! Yüreğinizde bir ibadet ihtiyacı duyuyorsanız, tutkularınızın somut nesnelerine yönelin: gerçek bir şey sizi en azından bu doğal saygı içinde tatmin edecektir. Ama tanrıya yönelik iki, üç saatlik sofuluğun ardından ne hissediyorsunuz? Sizin duyularınıza hiçbir şey sağlamayan soğuk bir hiçlik, tiksinti verici bir boşluk. Düşlere ve gölgelere tapmış olsaydınız da duyularınız aynı durumda olurdu! İndirin batıl inanç ağacına son darbeyi; dalları budamakla yetinmeyin: Etkileri bu kadar bulaşıcı olan bir bitkiyi tamamen kökünden söküp atın!

Tanrıları devirerek, aşıralım gök gürültülerini onların ve yıkalım bu ışıltılı şimşekle ürkütücü bir dünyada hoşumuza gitmeyen her şeyi!

Marquis de Sade




Marquis de Sade, Charles Bukowski’den günümüzdeki yazarlara kadar birçok kişiye ilham kaynağı olmuştur. Özellikle Bukowski’nin kadınlarla olan çoğunlukla “çarpık” ilişkilerini aktarma biçiminde, Sade’den gelen ciddi esinlenmeler bulunmaktadır. 18. - 19. ve 20. Yüzyıl arasındaki gerek karakteristik, gerek toplumsal farklılıklar dolayısıyla yer altı edebiyatının ancak bu iki ismi arasında gerçek bir geçişten bahsedilebilir: Marquis de Sade ve Charles Bukowski.






CHARLES BUKOWSKI (1920-1994)




Yer altı edebiyatını ve barındırdığı kahramanları tanımlamak için kullandığımız “anti-kahraman” gerçeğine en sert şekilde Bukowski eserlerinde rastlarız. Özelikle hayatının bir dönemini Henry Chinaski olarak geçirmesinin ardındaki haklı ve bir o kadar da şaşırtıcı sebepler, Bukowski’yi tanıdıkça daha anlaşılabilir olacak.

Asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan sınır tanımaz yazar; hayatı boyunca birden fazla insanın yaşamına sığabilecek kadar konum, kişilik ve kadın değiştirmiştir. Önce asker, sonra işsiz bir babanın yoğun baskısı altında Amerika’da - Los Angeles’ta şekillenen çocukluğu sırasında kendini ilk ele verişi; öğretmenine yazdığı bir ödevde ona “sevişelim” demesiyle olmuştur. Zaman zaman sessiz, zaman zaman korkutucu bir çocuk olan Bukowski, gençlik yılları boyunca çeşitli dergilere yazılarını göndermiş fakat 24 yaşına kadar bu alanda herhangi bir başarı elde edememiştir. Üniversite hayatı sadece 1 yıl olan ünlü yazar, ilk yazı denemelerinde karşılaştığı başarısızlıklar ve engeller nedeniyle yazmayı bırakıp neredeyse 10 yıl boyunca Amerika’da gezici bir hayat yaşamıştır. Bu süre içinde yaşadığı düzensiz hayat sayesinde kaleme aldığı öykülerin gerçekliği şüpheyle karşılanmış fakat hayranları tarafından tam olarak yarattığı “kahramanlarla” birebir aynı bir hayat sürdüğü yönünde daima savunulmuştur.

Babasına olan nefretini açıkça dile getirdiği istidatsız hayatı boyunca daima günü kurtaran bir kahraman olmayı yeğlemiş, yazı dilini de bu aykırı duruşu üzerine temellendirerek yer altı edebiyatının gerçek kahramanı olmuştur.

Yazılarında belirgin bir sokak jargonunun göze çarptığı Bukowski’nin, birlikte olduğu kadınları, alkol bağımlılığını ve düzensiz hayatını betimlemek adına gerçek bir edebi dil kullandığı söylenemez. Öncüsü ya da mihenk taşı olduğu kabul edilen yer altı edebiyatının damarlarını besleyen en belirgin serbest ifade biçimi, yaklaşık 45 kitapta bir araya gelen eğlenceli ve bir o kadar da aykırı eserlerinde açıkça görülür. 


