Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

“Oh Bihter, bilir misiniz ki, bu ve şu bir sevmeklere benzemiyor”!!!

Bilir misiniz ki, şu kurduğum cümleyi ve hem şimdi hem de ileride kullanacağım  tüm “ve”leri başta Halit Ziya olmak üzere tüm Edebiyat-ı Cedide yazarlarına borçlu olduğumuzu… Evet, biraz karışık bir giriş oldu, şöyle açıklayayım. “Ve” bağlacının kullanım şeklini temelde 19.yüzyıl Fransız romancılarına, Flaubert’e, Goncourte Kardeşler’e, Maupassand’a borçluyuz.

 

Onlar söz konusu bağlacı dilbilgisinin ona tanıdığı yerden alıp kişiselleştirmiş, bir üslup oluşturma şekli olarak kullanmayı tercih etmişler. Türk romanının doğumundaki tartışılmaz Fransız etkisi ise söz konusu bağlacın bu farklı kullanım biçimini önce Edebiyat-ı Cedideciler’e ve oradan da günümüze kadar ulaştırmıştır. Sadece “ve” mi peki? Elbette değil. Başta “ki” bağlacı olmak üzere, “ah”, oh” kullanımı, çoğul ekinin ve “bir” kelimesinin alenen yanlış ifadesi, Türkçeyle ilgisi olmayan konuşma ve cümle kalıpları... “Banyo almak”lar, “müzik yapmak”lar, “bir sevmek”ler ve daha niceleri... Dilimize geçen Fransızca kökenli sözcükleri saymıyorum bile.

 

Burada edebiyatımızı etkileyen son derece dramatik bir durum da vardır. Fransız özentisini, Batı etkisini romanlarında eleştiren yazarlar, hatta toplumu eğitmek adına bu eleştiriyi romanlaştıranlar, bir anlamda alay ettikleri tavırları, konuşma biçimlerini ironik bir şekilde kendileri de kullanırlar. Bugün modern romanın temellerinin atıldığı o uzun yıllar boyunca Türk dili Fansızcadan yola çıkılarak yeniden düşünülür.

 

“Modern Türk Edebiyatının Fransız Kaynakları”  adlı çalışmaya dışarıdan bakınca onu sınırlı bir konuya odaklanmış edebiyat incelemesi olarak değerlendirmek mümkün. Ancak Gül Mete Yuva’nın bu çalışmasının sayfalarında millet olarak her an yapıbozuma uğrattığımız modernleşme serüvenin dilde ve edebiyattaki karşılığı gibi, önümüzde son derece geniş bir yol açılıyor. Çalışma boyunca İslami kültür üzerinde yükselen Osmanlı edebiyatının yerini Batı kültürü üzerinde yükselen modern Türk edebiyatına bırakışının sancılı, kimi zaman gurur kırıcı, kimi zaman insanı büyüleyen öyküsünü okuyoruz. Bu öykünün temelinde Tanpınar’ın “Hakikatte Müslüman şark muhayyelesi bir defa için bulmuş ve sonuna kadar bulduğu şeyle oynamışa benzer” diyerek ifade ettiği ‘Güzel’i arayıştan, kuralların sorgulandığı, Güzel’in varılacak tek hedef olmaktan çıktığı ve şiirin düzyazı karşısındaki ayrıcalıklı yerini kaybettiği bir edebiyat alanına geçiş vardır.

 

“Şark? Pekala, belki pek zengin bir mazi!..”

 

Gül Mete Yuva bu sancılı ve uzun geçiş dönemi içinde özellikle iki edebiyatçı üzerinde duruyor. Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil. Neden derseniz… “Şark? Pekala, belki pek zengin bir mazi!.. Fakat istikbal garbindir”, diyen Halit Ziya, edebiyatın toplumsal misyonunun terk edilip bireyi edebiyatın merkezine alan, yazarın da kendini bir birey olarak ortaya koymaktan çekinmediği modern edebiyatın oluşumunun tam içinde yer alır. Tevfik Fikret ise o batılı algılayışla “ilerici, iyiliksever, yalnız ve melankolik şair”in ta kendisidir. Kendisi gerçekte bu karakterde olmasa da, en azından şiirlerinde öyledir… Özenle kurulmuş bir şair imgesidir. Ve bu şair, şiiri insanın iç dünyasının bir ifadesi olarak yorumlayarak Türk şiirini temelinden sarsar. Kaderi, tanrının buyruklarını bir kenara bırakır, insan iradesini ön plana çıkarır. Edebiyatımıza endişeyi, tereddüdü ve sorgulamayı getirir.

 

 Her iki edebiyatçının bu noktadaki başat özelliğini şöyle vurguluyor Gül Mete Yuva: “Fransız modeller değişik yollar izleyerek Tevfik Fikret ve Halit Ziya’nın eserlerinde bireysel yazımla iç içe geçer, değişime uğrarlar. Bundan böyle parçalar halinde alınıp, kimi zaman altı çizilerek gösterilen Fransız kaynaklar görünmezleşir. Onları artık Türkçe metnin filigranında aramak gerekir. Kaynaklar, kişiselleşen eserlerin içinde erirken hemen fark edilebilecek izler silinir.” Kısaca söyleyecek olursak Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil  Doğu/Batı sınırının aşıldığı ilk eserleri verirler. “Burada açılan yeni alanı sonraki nesillerin bir bölümü sahiplenirken aynı yer üretken bir soru kaynağı olmaya devam edecektir.” Bugün Türk edebiyatına Nobel Ödülü’nü getiren Orhan Pamuk’un bile Doğu/Batı sınırının aşılamaması endişesi üzerine eserler veren bir edebiyatçı olduğunu düşünürsek eğer, Gül Mete Yuva’nın bize işaret ettiği yere tekrar tekrar dönüp bakmanın anlamlılığı da ortaya çıkar ister istemez.

 

Sizce bugün hangi edebiyatçılarımız oraya dönüp bakmaktan, oraları kurcalamaktan gocunmuyor olabilir? Ve hangileri bireysel arayışlarının modern edebiyatımızın kurulduğu yıllardan bugüne uzanan temel kaygılarımızla bire bir benzediğinin gerçekten farkında? Kimler eski endişelere yeni romanlar yazmakta? “Modern Türk Edebiyatının Fransız Kaynakları”na göz atmakta fayda var… 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

 

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.