Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Edebiyatın bize bir diyeceği var!

Tahsin Yücel
Can Yayınları

Edebiyat eseri nedir? Bir kitabın edebi değeri nasıl, hangi ölçütlere göre anlaşılır, yaratıcısıyla arasında ne tür bir bağ vardır? Ve bir nesne olarak “kitap”la okurun ilişkisi hangi düzlemlerde gelişir? Edebi eserlere karşı çoğunlukla unuttuğumuz ya da özümlediğimizi sandığımız sorular bunlar. Bir kitabı, nesne olarak, elimize aldığımız ilk birkaç dakika içinde, onunla ilgili kararımızı vermiş oluruz; kitabın kapağından tasarımına, yazarından basıldığı yayınevine, tanıtımının-eleştirisinin yayımlandığı dergiden, reklamının yapıldığı mecraya genel-geçer bir fikir edinir, vardığımız kanıyı pek de sorgulamayız. Hatta bu kanılardan hareketle okuduğumuz kitaba dair beğenimiz bile, özünde farklı bir sonuca varsak da, değişmez genellikle… Gel gör ki edebiyat, ne mutlu ki yerinde durmaz, durgun sularda, her zamanki yatağında akmaktan pek hoşlanmaz. Böylelikle de bizim yapamadığımızı yapar: Okurunun dönemsel eğilimlerini, özne-nesne ilişkisini, yaratıcı ile kurmaca arasındaki ilişkiyi yine kendi içinde sorgular, cümle sığlıkların ipliğini pazara çıkarıverir. Tıpkı Tahsin Yücel’in son romanı “Sonuncu”da yaptığı gibi...

Sabitfikir’in sayfalarında görüntülü söyleşisini de izleyebileceğiniz Tahsin Yücel’i Türk okuruna anlatmaya ne hacet; Türk dili içinden çıkardığı özgün ve tertemiz Türkçeyi, okurunu zaman zaman kahkahalara boğan ironik anlatımını, sivri dilini, yarattığı unutulmaz roman atmosferlerini, kimselerin bozamadığı alçakgönüllü yazar tavrını... İlk romanı “Mutfak Çıkmazı”, 1960 yılında yayımlandığından bugüne, Türk edebiyatının son elli yılını etkilemiş yazarların başında geliyor Tahsin Yücel. Dolayısıyla son romanı “Sonuncu” ile kendini masaya yatırırken, Türk edebiyatını da masaya yatırmış oluyor.

Sonuncunun iki kahramanı var: Seksen küsur yıllık ömrünü tek bir kitap yazmaya adayan paşa torunu Selami Harici ve onun olağanüstü eseri Serencam. Her ikisini de farklı kişilerin gözlemlerinden okuyoruz: Eşi Zarife, küçük oğlu Müşfik ve torunu Lami.  Üç kuşak Hariciler, deli mi yoksa dahi mi olduğunu kestiremedikleri Selami Harici’yi ve onun deli saçmalığı ile başyapıt arasında gidip gelen görkemli eseri Serencam’ı anlatıyorlar bize.  

Üstkurmaca-altkurmaca, esinleme-kopyalama
Serencam’ın hikayesi her şeyiyle olağanüstü: 40 yıldan fazla süren yazılışı, bir servete malolan basımı, uzunluğu, ağırlığı ve bütün bunların yanı sıra yazarının bunca sayfada ne anlattığının bir türlü anlaşılamaması, sözde okurların onu okumak yerine sadece ona bakmak için sıraya girmeleri ve yazarının da bunu bilircesine Serencamı tek bir kitap olarak bastırması... Peki ne anlatır bu kitap, 24 bin sayfa ve 40 yıl boyunca Selami Bey ne yazmış, niye yazmış ve ne anlatmak istemiştir? İşte kimseler bunu çözemez. Yapıtı kimse tam olarak okuyamaz, içindeki bütünlüğü saptayamaz, böylelikle yazarı da bir muamma olarak kalır. Peki bu kadar uzun olmasaydı, 40 yıl yerine 4 yılda yazılmış olsaydı, sonuç değişecek, Serancam ve yazarı anlaşılacak mıydı? Tahsin Yücel, elbette yanıtı okura bırakıyor, herhangi bir yazarı ve yapıtını tam olarak anlayabilmenin, okunan eserin her anına, her türlü anlamına nüfuz etmenin mümkünlüğünü sorguluyor.  

Bu sorgulama sırasında, bir yandan eser-yazar ve okur ilişkisini işaret ederken diğer yandan anlam ve yapı arasındaki ilişkiyi düşünmeye zorluyor bizi. Yazarın diğer bir değinisi de edebiyat dünyamızı etkileyen bazı eğilimlere dair. Çalmak-kopyalamak, esinlenmek, üstkurmacalar, altkurmacalar üretmek... Son yıllarda gerek Türk, gerek dünya edebiyatına damgasını vuran meselelerden biri bu. Pek çok yeri çalıntı olduğu anlaşılan bir esere bile bile ödül veren ve eserin özgünlüğünü öne süren Almanya buna son örnek. Çalmakta ve kopyalamakta sınır tanımayan yazarlara kucak açan bir diğer ülke de Türkiye elbette. Sonuncu’nun sonlarına doğru Serencam’ın bir parça da olsa ortaya çıkmaya başlayan sırrında bu esinlenme-kopyalama durumu mevcut. Lami’nin lise arkadaşı Kasım’ın Serencam’a bir göz attıktan sonra yaptığı çıkarsama Türk edebiyatındaki son duruma da ışık tutuyor: “Bir zamanlar kimi insanlar yaratır, kimi insanlar da onlara öykünerek bir yerlere gelirlerdi. Sonra ortada olanı, herkesin gördüğünü yazma yaklaşımı geldi. Son zamanlarda da kendinden hiçbir şey eklemeden başkalarını yineleme akımı başladı. Selami Bey, günümüzün bu çok yaygın eğilimini en son noktasına götürmüş, yirmi dört bin küsur sayfa boyunca kendinden hiçbir şey eklemeden sürdürebilmiş çabasını.”

Sonuncu, yaşamımızı saran tüketim çılgınlığı ve nesnelerle kurduğumuz hastalıklı bağımlılık ilişkileri üzerinden ilerlerken,  Tahsin Yücel de Türk aydınının, Türk edebiyat camiasının cümle boşluklarını ve türlü sığlıklarını nefis bir anlatımla eleştirmekten geri durmuyor. Sonuncu, Türk edebiyat dünyasına pek çok şey söylüyor, umalım ki bunlar son kez söylenmiş olmasın. Türlü düzlemlerde hep konuşulsun, tartışılsın...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.