Eserleri:





Bütün Bildiğim

bütün bildiğim şu: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar,
damarlar arapsaçına dönmüş burada,
denizse kan denizi.

bütün bildiğim şu: eller uzanıyor,
gözlerim kapalı, kulaklarım kapalı,
çığlığımı geri çeviriyor gökyüzü.

bütün bildiğim şu: burun deliklerimden hayaller damlıyor
bize tur bindiriyor tazılar, deliler gülmekten katılıyor,
tıkırdayarak ayırıyor saat ölenleri.

bütün bildiğim şu: ayaklarım kederdir burada,
zambaklar kadar etmiyor sözcüklerim, pıhtılaşıyor şimdi:
kuzgunlar ağzımı öpüyorlar.

 
Charles Bukowski



WILLIAM S. BURROUGHS (1914 – 1997)

       

Beat Hareketinin en güçlü üç isminden biri -Kerouac, Ginsberg, Burroughs-. Uyuşturucu türevlerine adanmış bir yaşam ve giderek komplo teorileri, bilimsel araştırmalar kıvamına evrilen bir edebi dil. Beat edebiyatının yaratımındaki yoğun etkisi ve kuşak içinde en ayrıksı kişi olması onun durmasını sağlamadı; yazın tekniğini sürekli olarak değiştiren, dahası ilerleten ve deneyleyen Burroughs, metin içinde cut-up (kolaj) tekniğinin sıkıcılık yaratacak denli kullanmasını saymadığımız vakit eserlerinde birbirini tekrara düşmedi ve ‘50 edebiyatını ‘60 sonlarında bambaşka bir kulvara çekerek ‘80 Punk atmosferine dek her şeyi etkiledi, değiştirdi ve bir çeşit ruhban konumuna yükseldi. Beat hareketi edebiyatının ana özelliklerinden olan “yaşadığını yazmak düsturu”nu o da elden hiç bırakmadı ve kurmaca edebiyat ile kişisel gerçekliğini mükemmel bir şekilde eserlerinde harmanladı. Bu yapıya ek olarak kişisel doktorluk serüveninin ona kattıkları ve psikanaliz bilgileriyle birlikte yaşadığı uyuşturucu “trip”leri de bu kurgusal ve kurgusal olmayan yazın tarzına eklendiği vakit ortaya gerçekten kelimenin tam anlamıyla ilginç ama anlaşılır bir yazar çıkmış oldu. Yaşamının özellikle son demlerini resim, ses ve görüntüleri -ve elbette ki yazınını- deneysel süreçlerin çok daha fazla ötesine götürmek için çabaladı; filmler çekti, yüzlerce ses kaydı yaptı, sesi ve görüntüyü sorguladı. Erken dönem yapıtı “junky” her ne kadar edebi olarak bir özellik taşımasa da kuşağın doğum noktasının günlüğü -gibi- olması sebebiyle kült statüsüne erişti, onlarca kitap yazan Burroughs’un öne çıkan çokça eseri olsa da “Naked Lunch” ve “Nova Express” in yükseldiği konuma hiç biri yükselemedi.


Nova Express ile çok farklı bir şeye çarpacaksınız. Belki de onu kabullenmeniz oldukça zor olacak ya da tanrı bilir ki kabullenmeyeceksiniz. Anladığınızı düşündüğünüzde ve anlamadığınızı düşündüğünüzde yanıldığınızı anlayacak ve sonrasında kendinizce “anlamak” betimlemesini kurcalayacak ve belki de kendi “anlamak”ınıza varacaksınız. İstemli ya da istemsiz.

Nova Ekspres, zor ve yorucu bir metin, okuma anlamında da. Yazarın söz konusu tekniği en yoğun ve en “kopuk” biçimde esrikçe kullandığı ve kahince mırıldandığı bir metin. Edebiyatın yargılarına, zincirlerine onun sözde kuralcı insani yaratılarına, çokbilmişlerine ve bilmişliklerine yürekten olduğu denli usun derinliklerinden ve ruhtan çekilen bir hareket. Sadece edebiyatın mı, değil elbet: anlayacağınız üzere polisin ve devletinin, siyasi tüm organların ve gezegende sözde yaşanan dayatılmış gösterge hayatın bütününe.

“Şimdi bana bir narkotik sorunsalını sürdürmek isteyip istemediğimi soruyorsunuz ve ben diyorum ki: HASTALIĞI KORUYUN. Toplumu hastalıktan korumak için yaratılmış suçlular olmalı.”


