Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Onur Caymaz: Yazı yazan bir gölgeyim


Entelektüel faşizmden kurtulmak için hep şu soruyu soruyorum kendime: “Hepsi iyi diyor. Tamam da nesi iyi bu kitabın? Reklam cümleleriyle, vurdulu kırdılı film tadında yazılmış, yama yapılmış aforizmaların nesi büyük bir roman olabilir. Proust’a da romancı deniyor, bu tuhaf, artistik kimselere de; haksızlık değil mi!”

Onur Caymaz'a İstanbul'da, kalabalık sokakların birinde rastlayabilirsiniz, bir otobüste, vapurda; yürürken, okurken, yazarken, dinlerken... Ne de olsa kendi deyimiyle Onur Caymaz "yazı yazan bir gölge." İki uzun hikayesini bir araya getirdiği son kitabı Gökyüzü Sineması vesilesiyle Onur Caymaz ile, gökyüzünün ve sinemanın çağrıştırdıklarından edebiyat eleştirisine, sosyal medyadan ülkemizde sık sık rastladığımız kitap sansürlerine kadar pek çok şeyi konuştuk.

 

 

 

 

DOĞACAN DİLCUN DOĞAN

 

 

 

 

 

 

 

Gökyüzü Sineması’nda yer alan iki novellada da yalnızlık ve hayalkırıklığı temalarıyla karşı karşıya geliyoruz. Ancak bir yandan da kitabın adına baktığımızda “gökyüzü” var ve gökyüzü, sizin şiirlerinizde ve düzyazılarınızda kullanmayı sevdiğiniz bir kelime. Neyi temsil ediyor sizin için gökyüzü?

 

 

Sorunuzun benim açımdan iki cevabı var: İlki, Zülfü Livaneli’nin eski albümlerinden biri olan Gökyüzü Herkesindir. Çok sevdiğim bir albümdür; daha lisedeydim. Bir de Edip Cansever’in bir dizesi: “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” Bende gökyüzüne dair en sevdiğim, eski iki şey öncelikle bunlar herhalde. Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı’nı da anmak farzdır tabii.. Sıkıldığım, bunaldığım zamanlarda hep gökyüzüne bakabileceğim, ferah bir yer arayan insanlardanım. Ofis çalışanlarının sıkıcı gündelik yaşamı işte: Hayatımız hep dar alanda geçtiği için biraz daha özgürlüğe, maviliğe hasret öleceğiz. Edip Cansever’den yine alıntı yapılır şimdi: “Mavi ki bir renk değil, bir huydur bende.” Bir de tabii Gökyüzü Sineması’ndaki sinema kelimesi var. Gökyüzünü çağrıştıran bir şey o da. Zira ikisinde de izleme eylemi ağır basar... Gökyüzü de çoğunlukla yaz geceleri film gibi izlenemez mi!

 

 

 

 

 

 

Bir yandan, iki hikayenizde de “kaybedenler” var ama kime göre kaybediyorlar, o da tartışılır…

 

 

Bu biraz da toplumumuzun ikiyüzlülüğüyle ilgili. Bizde kendini bir parça da olsa bir şeylere adamış insanlara dair yerleşik kanılar vardır. Gökyüzü Sineması’nda da, biri bir insana, diğeriyse bir davaya adanmış iki hayat görüyoruz. Bu tür insanlara hep biraz yukarıdan bakarız. Hikâyeleri yazdığım dönem, bu insanlar için kaybetmenin ne demek olduğunu düşündüğüm bir dönemdi. Ama aslında en çok kazananların bile hayatlarını biraz kazıdığında ne çok şey kaybettikleri görülür. Türkiye’de çok zengin olmak için çok zengin olman gerekir... Hem ne yazık ki, fakirlerin çok zengin olma çabasında iç acıtıcı bir durum var. Bunlar işte; iki metinde de aşağı yukarı bu duygular merkezde duruyor.

 

 

 

 

 

 

 

 


Bu iki novellayı birleştirme fikri nereden çıktı, ikisini bağlayan nedir? Ortak bir kahraman olarak Nisan Birol’u görüyoruz, onun dışında neler var peki?

