Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yirminci Yüzyılın Şemsiyesi: Joycegillerden Will Self




Toplam oy: 936
Şemsiye, tıpkı Ulysses gibi, tıpkı Dalgalar gibi, tıpkı Ses ve Öfke gibi deşifre edilmek için defalarca okunmayı, kapsamlı çeviri denemelerini gerektiren bir yapıt.

20. yüzyılla birlikte, insanlığın da en gösterişli yüzyılı başlamış oldu. Ülkelerin, ideolojilerin, insanların, nesnelerin, doğanın vd her şeyin dönüştüğü, çarpıştığı, dağıldığı, yayıldığı, çoğaldığı bir yüzyıldan geçtikten sonra, bugün 21. yüzyılda hala geçtiğimiz yüzyılın getirip götürdükleri üzerinden ömrümüzü sürdürüyoruz. Edebiyat alanında 20. yüzyıl başında dünyanın ve insanın her türlü halini kaleme alabilme imkanını sağlayan; sadece anlatı tekniklerinden değil psikolojik teorilerden, sanatsal akımlardan, şiirden, dillerin her türlü olanaklarından yararlanan önemli bir akım olan modernizmin kategorik çatısı altında toparlanan yazarlar, devasa yapıtlar vermişlerdi: Joyce, Faulkner, Woolf ve diğerleri, her biri kendi yaşamından görebildiği ve toplayabildiği her şeyi, bilinçakışı tekniğiyle bitiştirip roman türünün şahikalarını ortaya koymuştu. Ardından gelen kuşaklar, yüzyılın getirdiklerini kendi yapıtlarında ele aldılar ve bugüne gelindiğinde roman, hala sanatsal ve belgesel olarak ümit vaat eden, etkisini azaltmak bir yana artıran bir sanat türü haline geldi. 21. yüzyılın başlarında, Londralı yazar Will Self, ‘modernist bilinçakışı’ tekniğini kullanarak geçtiğimiz yüzyılın, özellikle başlangıcının önemli duraklarına değinen devasa bir yapıt ortaya koydu: Şemsiye (Umbrella). Yapıt Joyce’a ait bir epigrafla başlamakta: “Kardeş, bir şemsiye kadar kolay unutulur.”

 

 

 

 

 

Şemsiyenin altındakiler

 

 

 

Londra’nın sömürge imparatorluğunun gönençli metropolü olarak büyüdüğü; ulaşım ağının oluştuğu, elektriğin ve benzinli motorların yayıldığı yüzyıl başındayız. Death ailesinin dört çocuğundan biri olan Audrey, bir bir ağabeyinin üstün zihinsel yetenekleri sayesinde endüstrinin ve toplumsal katmanların üst kısmına, kurumların yöneticiliğine yükselmiştir. Önce bir şemsiye fabrikasında, ardından da I. Dünya Savaşı yıllarında yöneticilerinden birinin kendisini tanımazlıktan gelen ağabeyinin olduğu fabrikada çalışır. Öteki erkek kardeşinin siperlerde yüzbinlerce genç insan gibi yaşamını kaybetmesine yol açan kurşunları üretmekten duyduğu pişmanlık içindedir. 'Teknolojinin atılım yaptığı dönemlerde ortaya çıkan' salgın bir beyin iltihabı hastalığı olan encephalis lethargica’ya yenik düşerek akıl hastalıklarının tedavi edildiği modern bir hastaneye, 'ellerin ve ayakların bağlanmamasının' düstur haline getirildiği Friarn tesisine yatırılır.

 

 

 

 

 

         (Görsel çalışma: Güneş Engin)

 

 

 

 

Kırk küsur sene sonra, altmışların düşünsel ortamında şekillenen deneysel psikiyatrinin ve farmasötik endüstrinin yeni gelişmeleri sonucunda, L-DOPA adı verilen (nörolog yazar Oliver Sacks’ın ikinci yapıtı Uyanışlar adı altında kaleme aldığı gerçek bir deneme söz konusu) yeni bir ilaçla uyandırılır.

 

 

Will Self’in kendi babasından esinlenerek, 1991’de yayımladığı ve Geoffrey Faber Ödülü’nü kazanmış ilk eserinden beri yayımlattığı dokuz romanının, dokuz derlemedeki öykülerinin ve yedi deneme kitabının bazılarında karakter olarak kullandığı, Psikiyatr Zack Busner’ın yıllar sonra, 2010’da hastanenin eski binasının yenilenen inşa projesini ziyaret ederken hatırladıklarını okuyoruz kitap boyunca; iç içe girmiş, konuşmaların çoğunlukla Audrey tarafından tekrarlanmış ve Zack Busner’ın bilincindeki çağrışımlarla zıplayan ve zenginleşen, çarpılan ve kimi zaman anlamını sökme konusunda alabildiğine bir çaba gerektirdiğini idrak ettirecek bir biçimde...

 

 

 

 

 

Şehrin psikocoğrafyasını kaydedenler

 

 

 

Will Self, Oxford eğitimli ama sokakların nabzını yansıtan bir bıçkınlıkta, uyuşturucu ve seksle dolu hedonist bir yaşam tarzını tercih ettiği gençlik yıllarından sonra, son yıllarında, yeteneklerini gitgide genişleterek anlatı için kullanan bir dil cambazı. 1955 yılında Guy Debord’la şekillenmeye başlamış psikocoğrafya yaklaşımının, 21. yüzyılda Britanya’da Stewart Home, Iain Sinclair, Peter Ackyord ve Paul Conneally gibi farklı sanatçı ve yazarlarla birlikte, en önemli temsilcisi haline gelmekte. Metropolün bilinçaltını insanları üzerinden yansıtırken, flaneur anlayışına da selam çakıyor. Şemsiye, tıpkı Ulysses gibi, tıpkı Dalgalar gibi, tıpkı Ses ve Öfke gibi deşifre edilmek için defalarca okunmayı, kapsamlı çeviri denemelerini gerektiren bir yapıt. Ama günümüz teknolojisi bize kolaylık sağlayacaktır: Sesli kitap versiyonunu tercih edecek bir okur, muhtemelen çözümlemeyi yaparken telaffuzun ve vurguların, karakterlerin aksanlarının tipografik uyarlamalarının altından kalkma açısından avantaj sahibi olacaktır. Modern edebiyatın günümüzdeki zirvesinden geçmiş zirvelere göz atan bir yazarla birlikte vakit geçirmek isteyenler için, Şemsiye cazip bir çağrı.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Eğer hidâyet yazılmışsa bir kişinin alınyazısına, kişi ne denli farklı mecralarda dolaşırsa dolaşsın dönüp gelmesi muhakkaktır takdir olunana. Gai Eaton da Lozan’dan İngiltere’ye, Jamaika’dan Mısır’a hakikat arayışıyla gezinirken, bu yazgının izini süren son devir Müslüman entelektüellerinden birisidir.

 

A-

 

Mecnun one night

 

B-

 

Ben bu tarzı benimsedim. Elim belimde vakaların önünde bekler, sakallarımı sıvazlar, sosyolojik birtakım çıkarımlarımı dile getiririm. ‘Ne güzel bir toplum simit yiyor.’ ‘Toplum koşma oğlum beş dakika sonra tekrar gelecek tren.’ ‘Toplum şuradan geçerken az sessiz ol uykuya uzağım zaten.’

 

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.