NORMAN MAILER (1923 - 2007)


Harvard’dan mezun olduktan sonra Pasifik’teki Birleşik Devletler Ordusu’nda on sekiz ay görev yaptı. Burada yaşadıkları, II. Dünya Savaşı’yla ilgili romanı The Naked and the Dead (1948) için esin kaynağı oldu.
Soğuk savaşın yarattığı baskıya karşı Mailer, Village Voice gazetesi için, Amerikan medyasına karşı açtığı kişisel savaşını anlattığı haftalık yazılar yazmaya başladı. 1950’lerin ortalarında “hip” sözcüğü “beat” sözcüğünün eşanlamlısı olarak kullanılıyordu. Neal Cassady de William Burroughs’la tanışmasını anlattığı çalışmasına “The History of the Hip Generation” adını vermişti.

Mailer’ın hip konseptinin kaynağını “iki yüzyıldır totalitarizm ve demokrasi arasındaki sınırda yaşayan Amerikalı ‘zenci’lere” dayandırdığı The White Negro adlı incelemesi, 1957’de Dissent dergisinde yayımlandı. Mailer, şiddete olan ilgisini, siyahi hipster’i “felsefi psikopat” olarak yorumlayarak gösterdi. Bazı okurlara göre bu tanım, aşağılayıcı bir stereotipti. Daha sonra Mailer da denemesinin ikinci yarısının kusurlu olduğunu kabul etti. Ted Morgan’ın daha ılımlı yorumuna göre Mailer’ın “White Negro”su, “saldırgan bir toplum karşısında siyah bir insanın hissettiği tehlikeyi hisseden ve ‘Neden ben de toplumun yaptığı gibi içimdeki psikopatı cesaretlendirmiyorum?’ diye soran, yeni insan.”
The White Negro, City Lights Books tarafından broşür olarak basıldı.


Eserleri:





The White Negro: Superficial Reflections on the Hipster*
Beyaz Zenci: Bir Hipster*’da Yüzeysel Yansımalar

*Hipster: 1950’ler ve çevresinde gelişen, bir “zengin beyaz hippi” akımı. Uyuşturucunun, müziğin, yemeğin ve giysinin en iyisini benimseyen, müzik türleri arasında özellikle jazz ve swing ile kendini ifade eden, bu şekliyle zencilere hiç olmadığı kadar yakın ve iç içe olan beyazlara verilen ad.


Mailer’ın 1920’lerden başlayıp 50’lere kadar uzanan kendince tuhaf bir karmaşayı deneme biçiminde ele aldığı en önemli eseridir White Negro.

20’ler ve 50’ler süresince “beyazlar” arasında yoğun biçimde göze çarpan jazz ve swing müzik akımının “hipster” sözcüğü ile bağdaştırılması günümüze kadar gelmiş ve kalıplaşmış bir deyimdir.



The White Negro’dan Notlar:

Muhtemelen, konsantrasyon kamplarının ve o yıllarda yaşayan hemen herkesin bilinçsiz aklı üzerindeki atom bombasının fiziksel tahribatını asla anlayamayacağız. İnsanlık tarihinde ilk defa, belki de tüm tarihte ilk defa, bastırılmış bilgiyle yaşamaya zorlandık ki şahsiyetimizin en mütevazı yönleri, fikirlerimizin en basit görünümü ya da fikirlerin ve şahsiyetin cidden yokluğu en geniş istatistik bir operasyonda bir hiç gibi ölmeye mahkûm olabileceğimiz anlamına gelebilirdi aynı şekilde, ama ölümümüz meçhul, şerefsiz, dikkati çekmeyen ve seçtiğimiz ciddi eylemlerin muhtemel bir sonucu olarak ağırbaşlılıkla izlenen, dahası, bir gaz odasında deus ex machina (ölüm makinesi) yoluyla gelen bir ölüm olacaktı; ve uygarlığın ortasında -o uygarlık ki tabiata, zamana ve sosyal etki-tepki ilintilerine hükmederek egemen olan Faust’a özgü bir özlem üzerinde kurulmuştur. Zamanın irademize hakikaten boyun eğebileceğine yönelik güven üzerine temellendirilmiş ekonomik bir uygarlığın ekseninde, ruhumuz ölümün nedensiz, aynı zamanda yaşamın asılsız olduğuna dair affedilmez bir kaygıya boyun eğdi ve zaman nedenden yoksun olunca etki sona ermişti.

