Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Freud Jung’a küsmüş, çağın cinsi hep erdişi!

Yaşam öykülerini oldum olası sevmem. Gerçeklik ve samimiyet duygusu baskın olsun diye kurguyu feda ederler ya hep, işte ondan. Oysa yaşam kurgunun kendisidir, hele ki kaleme alınanlar. Ya da en basitinden şöyle sorayım: Anıların şahsi kurgularımız olmadığını kim söyleyebilir? İş ki yazarken ve anlatılırken bu göz ardı edilmesin. Kupkuru bir narsisizme kurban olunmasın. Edebi zenginliği olan iyi bir kurgunun çoğu zaman, hakikatin kendisi olduğu unutulmasın… Velhasıl Can Yayınları’nın bir vakitler çıkardığı Yaşam dizisinin içinde elime geçen (ki pek yerinde seçimlerin yapıldığı oldukça parlak bir diziydi) Carl Gustav Jung’un Anılar, Düşler, Düşünceler'i işte böyle bekledi yıllar içinde el değmeden kütüphanemde. Ta ki Jung ve Freud ilişkisine odaklanan Hollywood yapımı A Dangerous Method adlı filmi izleyene dek. Bir Cronenberg filmi olmasına rağmen üzerimde derin bir hayalkırıklığı yaratan film üzerinde durmayacağım. Ancak analitik psikolojinin kurucusu olarak saygı duyulan ve üzerinde düşünmeyerek, konuşmayarak, yazılmayarak, inatla göz ardı edilen Jung’un hayatı ve kişiliği üzerinde bir kez daha düşünmeme sebep oldu en azından ve magazinel bir merakla Anılar, Düşler, Düşünceler 'i, bu enfes yaşam öyküsünü okumama yol açtı.

 

 

 

 

Carl Gustav Jung, sevilmez. Türkiye’de de, dünyada da böyledir bu. Döneminin çok tartışmalı ismi Freud üzerine bugün Türkçede bile yıl geçmez ki bir kitap yayımlanmasın. Ancak Jung’a dair bir şeyler aradığınızda bulacağınız çeviriler bir elin parmaklarını geçmez. Oysa ne çok eser vermiştir. Peki neden? İnsan ruhuna, bilincine bunca yöneldiğimiz bu nevrotik çağda analitik psikolojinin kurucusu olan bir düşünür üzerinde neden bu kadar az düşünülür? En genel yaklaşım Jung’u fazla mistik bulup burun kıvırmaktır. O cinlere, perilere, rüyalara ve büyüye inanır. Benimse işte tam bu yüzden kahramanımdır. Arketip kavramını ortaya atmış, kolektif bilinçdışını hayatımıza sokmuştur Jung. İnsanlığın temel sorunun bilinçdışıyla bağlantı kurmak olduğunu söyler. Ve nevroz dediğimiz şeyin yine temelde bağlantıdaki derin kopukluğa işaret ettiğini ısrarla vurgular. Düşlerine bak, der, simyayı baş tacı eder, büyüye kucak açar. Bir şamandır belki de o; taşın, rüzgarın, ağacın ve denizin ruhuna nüfuz eder, geçmişin içinden bize seslenen ruhlara kulak verir, hepsiyle korkmadan yüzleşir. Hastalarıyla bağ kurabilmek için kendi deliliğinin sınırlarına kadar gitmiş ve oradan altın değerinde bilgilerle geri dönmüştür. Jung, kim ne derse desin, çağımızın belki de tek gerçek kahramanıdır.