 

 

 

Enteresan bir hikâye aslında. Dört hikâye kitabı yazdım bugüne dek; dördünün de sonunda, anlatmayı çok seven birinin elinden çıktığı belli olan birer uzun hikâye var. Bunun ilk ikisini bilmeden yaptım, son ikisiyse bilinçli. Derken aradan zaman geçti, kitaplar tükendi. Sonra Gece Güzelliği’nden yani son hikâye kitabımdan önceki tüm kitapları yeniden basmak yerine, onları farklı bir bağlam içinde okurla tekrar buluşturma fikri: Üç kitaplık bir seri. İlki bir buçuk yıl önce çıkan Hikâyeden Çocuk’tu. Kimi kısa hikâyeler ve benim 15 yıllık yazarlık maceramdan kesitler vardı bu kitapta. Derken uzun hikâyelerden, bir bütünlük içeren ikisini seçerek Gökyüzü Sineması’nı yayınladık. Üçüncüsü sürpriz...

 

 

 

 

 

 

Sizin gözbebeğiniz hangisi: Hikaye, şiir ya da bir başkası?

 

 

Bunları hiçbir zaman birbirinden ayıramadım. Üstelik bu çağda, yazınsal türlerin hepsi birbirinin içine girmiş durumda artık. Gülten Akın’ın şiiri nasıldı: “Bir roman kadar uzun bir cümle / Sonra işte yaşlandım.” Al sana kısa hikâye! Aslında roman derinliği taşıyor aynı zamanda. Ya da Hemingway’in bir hikâyesi vardır, “satılık çocuk ayakkabıları, hiç kullanılmamış.” İşte bir şiir. Yine de türler arasında şiir benim için hep daha özel, önemli oldu.

 

 

 

 

 

 

Bundan sonraki projeleriniz neler? Yeni bir şiir kitabı bekleyebilir miyiz sizden?

 

 

Bir roman var, iki yıldır üzerinde çalıştığım. Şu anda sadece ona çalışıyorum, yapmam gereken okumalar var. Bunun yanı sıra yayımlanmaya hazır bir şiir kitabım var. Bir ara yayınlanır o da: Pervaneyle Yaren.

 

 

 

 

 

Edebiyatçılık, bir gömlek gibi üzerinize giyip, çıkarabileceğiniz bir şey değildir, öyle değil mi?

 

 

Tabii ki. Öyle var oluyorsun. Kızımı doktora götürdüğüm zaman bile bir şeye takılıyor, buradan nasıl bir hikâye çıkarabilirim diye baktığım oluyor. Otobüste önümde oturanların konuşmalarını dinliyorum çok zaman. Yazı yazmayan birine göre daha fazla bakıyorum hayata. Çocukken de böyleydim, bu sonradan olmuyor. Yaratıcı yazarlık kursuna gitmek ya da edebiyat bölümünde okumak meselesi değil; bir görme, duyma, sezme meselesi bu. İnsanlar bana yalan söylerlerken bile iyi bir hikâye anlatıyorlarsa inanırım diyebilirim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Siz bir “edebiyatçı” olduğunuzu nasıl keşfettiniz? Ya da şöyle sorayım, içinizdeki yazı yazma isteği ilk ne zaman ortaya çıktı?

 

 

Kendimi hiçbir zaman edebiyatçı olarak görmedim.  Yazı yazan bir gölgeyimdir en fazla... Gelgelelim şunu hatırlıyorum; altı yedi yaşlarındayken küçük oyuncak adamlarımla gözümü kamera yaparak, sanki herkes izliyormuş gibi dizi çekiyordum. Yazmayı bir iş olarak benimsemek, daha profesyonel görmek – ki profesyonelden kastım bu işten para kazanmak, amatörlükle tek farkı bu çünkü- daha sonralara rastlar doğal olarak. Yine de o ilk günkü çocuktan fazla bir şey kaybetmedim sanırım. Yeni bir şey yazdığımda eş dostla aynı heyecanla paylaşıyor, iyi tepkiler aldığımda mutlu oluyorum.

 

 

Ancak tabii şöyle de bir gerçek var: Türkiye’de çok “meşhur” bir yazar olmadığınız sürece, geçiminizi yalnızca yazarak kazanamıyorsunuz. O yüzden, aç kalmamak için başka işlerde çalışma zorunluluğu nedeniyle kendimi hiçbir zaman “edebiyatçı” gibi göremedim. Şikâyet ettiğim sanılmasın, bunun iyi yanları da var elbette, hayatın içinde durduğum alan hep epeyce geniş, kalabalık oldu. Sokaklardayım, otobüslerde; garsonlar, terziler, kahveler, berberler...

 

 

 

 

 

 

Belli bir yazı yazma rutininiz var mı? Nasıl çalışıyorsunuz?