İkinci Dünya Savaşı, insanın bakan herkesi körleştiren haline bir ayna tutuyordu. Milyonlarca insan konsantrasyon kamplarında daima haksızlığın çözümsüz şartları üzerinde kurulmuş süper devletlerin gözleri önünde öldürülmüşse, o halde insanın bu denli sakat ve hastalıklı görünümünün kendi yaratmış olduğu toplum olduğunu anlamak mecburiyeti de söz konusuydu, bu koşulsuz bir biçimde onun geçmişten bugüne gelen ortak yaratımıydı ve toplum bu denli kan dökücüyse şayet, bu durumda onun kendi doğasıyla bağlantılı en gizli meseleleri kim görmezden gelebilirdi ki?

Daha da kötüsü vardı. İnsanoğlunun radikal manada kendini rahatlıkla seçkin bir kitlenin parçası olarak kabul edebildiği yıllar sonsuza dek sona erdiği için bireysel olma, kendi sesiyle konuşma cesaretini güçbela gösterebildi. İnsanoğlu fikir ayrılığı yaşadığından, hayatına not veriyordu. O halde bunların benzeyiş ve bunalım yılları olduğuna şüphe yok. Amerikan yaşamının her derin düşüncesinden korkunun pis kokusu yükselmiştir ve biz müşterek sinir bozukluğundan muzdaripiz. Ender itirazlarla tanık olduğumuz tek cüret, izole edilmiş halkın izole edilmiş cüreti olmuştur.

Bu ümitsiz tabloda bir fenomen ortaya çıkmıştır: Amerikan varoluşçusu, namı diğer bir beat, şayet ortak yönümüz atom savaşı yoluyla anlık, evrensel çoban olarak devletin eliyle süratli ölümle, yahut her bastırılmış yaratıcı ve isyankâr insiyak yüzünden yavaş bir ölümle yaşamaksa (akla, kalbe, akciğere ve sinirlere ne kadar zararlı olduğunu kanser araştırma kurumu bile bir bakışta anlayamaz), yirminci yüzyıl insanının kaderi çocukluk çağından yaşlılık dönemine kadar ölümle yaşamaksa, bu durumda tek hayatî cevabın ölümün koşullarını kabul etmek, ölümle anlık bir tehdit olarak yaşamak, kendini toplumdan soyutlamak, köklerinden kopuk olarak var olmak, benliğin isyankâr aciliyetlerine o meçhul seyahati gerçekleştirmek olduğunun bilincinde olan kimsedir. Kısaca, hayat ister suçlu olsun ya da suçsuz, karar psikopatı kendi içinde teşvik etmek, güvenliğin can sıkıntısı ve bu yüzden hastalık olduğu o deneyim alanını araştırmaktır ve insanoğlu şimdide, geçmiş ve gelecekten kopuk, hatıra ya da tasarlanmış niyet olan o engin şimdide var olur. İnsanın beat olana kadar hayatın içinde yürümesi gerekir. Beatliğin saptanmamış özü, psikopatik açıklığı, yeni tür zaferlerin insanın gücünü yeni algı türleri yönünde arttırdığı bilgisiyle titremeler ve bozgunlar, yanlış türde bozgunlar vücuda saldırır ve diğerlerinin alışkanlıkları, bozgunları, sıkıntısı, ümitsizliği ve tahripkâr gazabının cezaevi havasında tutuklanana kadar insanın enerjisini hapseder.




CHUCK PALAHNIUK (1962 - …)



Charles Michael Palahniuk, geçmişle geleceği birbirine bağlayan türden bir biyografiye sahip olmayan, 30’lu yaşlarına kadar edebi alanda herhangi bir eser vermemiş fakat son yıllarda özellikle sinemaya uyarlanan romanları Dövüş Kulübü – Fight Club, ve Tıkanma – Choke ile büyük ses getirmiş hırslı ve karanlık bir yazardır.

Palahniuk’un yazın macerası, 30’lu yaşlarında yazmış olduğu ilk romanı Görünmez Canavarlar ile başlar başlamaz büyük sekteye uğramıştır. Yayıncılar tarafından hiçbir şekilde kabul görmeyen bu romanın vermiş olduğu öfkeyle geçen ilk birkaç yıl içerisinde Dövüş Kulübü’nü yazarak yer altı edebiyatının duvarına adını kazımıştır.