 

 

 

 

 

 

“Yaşamım, bilinçdışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir,” diyen Jung Anılar, Düşler, Düşünceler'e, yani bu öykünün kendisine çocukluğuyla başlıyor. Öncelikle ailesini, içinde yetiştiği ortamı ve ölene dek aklında kalan çocukluk rüyalarını anlatıyor. Bir çocuğun içinde varlık bulan o tuhaf yaşlı adamın gizini kurcalıyor. Kimdir bu yaşlı adam, dört yaşında bir çocuğun düşlerine hayatının hiçbir noktasında karşılaşmadığı, karşılaşamayacağı imgeleri gösteren, yaşamadığı korkuları hissettiren ve açıklaması olmayan bir bilgelik veren? Jung, ailevi ve toplumsal gereklilikler çerçevesinde okuyor, büyüyor, dünyaya ve bilime dair deneyimlerini çoğaltıyor ama daha küçücük bir çocukken gelip onu yakalayan yaşlı adamı hiç unutmuyor. Çünkü o kendine ve insanlığa dair başlattığı arayışın çıkış noktası, küçücük bir çocuğun içinde varlık bulan o yaşlı adam, her şeyin aslında doğmuş ve de aslında ölmüş olduğu sonsuzlukta yaşadığımızı gören parlak bir bilim adamının işaretçisi. “Yaşamımla ilgili anlatmaya değer şeyler yalnızca geçici olmayan dünyanın geçici dünyada ortaya çıktığı anlardır,” diyor Jung, kitap boyunca da öyle yapıyor. Bütün bunlara o çokça merak ettiğimiz psikiyatrik deneyimleri, hastalarını iyileştirmek için bulduğu mucizevi yöntemler, manevi bir baba figürü olarak kabul ettiği Freud’la olan o sarsıcı ilişkisi de dahil.

 

 

 

Kendi şeytanının kurbanı Freud

 


Freud’la olan ilişkisinin önemi sadece magazinel değil. Evet yaşadıkları ve bizim yaşadığımız çağa damgasını vuran bu iki önemli adamın kişisel ilişkileri, aralarında geçenler, tartışmaları, kavgaları, küslükleri kuşkusuz dikkat çekici. Ama Anılar, Düşler, Düşünceler'i okurken anlıyoruz ki bir kere daha Freud olmasaydı Jung da olamayacaktı. Freud’u reddedip sırtını dönmeseydi bugün Jung’u hiç kimse konuşmayacaktı. Ve daha da ilgi çekici olanı Jung Freud’un hastalığına gizliden gizliye teşhis koymasaydı belki de analitik psikoloji diye bir şey hiç olmayacaktı. Freud Jung’a göre, her şeye rağmen nevrotik hastaları ciddiye alıp onların kendilerine özgü psikolojilerinin içine girmiştir. Bu nedenle ruhsal hastalıkları o güne dek olmadığı kadar iyi anlamış ve bu bağlamda yan tutmadığı için birçok önyargının üstesinden gelmeyi başarmıştır. Freud, Tevrat’taki eski peygamberler gibi yapay tanrıları devirip sahtekarlıklarının ve ikiyüzlülüklerinin maskesini düşürerek, çağımızda ruhun ne denli çürümüş olduğunu acımasızca göstermeyi görev bilmiştir. Medeniyete hız veren, onun bilinçdışına giden yolu keşfetmiştir. Ancak Jung, Freud’un en büyük korkusunun temelinde doğaüstünün yattığını fark ettiğini söylüyor. Ve Freud’un cinselliği işte bu korkuyla ikame ettiğini… Ona göre Freud eğer cinselliğin hem tanrı hem şeytan olan bir numen olduğu düşüncesine biraz eğilebilseydi, biyolojik bir kavramın içine böylesine sıkışıp kalmazdı. Farkına varabildiği tek yönün kurbanı olmaz, kendi şeytanının tutsağı olmazdı. İşte bu nedenle kahramandır Freud Jung’un gözünde, trajik bir kahraman.

 

 

 

 

 

 

 

Jung, Freud’la ilk konuşmasında onun cinsellikten söz ederken gösterdiği yoğun duygusallığı fark edip şaşırır ve cinsellikle ilgilenmeye başlar. Ancak Freud’dan farklı olarak cinselliği ruhsal bütünlüğün vazgeçilmez öğelerinden biri olarak ele alır. “Benim en çok ilgilendiğim, cinselliğin kişisel önemi ve biyolojik işlevinden öte, ruhsal bağlamı ve gizemli yönünü irdelemek ve böylece Freud’un büyülendiği ama anlayamadığı yönünü ortaya çıkarmaktı.” İşte yollar böylece sonsuza dek ayrılır. Freud yaşamının sonuna dek Jung’a küs kalır.