 

 

Güne çok erken başlarım, saat altıda kalkarım her sabah. Kızım olduğundan beri hafta sonları ona daha çok vakit ayırıyorum. Hafta içiyse mesaim saat on sularında başladığından her sabah iki saat muhakkak bir şeyler yazar okurum. Disiplinli, çalışkanımdır. Bu da takipçisi olduğum geleneğin gereği: Atilla İlhan, Haldun Taner, Orhan Kemal... Şu sıralarda okumakta geciktiğim bazı klasikleri okuyorum otobüste işe gidip gelirken. Bu tarz boş anları da mutlaka verimli kullanmaya çalışıyorum yani. Hiçbir zaman gece adamı ve gece yazarı olamadım. Geceyi film izlemeye, dinlenmeye ayırıyorum. Sıkıcı bir adam olduğum bile söylenebilir belki.

 

 

 

 

 

 

Sosyal medya üzerinden haberleşmeyi, haber paylaşmayı seviyorsunuz. Twitter, Facebook ve benzerleri için neler düşünüyorsunuz?

 

 

Twitter sanki mahalle kahvesi, seviyorum o ortamı. Oturmuşum kahvede, elimde çayım, eş dostla sohbet ediyormuşum hissi var. İş nedeniyle hafta içi sevdiklerimize istediğimiz gibi vakit ayıramıyoruz. Özlemimizi biraz da buralardan gideriyor gibiyiz. Yetişemiyoruz çünkü hiçbir şeye. Twitter bu bağlamdaki öneminin yanı sıra yazdıklarımı takip eden kimselerle de buluştuğum bir mecra aynı zamanda. İnsanları çok sevdiğimi söyleyemem ama “benim olan insanlar” ile kopuk kalmayı sevmiyorum. Şunun şurasında kaç kişiyiz, okurlarla iletişime geçebilmek güzel.

 

 

Bir de şöyle bir yanı var Twitter’ın: Gazete okumam, televizyon açmam evde. Yine de hiçbir “gerekli” bilgiden mahrum kalmıyorum. İnterneti iyi kullanırsan, sosyal medyada  doğru insanları izlersen, en önemlisi de bir taraf olursan egemen medyaya, hâkim anlayışa ihtiyaç duymuyorsun. Aradığın doğru haberi, doğru insandan öğrenme şansın var. Hâkim medyada çok zaman doğru olan tek şey günün tarihi artık çünkü... Bunun dışında Engin Ardıç’ın köşeyazılarını bu saatten sonra okusan ne olur, okumasan ne olur, Daktilo Konçertoları nerde, şimdiki çirkin adam nerede...

 

 

Yine internetin “duyurma” ve “harekete geçirme” özelliği önemli ama aktivizm anlamında yarattığı boşluk göz ardı edilemez. Change.org diye site var mesela biliyorsunuz, çoğumuz oraya imzamızı atıp vicdani sorumluluktan kurtuluyoruz. Bizi bir imza yerine koyuyor bu adamlar. Ortada yapılan bir haksızlık var, biz de bunun üzerine imza atıyoruz, onların umurunda mı bu! Telefonlar akıllı hâle geldikçe, insanların aptallaştırılmak istendiği bir çağdayız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Edebiyat eleştirisi ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Ülkemizde hakkıyla yapılabilen bir şey midir edebiyat eleştirisi?

 

 

Şu anda, edebiyat eleştirisinden anlaşılan şeyin bir tür gönül alma olduğunu, arkadaşın kitabı çıkmış, dur onu da bir yazayım oyunu oynandığını düşünüyorum. İyi ki Fethi Naci yaşamıyor. Edebiyat eleştirisinin ölüp ölmediği tartışılırken Naci’nin eleştiri günlüklerine bir bakmak gerekir. Usta olarak gördüğüm bu ismin yazdığı metinlerde, edebiyat eleştirisinin nasıl yapılacağı çok net görülür. Entelektüel faşizmden kurtulmak için hep şu soruyu soruyorum kendime: “Hepsi iyi diyor. Tamam da nesi iyi bu kitabın? Reklam cümleleriyle, vurdulu kırdılı film tadında yazılmış, yama yapılmış aforizmaların nesi büyük bir roman olabilir. Proust’a da romancı deniyor, bu tuhaf, artistik kimselere de; haksızlık değil mi!”

 

 

 

 

 

Halbuki eleştiri dediğimiz şey, daha sonra üretilecek eserler daha güzel olsun diye var…

 

 

Tabii. Ayrıca her yazar sevdiklerinin yanında sevmediklerini de belirtme hakkına sahip, bunca zor olmamalı, bunu kullanmalılar. Öyle bir hale geldik ki bir şeyi beğenmemek neredeyse suç sayılıyor.

