Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

“Yaz kızım”, hayattır bizi ustalıkla katil yapan!

Mehmet Anıl
Can Yayınları

Katiller kaça ayrılır? Katil doğanlar var mıdır gerçekten ya da hepsi sonradan mı katil olur? Herhangi bir sebeple, bilerek, isteyerek, planlı bir şekilde öldürenler (ki bunlara seri katiller de dahildir) bir yana, hayatın katlettirmeye yönlendirdikleri bir yana gibi gelir hep bana. Bu ikinci grupta yer alanlar ister günlere aylara yayılan, isterse de bir anlık cinnetin kurbanı olsunlar fark etmez, cümlede de geçtiği gibi kurbandır onlar. Hayat kan döktürerek kurban eder onları ve gerçekleştirdikleri edim ne kadar kabul edilmez olsa da, bir noktada anlaşılabilirdir sanki. Onların yerinde olsanız, olmaz ya kimbilir, siz de aynısını yapabilirsiniz gibi gelir bazen... Söz konusu bir yaşamı sonlandırmak olunca, ister hayvan, ister bitki, isterse de insan, fark etmez, akan sular durur tabii, akıl yürütmek de bir yere kadar. Ama insanın düşünmekten, kendi içinde yoklamaktan bile çekindiğini ne mutlu ki edebiyat yapar. Kendine özgü bir kurban/katilin yaşamı üzerine kurulu “Forbes Cinayetleri”nde Mehmet Anıl, ölüm üzerinden yaşamı düşünmek gibi netameli bir konuyu cesaretini edebiyattan alarak romanlaştırıyor. Hemen hepimizin tedirgin olmadan düşünemeyeceği karanlık sulardan hayata dair etkileyici, ironik bir hikaye çıkarıyor.

İlk romanı “Pembe Otobüs” ile Yunus Nadi Ödülü’nü alarak dikkatleri üzerine çeken Mehmet Anıl'ın yeni romanı “Forbes Cinayetleri” ile bu dikkati hak ettiğini bir kez daha kanıtlıyor, diyebilirm. Konusu ve adı itibariyle böyle bir izlenim verse de polisiye bir roman değil “Forbes Cinayetleri”. Anıl, bizi katilin peşinde koşturmak yerine bir insanı katil haline getiren hayatın peşinden koşturuyor da ondan...  7 Aralık 1974 tarihinde Buca Forbes Caddesi üzerinde bulunan Güneş Apartmanı’nda 6 kadın öldürülmüştür. Yapılan bütün araştırmalara rağmen ne bir kanıt, ne bir ipucu ne de herhangi bir bağlantı bulunur. 6 kadının cinayeti faili meşhuller listesine girer ve unutulur. Ama unutmayan biri vardır. Aradan geçen 30 yıla rağmen bu altı kadının cinayetini elbette katilleri unutmamıştır ve şimdi cezasını çekmek için hakim karşısındadır. “Forbes Cinayetleri” katilin yargılanmak için Hakime anlattıklarından mürekkep bir roman. İçini dökmelerinden desem daha doğru olur sanırım.

 “Yaz kızım; ben bir özgürlük savaşçısıyım... Dolayısıyla suçluyum Hakim...” diyerek başladığı savunmasına onu 6 kişinin ölümüne götüren yaşamını anlatarak devam eder Doktor Ferit Özerdem. O aslında bir tür tutunamayandır, ya da daha doğrusu tutunmak istemeyen. Çok iyi bir cerrah olabilecekken uzmanlık sınavını önemsememiş, İzmir yakınındaki küçük  bir kasabada taşra hekimliğine razı olmuştur. Üniversitede okurken sık sık kaldığı aile dostları Serteller’in evinde karşılaştığı Yahya Kemaller, Nazım Hikmetler değil de mahallenin çukur bakkalının sözleri olmuştur onu etkileyen. Ama her şey bir yana yıllar geçtikçe düşleri gerçeğin yerine koymuştur Ferit Özerdem. Düşlerinde pek çok kadınla pek çok farklı hayat yaşamak varken bir tanesini seçemez. Hayatı yavaş yavaş bir kenara bırakıp düşlerle yaşamakta o kadar uzmanlaşır ki kendi yarattığı ve Rüya adını verdiği mükemmel kadını da kendi yaratır. Bu şekilde mutludur çok, ta ki hayallerindeki Rüya’yla gerçek hayatta karşılaşana dek...

İlkokul öğretmeni Hülya hayatına girdikten sonra Ferit’in yaşamı ikiye ayrılır. Hülya’yla birlikte geçirdiği aşk dolu mutlu günler ve evine döndükten sonra tek başına yine aynı mutlulukla düşlerine ayırdığı geceler. Ancak zaman geçtikçe Hülya onu bir tercihe zorlayacaktır. Evlilik vakti gelip geçmektedir zira. Ferit önce düşlerden yana kullanır tercihini, Hülya’yı terk eder, sonra vazgeçip geri döner. Ama bu aşk mutlu sona yazgılı değildir. Öyle bir noktaya gelir ki kahramanımız, ne düşlerinden ne de sevgilisinden vazgeçebilmektedir. Bu çıkışsızlık içinde kıvranıp dururken aniden aklına Hülya’yı öldürmek gelir. Madem ki ondan vazgeçemiyordur, o halde öldürmek en iyisidir. “Hülya’yı bir karar vermediğim içi öldürdüm Hakim. Hülya’yı aşık olduğum için öldürdüm. Hülya’yı tek bir hayat yerine binlercesi için öldürdüm.” Anıl, roman ilerledikçe, kahramanının gözünden yaşamın anlamını okura aktardıkça, bu kulağa çılgınca gelen yöntemi olağanlaştırır, mantık çerçevesine oturtur. Öyle ki Ferit’in yerinde kim olsa, aynısını yapardı, düşüncesini ironik bir şekilde zihinlerimize yerleştirir. Bu yerleştirme, yazarın kurduğu oyuna keyifle gelmek anlamını da taşır.

Aslında son derece karanlık bir hikayeyle karşı karşıyayız. Ancak hikayenin karanlığı işlenilen cinayetlerden ziyade içinde bulunduğumuz sistemin çıkışsızlığından kaynaklanıyor, sistemin, dayattığı kurgunun dışında kalmak isteyen herkesi kim olursa olsun haince meczuplaştırdığından... Fakat, diğer yandan da son derece oyunbaz bir yazar Mehmet Anıl. Kapkaranlık bir hikayeyi, oyun oynarcasına keyifle aktarmayı, ustalıkla başarmış. Romanın kurgusu da, sıradışı kahramanı da, hatta bölüm başlarındaki sözde alıntılar da bu oyunculuğun izlerini taşıyor. 
“Forbes Cinayetleri” 400’den fazla yeni Türk romanının yayımlandığı 2009 yılının akılda kalacak birkaç önemli romandan biri olacak hiç şüphesiz. Niyet çok satmak değil de, edebiyat olunca, oluyor da ondan!...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.