 

 

Jung Freud’la düşünsel ve ruhsal olarak yolunu ayırdığında delicesine bir yolda yürümeye de karar verir. Bu yol deliliğin sınırlarına gitmektir. Başka türlü hastalarıyla bağlantı kuramayacağını bilir ve en mühimi de kendi bilinçdışıyla. Bilinçdışıyla bağlantı kurma süreci oldukça uzundur ve Jung en önemli çalışmalarını bu süreç sırasında kaleme alır. O kendi ruhunu ve benliğini kobay yapan bir biliminsanıdır artık. Kuramını temellendirmek ve genişletmek hedefi, deliliğin içine batmaktan da kurtarmıştır Jung’u. Düşleri, çizimleri, kendi elleriyle inşa ettiği evi ve yaşamı… Hepsi en başta ifade ettiği gibi bilinçdışının gerçekleştirdiği bir öyküye dönüşür gözümüzün önünde. En önemlisi de Jung çağın ruhunu kavramayı da, anlamayı da başarmıştır şaşırtıcı şekilde. Geçmişiyle ve bilinçdışıyla bağlantısını koparan insan yığınlarının lanetli bir altın çağı umutsuzca beklediğini fark etmiş, buna karşı bir yol, bir çıkış bir şifa yöntemi önermiştir. Onun içindir ki her ne kadar görmezden gelmeye çalışılsa da bu mistik insan üzerinde gün geçtikçe daha çok konuşulmaya, düşünülmeye başlıyor, ruhu edebiyatın, sinemanın, müziğin içine sızıyor.

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Ne zaman jung okusam deliriyorum. Rüyalarımın içeriği de deliriyor. Sanki zihnimdeki uyuyan canavarları uyandırmışım gibi uzunca bir süre kendime gelemiyorum. Bilmiyorum bana çok zihin açıcı gelmiyor. Sanki bir din olup üstüme çoraklanıyor jung'ın yazıları. Karşılaştığım herşeyde bir sebep arıyor başka bir olayla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde elime Jung'la ilgili başka bir kitap geçti ismi C.G. Jung'ın evi (chiron publications) Jung'ın o meşhur zürih gölünün kenarındaki evini ve muhteşem kitaplığını gördüm. Ve kendi kendime Foucault'nun psikologlar hakkındaki düşüncelerini düşündüm. Distopyadan farksız yaşamlarımızda her yeni kafka sabahında kendimi neden mistik hayaletlerle bunaltayım ki ? Jung'ın evi gibi bir evim olsa belki...


Jung en çok sevdiğim ve insan ruhunu en geniş kapsamıyla almak için dünyanın dört bucağına gitmiş kültürün ve dinin insan ruhunu anlamadaki önemini ortaya koymuş bir adam.HAkkında yapılan film biraz ınırlı olmuştu ama yine de adını duymak adına iyiydi.HErkese tavsiye ederim onu.Anlaması zordur tabii.Herşeyi anladım diyemez insan öyle 1 kitabını1 kere okuyunca. Ama insan deyince neleri dikkate almak gerektiğine dair ipuçları bulmak için bile değer bu çabaya.Freud temel içgüdüye vurgusu yüzünden herkesin ilgisini çeken ama ruhu sınırlı algılayan birisi diye düşünüyorum.

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Her ne kadar kitabın 5000 yıllık serüveni desek de, birçok iyi okur için kitabın tarihi, kendi serüveniyle birlikte ilerlemiştir aslında. Bizi kitaplara çeken şey, biraz da kendimizden dışarı çıkmak isteğidir. Okuduğumuz her macera, her tez ya da antitez, kitapla bizim aramızdaki gizemli bir sözleşme gibidir. Bu anlamda okumak soylu bir eylemdir de.

 

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.

 

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.