Bireyin toplum içerisindeki silik varlığına yaptığı göndermeler ve hareket – yaşama özgürlüğünü sorgulama çerçevesinde katıldığı ve başlattığı eylemlerle kendine has bir tarz oluşturan Palahniuk, tüketim çılgınlığının yarattığı bireyin kendisine olan isyanı ve varoluşu  sorguladığı Dövüş Kulübü’nü de bu dönemde yazar.
İnsanların içlerinde bulundurdukları ve günlük hayatta bastırmak zorunda kaldıkları şiddet yönelimini, belirli bir topluluk içerisinde rahatça dile getirdikleri hatta eyleme döktükleri ve modern çağın deyimiyle bir nevi “terapi” faydasını aldıkları bu kulüpte, şiddet eğilimi ve bu eğilimin eyleme dökülme hali önce bireyin üzerinden vurgulanır, daha sonra bunu bir ihtiyaç haline getiren ve gittikçe genişleyen kitlenin normal dışı davranışları gözler önüne serilir.

Yazarın yine sinemaya uyarlanmış olan Tıkanma adlı eserinde de, Dövüş Kulübü’ndeki şiddet eğilimine yapılan göndermeler ve incelemelere çok benzer bir dille nemfomaniye yapılan vurgu ön plana çıkıyor. Özellikle anti-kahraman özelliği ile ön plana çıkan seks-kolik baş “kahraman”, yer altı edebiyatında aşina olduğumuz türden silik bir bireyin varoluş çabasına çok önemli bir örnek.

Palahniuk’un önemli denilebilecek "İnsan bu bedenin, bu koca bebeğin esiri olduğuna inanamıyor. Onu beslemek, yatağa yatırmak ve tuvalete götürmek zorundasın. Daha iyisinin icat edilememiş olmasına inanmak istemiyor insan. Daha az ihtiyaçları olan, daha az vakit kaybettiren bir şey icat edebilirdik." söyleminin ardında da, toplumun bireylere hem dayattığı hem de dayattığı noktada yetersiz kalarak kendini tükettiği ihtiyaç ve davranış kalıplarını sorgulama biçimini sezinleyebiliriz. 


Eserleri:








IRVINE WELSH (1958 - …)



Önemli eserleri arasında kitaptan sinemaya uyarlanan Trainspotting’in bulunduğu Welsh, henüz 16 yaşındayken İskoçya’dan Londra’ya taşınarak yer altı yaşamını kendi cephesinden görüntülemeye başlar. Bu dönemde uyuşturucu kullanmaya başlayan ve punk kültüründen alabildiği her şeyi alarak Edinburgh’ta yaşamaya devam eden yazar, Trainspotting’i de bu dönemde ortaya çıkarır.

Eserde yine toplum içinde kendine gerçek bir yer bulamamış olan bir ergenin, çevresi ve kişilik bunalımları nedeniyle girdiği kirli bir arayış konu edilmiştir.
Welsh’in ahlaksız ve sınır tanımaz bir anlayışla yoğurduğu Trainspotting, sosyal çevreyle birlikte aile olgusuna da çok ciddi göndermelerde bulunmaktadır.

İçerisinde bulunduğumuz sistemin dayattığı tüketim çılgınlığının maddi, manevi ve hatta fiziksel çöküşlere olan korkunç gebeliğini ve bu gebeliğin ortaya çıkardığı dönüşü zor yolların usta bir dille aktarıldığı önemli bir eserdir.

Uyuşturucunun zihin ve bünye üzerinde yarattığı tahribatın sosyal hayattaki yansımalarının gerçekçi bir biçimde ele alındığı eserde öne çıkan en önemli noktalardan biri de, alışık olduğumuz anti-kahraman pozisyonunda karşımıza çıkan karakterlerin aslında kendi içlerinde “iyi” birer birey oluşları, varoluş çabalarında karşılarına çıkan hemen her duruma açlıkla yönelimleri ve bu içsel kargaşada sarıldıkları yegane varlığın yine uyuşturucu oluşudur.

Gettolardaki gençliğin nasıl bir işsizlik, kimliksizlik ve yersizlik bunalımı içinde olduğunu sert bir dille önümüze seren Trainspotting, özellikle sinema versiyonunda büyük ses getirerek kült filmler arasındaki yerini almıştır.


