Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Cehalet felaketi

Uzun zamandır aklımdan hiç çıkmayan bir tamlama: Cehalet felaketi. Gezi direnişiyle ilgili yazılan bir rep şarkısının içinde geçiyor. “Bu yaşadığımız cehalet felaketi…” Yapıştı dilime çıkmıyor. Başımıza gelen siyasi, toplumsal, kültürel her olayda, kendi kendimi tekrarlarken buluyorum hep söylenir gibi: Cehalet felaketi… Cehalet felaketi… Pop, rep, alaturka fark etmiyor,  her nağmeye, her makama uyuyor, her toplumsal olaya cuk oturuyor. Biliyorsunuz son zamanlarda Fransızların milli şairi olarak kabul edilen Apollinaire’i edebi mi değil mi diye tartışıyoruz ya; değil tartışmak, davaların falan açılması, bunu düşünmek, akla getirmek bile cehalet felaketi, cehalet felaketi… 

 

Ne diyor Yargıtay kararı: “Yargılamaya konu edilen kitapta hiçbir olay örgüsüne yer verilmeden, sadece cinsel dürtüleri harekete geçirmeye yönelik, basit, sıradan ifadelerle ters, lezbiyen, doğal olmayan ve hayvanlarla yapılan cinsel ilişkilerin, çocuklar kullanılmak suretiyle bayağı bir dil kullanılarak anlatılması, ifadelerin toplumun ar ve haya duygularını incitici, cinsel arzuları tahrik ve istismar edecek şekilde, aynı zamanda kişilerin dışkılamaları dahi tiksinti verecek şekilde ifade edilmek suretiyle hiçbir sanatsal ve edebi değer katılmadan kurgulanmıştır. Anneye, teyzeye, kardeşe, aynı cinse, hayvanlara yönelik sapkınlık düzeyine varan ifadeler içeren kitabın Fransızcadan tercümesi ve yayımlanmasının, demokratik bir toplumda çoğulculuğun, hoşgörünün, açık fikirliliğin gereği olan ifade özgürlüğü kapsamında kalan eylemler olarak kabul edilmesi mümkün değildir.”

 

 

 

 

Kitaplarla, edebiyatla, sanatla iktidarların bir dertleri vardır evet hep. Biliyoruz ki ne çağımıza ne bize özgü bu didişme. Lakin bize özgü olan bir şey var burada: Her iktidar, her ideoloji kendisine karşı olan, kendisini beslemeyen düşünceye, sanata karşı çıkmış, onu hiçleştirmek üzere hareket etmiş, genelde de bilindiği gibi yapamadığıyla, kendini gülünçleştirmekle kalmıştır. Söz konusu durumda ise görülüyor ki ne ideolojik ne düşünsel bir mücadele var temelde. İnsanlığın bilinmeyene karşı açtığı bir savaşı izliyoruz! Savaş çünkü mesele bilmek değil, bilmediğini, anlamadığını yok saymak, hatta mümkünse de yok etmek. Üstelik bu “insanlığın” cinsel olarak her şeyden hemen tahrik olan, cinsel açıdan çok fazla istismara açık özelliği, savaşı hararetlendiriyor gözümüzün önünde. 

 

Cahiller- kültürlüler, bilenler -bilmeyenler ayrımı üzerinde durarak elitist bir yaklaşımla olayı değerlendirmek değil amacım. Dünya tarihi boyunca edebiyat her zaman çok ama çok azınlığa hitap etmiştir, bu bilinir evet ama, etkisinin kalıcı, uzun süreli ve yaygın olduğu da bir gerçektir. Edebiyat dönüşüm ve değişime dairdir, her türlü iktidarın karşısında duran kaotik, elle tutulamayan, öngörülemeyen, zamansız, ele geçmeyen bir dönüşümün kendisidir. Genç Bir Don Juan’ın Maceraları da kadın-erkek ilişkilerine, cinselliğe, cinsel kimliklere dair, sarsıntı yaratmış, ataerkil düzenin ikiyüzlü cinsellik anlayışını alaşağı eden bir ters köşe metin örneği. Ve sayısız örnekten biri… O yargılansa sıraya hangi yenisi/eskisi girecektir? Beyhude bir kör dövüşüdür izlediğimiz.  

 

Edebi değer nedir, ne edebiyattır, ne edebiyat değildir tartışmasını böylesine neredeyse gülünç bir mesele üzerinden, Apollinaire’yle tartışmak asla istemem. Söylenecek ne çok şey var, aynı zamanda da ne az şey. Lakin edebiyat bilirkişilerin ellerinde kalmayacaktır, ne kadar yargılanmaya çalışılırsa çalışılsın yargılanamayacaktır. Açılan davalara, kitap denetleme kurulları adı altında değerlendirilen okur-veli şikayetlerine kalmayacaktır. Bu kati gerçeklerle yüzleşme anı ise elbet her iktidar için gelecektir bir gün, bekliyoruz…

 

 

* BaşkaHaber'den alınmıştır.

 

 

Sel Yayıncılık editörü Bilge Sancı’nın olayın Avrupa Parlamentosu’nda gündeme gelmesiyle ilgili olarak yaptığı sağduyulu açıklamasıyla bitirmek isterim:

 

“Bu davanın Avrupa Parlamentosu’nda gündeme gelmesinden memnun olmaktan ziyade bunu doğal bir sonuç olarak görüyoruz. Konuyu Ap’ye biz taşımadık ancak Fransa’nın neredeyse “milli şair” sıfatına sahip Guillaume Apollinaire’nin kitabına soruşturma açılırsa tabii ki birileri saçma bulur, bundan endişe duyar. Ancak belki de altı çizilmesi gereken şey edebi eseri müstehcenlik ya da herhangi bir gerekçeyle yargılamak, soruşturma açmak ya da toplatmak ülkemizdeki diğer “endişe verici” konularda olduğu gibi bir Akp politikası değildir, ne onunla başlamıştır ne de o gidince bitecektir. Daha önceki yıllarda Metin Üstündağ’ın Pazar Sevişgenleri albümleri ve Enis Batur’un “Elma adlı romanları ile başka yayınevlerinden yayımlanan onlarca kitap soruşturmaya uğramış, poşette satılmaya zorlanmış ve de toplatılmıştı. Dolayısıyla bu, hükümetten bağımsız bir devlet refleksidir. Devlet halkını özellikle kitaplar söz konusu olduğunda “korumak” gibi bir misyon biçiyor kendisine. Ve Ticaret Üniversitesi’ndeki “akademisyenler”in bu kitaplar ailecek okunabilecek kitaplar değildir gibi yeni bir tür yaratması ve mahkemelerde bunun geçerli olması daha toplam bir soruna işaret ediyor. Konu ile ilgili davalar halen sürüyor. Bu saçma kararın bir sonraki duruşmada olumlu yönde sonuçlanacağını umarken, diğer başka kitaplarımıza açılan soruşturmalar daha uzun bir yolumuz olduğunu gösteriyor.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.