Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştirinin komplo teorisi, Semih Gümüş’ün ricası ve Virgül’ün kapanışına dair...

Edebiyatın eleştiri yolları tıkalı... Sanki bir komplo teorisi… Kimler okumuyor bin bir güçlükle yazılan eleştirileri; kimler yazmıyor, yazdırmıyor... Dışarıdan, en dışından baksanız, toplumcu bir karşı hareket sanırsınız, kitaplara karşı düzenlenmiş.  Edebiyata usul usul sokulan bir hançerle mi karşı karşıyayız? Bunu düşünmek, söylemek bile ihanet gibi geliyor kulağa ya, öyle değil. Görünenler aldatıcı, nicedir öğrenmiştir neyse ki görüntülerin hiç mi hiç gerçek olmadığını 21.yy insanı... Gözümüzle gördüklerimize inanmıyoruz, kültürel ve toplumsal hareketlere gelince tam bir kafa karışıklığı, kime sorsan okumuyoruz ki zaten der, okuyanları ise hele, hiç okumuyoruz. Ezcümle sokaktaki adam pekala bizden iyi biliyor olmalı Virgül’ün kapanacağını, ona göre tek ters köşe geçtiğimiz 12 yıl boyunca yayımlanmış olması... Bir tür kültürel mucize bile demezler belki, işine delicesine bağlı birkaç hayalci beşerin inatçı çabası... Şimdi arkalarından birkaç kırık cümle, üzüntü bildirir mahiyette, kültür/sanat sayfalarında kısa haber, oldu olacak bir iki ölü polemik yazısı. Nihayetinde kimler geldi, kimler geçti bu piyasadan, yeni prematüre bebekleri alırız elimize bu yakınlarda nasıl olsa tekrardan…

-Mış gibi yapmaktan başımıza geliyor ya hepsi... Okunmayan kitapların eleştirisini, kim yazacak da, kim okuyacak... Dergi almak başlı başına bir iş, edebiyatla ilgili olacaksınız, hangi kitaplar basılmış, kimler onların üzerine neler yazmış merak edeceksiniz, gidip üzerine bir de para verip Virgül’ü satın alıp okuyacaksınız. Yani, bir parça sahiciliğe sahip olacaksınız, sahici bir işiniz, sahici bir hayatınız olacak içinde yaşadığınız. İmkansız değilse de, sıra dışısınız besbelli ve etrafınızda yaşayan “diğerlerinin” hikayesine içtenlikle uzak... Herkes çoksatan bir iki kitabı alıp, gazetelerin haftasonu ve kitap eklerinde malum kitaplara dair yazılan üstünkörü yazıları şöyle bir okuyup geçerken, sizdeki bu tuhaf çaba, dam üstünde saksağandı ki derken, Virgül de kapandı zaten... Bakın, derginin mezarı başında Post-entelektüel dönemi kutluyor birileri, başlarında duruyor en üzgün haliyle Hasan Bülent Kahraman, en başta söylemiştim size, edebiyata dair bu bir komplo teorisi...

Eleştirinin yollarının en tıkalı olduğu noktada duruyor, sanal dünya. Benim şu satırları yazdığım ekran, sizin bu satırları okuduğunuz ortam… Geriye dönüşümüz yok artık, çok tartışanlar, yerden yere vuranlar da dahil olmalı, kabul edilmeli artık ve internet, her şey bir yana edebiyatın ve eleştirinin özgürlük alanı olmalı... Türkiye’de eleştiri denince akla gelen ilk isimlerden biri, Semih Gümüş, “İnternetin Ördüğü Çorap” başlıklı yazısında, sabitfikir sayfalarında kitap ve dergi yayıncılığı ile internet arasındaki ilişkilerin tartışılmasını istemiş. Çok haklı. Ve ne mutlu ki Sabitfikir’in çıkış noktasında duruyor Gümüş’ün bu ricası, önümüzde dipsiz kuyu misali uzanan, heyecanlandırdığı kadar kafamızı da karıştıran internetin sonsuzluğunda, hepimize hem biraz korku hem biraz haz veren o malum ipsiz sapsızlığında,  ruhlarımızdaki sanallık ve endişeyi sabitlemenin, özgürlük arzusunu belirginleştirmenin vaktidir artık. Olduğumuz yerde durup beyhude tartışmalarla yeterince zaman kaybettik zaten. Ne edebiyat öldü, ne de eleştirisi. Sadece yeni mecralarını arıyor ve kim ne derse desin akıntıya karşı, körlemesine de olsa yolunu buluyorlar. İş ki biz komplo teorilerini içimizden atabilelim.

Özgür eleştiriyi ararken onun medyadan, yayın sektöründen azade olacağı günleri bekleyenler ise fena halde yanılıyorlar. Eleştirinin göbekten bağlı olduğu bu sektörleri yadsımadan, can sıkıcı bağımlılıklara düşmeden adaletli ve verimli bir ilişki kurmaktan geçiyor gerçek özgürlük. Yeniçağın edebiyatı ve eleştirisi yeniçağın ortamında gerçek anlamda can bulacağı günleri beklerlerken, internet de bu ilişkilerin en baştan, en sağlıklı ve adaletli şekilde yeniden kurulacağı yeni bir sayfa gibi duruyor önümüzde;  ilk sözü eleştiriye veren, varlığını ona borçlu olduğunu bilenlerle arasında imzalayacağımız temiz sayfalar...

Virgül’ün kapanış haberi ve hemen üzerine okuduğum Semih Gümüş yazısı, bu haftaki Fikri Sabit yazısının eksenini kökünden değiştirmeseydi, sizlere Tanpınar’dan ve önümüzdeki hafta düzenlenecek İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nden söz edecek ve her edebiyat düşkünü gibi hayranı olduğum Tanpınar’ın adıyla yola çıkan bu ilk edebiyat festivalimizden bitmek bilmez beklentilerimi sıralayacaktım... Bir de bu festivale katılmaya niyetli olanlara Tanpınar’ın YKY tarafından yeniden basılan “19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” adlı çalışmasını okumalarını tavsiye edecektim; edebiyatla eleştirinin iç içe geçmişliğini bir kez daha anımsamaları için… Haftaya festival ve fuara dair izlenimlerle görüşmek üzere…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.