 

 

 

 

 

Neredeyse her hafta bir sansür haberiyle karşı karşıya geliyoruz. Gördüğümüz kadarıyla siz bu konuya oldukça duyarlısınız. Üstelik kızınız, şu anda yaşı küçük olsa da, büyüdüğünde böyle bir eğitim sistemiyle tanışacak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Endişeli misiniz?

 

 

Benim için en korkutucusu o zaten. Mesela bir çocuğa on beş yaşından önce din eğitimi verilmesinin en büyük terör eylemlerinden olduğunu düşünüyorum. Onların hayal dünyasını bu şekilde sakatlamak yanlış. Çocuğun bir şiirin ne anlatmak istediğini bulmadan önce, o şiiri okumasını, gerçekten okumasını arzu ederim. Resim dersinde bize resim çizmeyi öğrettiler ve çizemeyene sıfır verdiler. Yeteneği yoksa ne yapacak adam peki? Keşke bize resme bakmayı, müziği dinlemeyi öğretselerdi.

 

 

Bir de bunların üstüne sansür belası gelince iyice korkutucu bir hâl alıyor her şey. Yeni kuşakları böyle sakatlıyorlar. Sahaftan kitap almamış ya da hayatında kütüphanede oturup kitap okumamış bir nesil yetişiyor. On sekiz yaşında on roman okumamış! Şart mı diyeceksin, tabii ki değil ama internetsiz beş dakika yaşayamayan, elindeki aygıtla bütünleşmiş nesil, George Eliot’ın yüz yıl önce belirttiği kitap türüne, “aptal kitaplara” yönelebiliyor ancak.

 

 

İsteyen ve merak eden okuruysa hiçbir şey engelleyemiyor. Hala insanlar şiir yazıyorlar, dergi alıp okuyorlar. Onlar bitmeyecek, umut var çünkü.

 

 

 

 

 

Sizin içinizdeki meraklı okur kimleri okumayı sever peki?

 

 

Marcel Proust’u, Thomas Mann’ı, Pablo Neruda’yı, Nazım Hikmet’i çok severim… Atilla İlhan, Latife Tekin, Edip Cansever, Leyla Erbil, Tezer Özlü, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Lev Tolstoy, Dostoyevski, Bilge Karasu, Murat Uyurkulak, Barış Bıçakçı… Derya deniz bu, böyle gider.

 

 

 




Toplam oy: 761

Yorumlar

Yorum Gönder


Emek verilerek , zaman ayrılarak yapılmış tüm eserlere derin bir saygım vardır. Elbetteki savunduğum, inandığım davalarım var benim de ama bu herkesin aynı yola baş koyması gerektiği anlamına gelmez. Katıldığımız ya da katılmadığımız noktalar olur elbet ancak fikirlerimizi "SAYGI" doğrultusunda sunmalıyız ki "Emeğe Saygı" diye adlandırılır. Bu nedenle "aptal kitap" diye bir şey yoktur, bu söylem yanlıştır.
4 yaşında kız evlada sahip bir anne olarak onun benim tarafımdan verilebilecek ölçüde koşulsuz güven ve imanı öğrenmesi şu küçücük yaşında mutlu olmasını, maddecilikten uzaklaşmasını sağlıyor ki bunu soyut ve somut gözlemleyebiliyorum. Küçücük bir örnek vereceğim bu başka örneklerin ve olacakların göstergesidir diye düşünüyorum.
Su içtiğinde şükrediyor. "Allah beni çok seviyor tatlı tatlı su veriyor ona teşekkür edeyim diyor ve şükür diyor". Bu yavrumun daha güvende olduğunu hissettiriyor. Sular kesildiğinde susuz kalmaktan korkup ağlamıyor, hemen o an istemiyor Allah bizi susuz bırakmaz su verir diyor. bu da onun güven duygusunu sapasağlam oturtuyor. Sabretmeyi öğretiyor.
İleride bu maneviyat doygunluğunun asıl bunalım ve sapkınlıklardan onu kurtarabileceği düşüncesindeyim. Eğitim her yaşta şart olup temelden gelmelidir tıpkı diğer ilimlerde olduğu gibi. Temel sağlam olmaz ise yapı en ufak bir depremde yıkılır bu nedenle maneviyatı ailede erken yaşta oluşmuş ve okul eğitimi ile pekiştirilmiş gençlerin 15 yaş ve devamındaki ergenlik bunalımlarını kolayca atlatabileceği kanaatindeyim. Benim davam budur.
Kaleminizi kuvvetli buldum her nekadar aynı fikirleri savunmadığımız yerler olsa da ki bu son 2 paragraftır, emeğinize sağlık.