Eserleri:


Yerin altında yazılı olarak verilen bu mücadelenin kendini gerçekleştirme ve ortaya çıkarma şeklinin her zaman edebiyat ve kalın kitaplar aracılığıyla olmadığını gördük. Sinema, şiir ve müzik alanlarında önemli eserlerin yatağı olan yer altı edebiyatı, kitlelere ulaşmadaki en etkileyici yollardan birini de müzikte bulmuştur:



LEONARD COHEN (1934 - …)

70’li yıllarda çalışmalarında genellikle din, yalnızlık, cinsellik ve kişiler arası karışık ilişkileri konu edinmiş, bu yolla binlerce kez farklı sanatçılar tarafından kullanılmak ve yorumlanmak suretiyle döneminin ve türünün öncülerinden biri haline gelmiştir. Müzik kariyerinin doruğuna 90’larda ulaşan ünlü sanatçı, bu döneme kadar daha çok Avrupa folk müziği üzerine çalışmaları ile tanındı. 90’larda ise yoğunlukla aşk, seks, din, yalnızlık, psikolojik depresyon ve müziğin bu temalarla harmanlanması, sanatçıyı besleyen en önemli unsurlar arasında yer alır. Popüler müziğin aksine aşk ve cinsellik temalarını işlerken ortaya çıkan şair ve romancı yönü, çalışmalarının diğerlerinden ayrılmasını sağlayan karanlık sınırları net bir dille ortaya koyar.

 Çalışmalarındaki derin ve buğulu anlatımın önemli bir kısmı, kadınlarla yaşadığı düzensiz – hatta kimilerine göre korkak – iletişim ve bunun yanı sıra etrafında gözlemlediği başarısız ilişkiler ve evlilikler etrafında gelişmiştir. Chealse Hotel #2 ’de Janis Joplin ile yaşadığı tek gecelik bir ilişkinin ardındaki sancılı duyguları kaleme aldığı, rivayetler arasında yer almaktadır.

Geçtiğimiz günlerde ülkemizde de bir konser veren sanatçının son dönemlerdeki çalışmalarının “muhafazakâr” olarak nitelendirilmesine rağmen Cohen, sosyal adaleti, demokrasiyi ve savaşı konu eden, intihara meyilli karanlık ve komik bir şair – yazar ve yer altını temsil eden altın sesli bir şarkıcı olmayı başarmıştır.




Peki ya Türkiye’de yer altı edebiyatı?


Birkaç yüzyıllık geçmişi olan yer altı edebiyatının ülkemiz yazarları ve okurlarınca benimsenip beslenmesi ne yazık ki batıdaki kadar kolay olmamıştır.

Oldukça yer yüzünde olan birkaç günümüz yazarının, aslında bu kültürü besleyebilecek nitelikte eserler verdiği aşikardır. Fakat yine de ülkemizde yer altı edebiyatının köklü bir geçmişi bulunmamaktadır.

İşin asıl tuhaf yanı; Türk kültürünün alt metinlerinde açıkça göze çarpan yalnızlık, keder, şiddet ve benzeri öğelerin, yer altı edebiyatının kapsadığı alanlar içerisinde nitelendirilebilecek pek çok duygu yoğunluğunun köklerini oluşturması fakat bunların batıda olduğu gibi sert bir dille ortaya konulması yerine daha naif ve “edebi” bir şekilde okuyucuya sunulmasıdır.

Buraya kadar incelediğimiz tüm batılı yazarlar ve eserlerinin aslında Türk kültüründe de göze çarpan “bireyin toplum içinde var olma çabasının” birer yansıması olmasına rağmen, bu anlatım biçimi kültürümüzde daha çok arabesk bir anlayışa neden olmuştur.

Yine de süregelmiş biçimlerden aykırı duran birkaç yazardan söz etmek mümkün:



ALTAY ÖKTEM (1964 - …)

“Genel kültürden ziyade kenar kültür” düsturunu benimsemiş, fanzin kültürüne karşı özel bir ilgi duyan ve fanzin edebiyatının gelişmesinde önemli desteği olan yazar.

Mizah ve sokak kültürü başta olmak üzere çeşitli yayınlarda göstermiş olduğu hem siyasi tavrı hem de genel anlamda popülerliğe zıt duruşu ile adından söz ettirir.