40%
60%

yorumlarınız ve fikirleriniz için ben teşekkür ederim. Her şeye rağmen saygı çerçevesinde tartışabilen birilerinin kalması beni mutlu eder her zaman için.

49%
51%

Bu yorumunuza katılmamak mümkün değil auguost.. Din hayatın içinde olmalıdır, hayattan korkmayan Dinden de korkmaz, korkmamalı.. İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir dememiş boşuna Yunus Emre.. hoş, hiçbirşeyi boşuna dememiş o zat'ı muhterem.. her ne ise, yorum için teşekkürler.. Dinle iç içe bir hayat temennisi ile..

36%
64%

Aslına bakarsanız hala şu çağda dini tartışabiliyoruz,bu yüzdendir ki dini eğitimin sadece evde değil okullarda da desteklenmesi gerekmektedir. Buna yobaz fikirler denmemelidir. Tarih boyunca bir çok ilim adamı yetiştirmiş islam bilgini vardır. Hala neden insanlar dini ilimler deyince korkuyorlar,anlamış değilim... Dinden bu kadar kaçmamak gerekir. Misyonerler ülkemize gelip insanları kendi dinlerine çekmeye çalışıyorken bizlerinde kendi dinimizi tebliğ etmememiz lazım gelmez mi sizce?

51%
49%

Muhakkak ki Din güzel insan olmayı anlatır/aşılar.
Yaratılış gayesinin akılda tutulması için temel ve tek ilaçtır Din.
Her aile de (normal bir kafa yapısındaki) evladının güzel insan olmasını temenni edeceği için, Din ihtiyacının ilk filizleneceği yer aile olmalıdır ve bunun yaşı yoktur, bu her daim işlenebilecek bir demir gibidir.
Demiri 15 yaşına kadar bekletirseniz istenilen şekli almayabilir.
Kendi istediği şekli bile..(Özgürlükler noktasında herkesin inancı farklı olabilir)
Son olarak, dini terörle kıyasa götürmek pek tabi inancı sağlam bir insanın benzetmesi olmamalıdır. Bu yüzden de ağır bir yorumdur.

48%
52%

Din yaşamayı öğretir,insan olmayı,hayal kurmanın güzelliğini öğretir,saçma sapan dogma yapılarla din tüccarlığı yapıp gerçek DİNi kirleterek insanları hezeyana sürüklemek son derece yanlıştır. Bilirsiniz ki dinimiz sadece müslümanlara değil tüm insanlığa gelmiştir. Bu yüzdendir ki evrenseldir. Tarih boyunca azgınlığa başlayan insanoğlu hep dine muhtaç kalmıştır. Muhtaçlığa düşmüş insanı dinle doyurmak lazımdır. Söylemim,yorumum bu kanaattedir. Ve,ağır olduğunu düşünmüyorum çünkü dini terörle kıyaslamak inanan birisinin sarf edeceği sözler değildir.

40%
60%

Hayal dünyasını sakatlama şekli olarak Din eğitimini ele alabilen bir insanın, gerçeklikle uzaktan yakından alakası olamayacak kadar ironik bir beyin yapısına sahip olması gerekir diye düşünüyorum.
Bakmak, dinlemek gibi eylemler aynen diğer duyularımızla yapabildiğimiz koklamak, tatmak, dokunmak gibidir ve bunların öğretilmesi gibi bir durum olamaz.
Fıtrat gereği insan üzerinde gelişen olgular, davranışlar ve tabiri caizse yeteneklerdr bunlar.
Din eğitimi diye tabir ettiğiniz her ne ise, onu zaten aile içi gelişim zamanlarında-ki bu hep devam eder-yavrunuza vereceksiniz zaten, 15 yaşından sonra birileri vermeyecek.
Bence ağır bir yorum olmuş sizinkisi..

43%
57%

din ahlakın ta kendisidir öncelikli olarak çocuklarımıza gerçek dini anlatabilirsek çocuklarımızı o zaman terörden uzaklaştırmış oluruz böyle yorumlar söyleşiler yapıp dini aşağılamak ve terör kispesine koymak kendini zeki zanneden cahillerin işidir sizi bu söyleminizden dolayı kınıyorum

41%
59%

Tek kelimeyle mühtesem.

37%
63%

Çok harika bir röportaj olmuş, tebrik ederim Dilcun Hanım sizi. Onur Caymaz'ın hiçbir eserini okumadım ama yakın zamanda okumak için elimden geleni yapacağım. Saygılarımla.

40%
60%

Yeni yorum gönder

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.