Türkiye’de yer altı edebiyatının temsilcilerinden sayılmasındaki en önemli etkenlerden bir tanesi, gündemin görünmeyen yüzünü sert bir dille okuyucuya aktarıyor olmasıdır. Gerek insan ilişkileri gerekse politik meseleler üzerine verdiği eserlerde, klasik anlatım biçimlerinden uzak, kendine has bir dil benimsemiştir.

Halen haftalık Penguen dergisinde yazmaktadır.

Eserleri:


 





KÜÇÜK İSKENDER (1964 - …)


Derman İskender Över, hakkında uzun açıklamalar yapmaya hacet bırakmayacak kadar özgün bir şair, yazar ve çizerdir.

Ülkemizi yurtdışında da başarıyla temsil eden Küçük İskender, lise yıllarında farkına vardığı eşcinsellik dürtüsünü gizleme ihtiyacı duymaksızın yaşam biçimine ve eserlerine yansıtmış, birbirinden bağımsız öğelerin bir araya gelmesiyle oluşmuş gibi duran yazı diliyle de tüm günümüz yazarlarından ayrı bir duruş sergilemiştir.

Açık betimlemelerden kaçarak okuyucuyu samimi imge yığınları arasından kendi ifadelerini seçmeye sevk eden ifade biçimi, yazarın tüm bu zıt duruşunun daha anlaşılabilir ve farklı kılmaktadır.


Eserleri:


Not: Nova Express ve White Negro notları için Şenol Erdoğan’a teşekkürler.

Yorumlar

Yorum Gönder


Yukarıda eksik olan isimlerden biride John Fante'dir. Chinaski Fante'yi tanrısı gibi görmüştür.

66%
34%

yeraltı edebiyatı bazı yayınevlerinin satış stratejisi açısında belirledikleri bir etiketten başka birşey değildir.Dostoyevski'yle Rimbaud'nun bu anlamda nasıl yanyana adları anılmaktadır tuhaf doğrusu Rimbaud anılacaksa sürrealizmin anahtarını Andre breton'a bırakmasıyla açıklanabilinir.yeraltı edebiyatı gibi muğlak bir etikketle değil,dostoyevski'ye hiç girmiyorum?bu eserler ve yazarlar neye göre yeraltı?tematik özelliklerine göre mi? yazanının ait olduğu akım veya gruba göre mi?neye göre bu belirleme?ya fanzinler?birde bir şair ya da eseri eleştirirken herhangi bir disipline göre eleştirsiniz,yok o at doğru yok bu at yavaş koşuyor gibi bohçacı karı lakırdısını geçmeyen laflarla değil,kabul edin veya etmeyin Jan ender can çok iyi bir şairdir,cumhuriyet dönemi şiirini tamamını gözden geçirmiş olan biri olarak gerek içerik gerekse teknik olarak oldukça yetkin yazdıkları.aksini söylemek safdillik olur bence.

41%
59%

güzel bir araştırma olmuş yeraltı edebiyatının çıkış noktası nedir nasıldır.kalp bir yeraltı imgesi midir yoksa epik bir hayal kahramanı mı bilemeyiz.yeraltı edebiyatı edebi akımların gürültüsüz abisidir,Dostoyevski;Poe,Rimbaud,Bukowski,W.Burroughs,Ginsberg... o kadar paşası oldu ki bu imparatorluğun devam da edecektir hiç kuşkusuz.günümüzde palahniuk önemlidir türkiye de hakan günday'ın palahniuk özenimi boş değildir.Altay Öktem,Küçük İskender önemlidir oruç aruboa yeni neslin abileridir..yeni nesil nereye gidiyor diye bakılırsa misafir-kangruyla örtüşmediğimiz Jan Ender,bana göre kötü bir taklit.6.45.Sel gibi yayınevleri yanlış ata oynamamalı nitelikli işlere önem vermeli bundan kastedilen bu sayfada yine aynı misafirden duyduğum ve araştırdığım Uluer Oksal Tiryaki adına dikkat edilmesi gereken genç bir yetenek.Mehmet Şenol Şişli ve Cenk Taner isimlerini bu yazıda anarak saygılar sunarım

49%
51%

jack kerouack ,dubermann allien ginsberg isimlerinin ıskalandığı girişteki bölümle birlikte türkiyede yeraltı edebiyatı bölümü de sanki biraz cılız kalmış..yukarıda sözü edilen altay öktem, küçük iskender gibi yazarlar elbette birer yeraltı kahramanlarıdır ancak biraz geçmişe inip bakınca ilhan berk ten turgut uyar a hatta can yücele de atıfta bulunmak gerekmez miydi diye düşünüyorum bunun yanısıra üçüncü nesil yazar ve şair tanımlamalarında hakan günday, metin kaçan,mehmet şenol şişli.. uluer oksal tiryaki jan ender can gibi genç isimleri de gözardı etmemek gerekir diye düşünüyorum

45%
55%

bu dosya hazırlanırken metin üstündağ'a yer verilmemesi üzücü olmuş. şahsi fikrim şudur; metin üstündağ türkiyede yeraltı edebiyatına can veren yegane insandır. bu gün yeraltı edebiyatı adına bir şeyler üreten tün insanların köklerinde metüst bulunuyor.

47%
53%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Gabriel García Márquez’in öldüğü haberi düştü ajanslara… Yakasında bir gül vardı geçilen haberdeki fotoğrafta… Annesinin yıllar sonra kendisini gördüğü zaman, dilenci sanacak kadar yoksul olduğu günlerden, yazdığı romanların dünya edebiyatını etkilemekle kalmayıp, o romanları okuyanların hayat

London College'da edebiyat profesörü olan John Mullan'a göre belli bir popülerite yakalayan hemen her şey üniversitelerde ders konusu yapılıyor. Mullan pek de haksız sayılmaz. Özellikle ABD'de üniversitelerde bu tarz pek çok ders bulmak mümkün. Beyoncé'den Star Wars'a, pornodan Oprah'a kadar birçok alanda dersler mevcut. Ancak son yılların modası Harry Potter dersleri açmak.

İsveçli kimyacı Alfred Nobel anısına 10 Aralık 1901'den beri ödül dağıtan İsveç Akademisi, Leo Tolstoy, James Joyce, Virginia Woolf, Mark Twain, Joseph Conrad, Anton Chekhov, Marcel Proust, Henry James, Henrik Ibsen, Emile Zola, Robert Frost, W.H. Auden, F. Scott Fitzgerald, Jorge Luis Borges ve Vladimir Nabokov'u atladığı için eleştirildi.

“Çok okuyan mı bilir, çok insan tanıyan mı?” Geçtiğimiz günlerde bizim kelebeğin sorduğu soru buydu. Onu iyi tanıdığım için bu sorunun bahane olduğunu, arkasından anlatmak istediği bir konunun geleceğini biliyordum.

Yazarları yalnızlığı seven insanlar olarak düşünürüz pek çoğumuz. Onlarda öyle bir deha vardır ki bu deha onları yalnızlaştırır, diğer insanlardan bir adım önde olmak, sosyal becerilerini köreltir. Eğer yazarın evli olduğunu veya bir sevgilisi bulunduğunu öğrenirsek, bu sefer de partnerinin edebiyatla ilgilenmeyen biri olduğunu varsayarız.

FikriSabit

Kural değişmiyor; ses, dil, yazı, yazmak ve yaşam üzerine düşünmek için, işe ölümden başlamayı göze almak gerekiyor demek ki. Her yeniden doğumun bedelini tek tek ödemek… Dilin çalışma sesi ancak böyle duyuluyor.

"Bugün kendimi Hegel’in betimlediği yaşlı Yunan gibi hissediyorum biraz: Hegel, bu adamın yaprakların, nehirlerin ve rüzgarların çıkardığı sesleri, kısacası Doğa’nın tüm titremelerini planlı bir zekanın izlerini görebilmek için hiç yorulmadan, tutkuyla incelediğini söylüyordu.

Söyleşi

Sami Berat Marçalı ile söyleşi: Üst kattaki teröristle barışma vakti!

 

Adalet ÇAVDAR

 

ŞahaneBirKitap

Bilmem ki siz de benim gibi, geçirdiğimiz dünün ardından dişil bir dünya bilgisinin eksikliğini iliklerinize kadar hissediyor musunuz? Çıkış yolunun siyasi- toplumsal erkle, güçle, kâr- zarar hesaplarıyla, kılıçla, asayla açılmayacağını bir kez bir kez daha hüzünle fark ediyor musunuz?