Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Henry James’le edebiyatın arka bahçesinde

Henry James
İletişim Yayınevi

Eleştirmenler, editörler ve edebi araştırmalar yapanlar var eder biraz da edebiyatı. Onların tutkuları, saplantıları yön verir dönemin yayın hayatına. Tek bir kişinin bir yazara,  bir döneme ya da sadece bir temaya olan ilgisi, tutkusu bile pek çok yönelimi değiştirmeye muktedirdir.  Ya, bir de işin içi boşalmış, pekala magazinleşmiş, gülünçleşmiş hali mevcuttur. İçinde edebiyattan eser kalmamış, bomboş, anlamsızlık derecesinde saplantılı yönelimler ve düşünceler yaşar madalyonun ters yüzünde; ki yeri geldiğinde tek tek bireylere de edebiyata da zarar verebilen... Henry James’in elinden çıkma, kısacık bir roman, bir novella; Aspern’in Mektupları. Modern Amerikan romanının temellerini atan, yaşamının olgunluk yıllarını İngiltere’de geçirmeyi tercih eden Henry James bu novellasında zarif kalemini edebiyatın arka bahçesinde gezenlere uzatıyor; yaşamlarını büyük edebi zekaların ekseninde dönerek, onların etkileyici eserlerinden ve yaşamlarından beslenerek yaşayan editörlük kurumuna...

Aspern’in Mektupları, Lord Byron’ın Mary Shelley’ye yazdığı mektupların peşine düşen Amerikalı bir editörün gerçek hikayesinden esinlenerek kaleme alınmış bir roman. Romanın görünmeyen kahramanı Jeffrey Aspern, Lord Byron gibi döneminin en önemli şairidir ve büyük aşkı Juliana’ya mektuplar yazmıştır. Ancak bu mektupların varlığı bile şaibelidir. Romanın anlatıcısı ve kahramanı Amerikalı editör büyük bir tesadüf eseri yıllardır münzevi bir hayat süren Juliana’nın izini Venedik’te bulunca, Juliana’nın ve söz konusu şaibeli mektupların peşine düşer.
Juliana, evde kalmış kız kurusu yeğeniyle birlikte Venedik’te kocaman eski bir evde, gözlerden uzak bir hayat sürmektedir. Mektupları ele geçirmeyi kafasına koymuş olan kahramanımız bu eve kiracı olarak kapağı attıktan sonra kendini tuhaf bir oyunun içinde bulacaktır. Yıllara meydan okuyan, aksi bir ihtiyar Juliana, evde kalmış geçkin yeğeni Tina, mektuplara saplantıyla bağlanmış Amerikalı editörümüz ve içi nerdeyse boşalmış bir Venedik harabesi...

Editörümüz varlığı bile belli olmayan mektupları bulmak için her şeyi göze almıştır, halasına bağlılığıyla tam bir yaşam cahili olarak kalmış saf Tina’yı baştan çıkaracak, onu halasına ihanet etmeye zorlayacak kadar ileri gidecektir. Ancak bir yandan da alttan alta Juliana’nın ona oynadığı bir oyunun içinde olduğunu fark eder. Juliana, ölümsüz aşkının kanıtlarını yok ederek ve bunu editörümüzün gözleri önünde yaparak mı hayata veda etmeyi planlamaktadır, yoksa olmayan mektuplar üzerinden yeğeninin geleceğini mi garanti altına almaya çalışmaktadır, ya da bütün olanlar saplantılı editörümüzün kör kuruntularından mı ibarettir? Henry James romanın sonuna kadar gizem perdesini açmaz, okurun merakını satır satır ayakta tutmayı başarır.

Vicdanların tarihçisi
Romandaki her şey Aspern’in mektupları ve büyük aşkı üzerine kurulu, karakterlerin hayatları da bir şekilde şairin ve mektuplarının varlığıyla bağlantılıdır ama James ne şairin edebi tarzından, nasıl bir şair olduğundan söz eder ne de Juliana’yla olan aşklarına dair herhangi bir bilgi, anı kırıntısı ya da izlenim verir. Editörün hayatını adadığı büyük şairden nasıl ve neden etkilendiği belli değildir. Ellerindeki mektuplar yüzünden hayata sırtını dönen Juliana da, yeğeni Tina da neredeyse ondan hiç söz etmezler. Şair ve mektupları hem vardır hem de tuhaf biçimde hiç yoktur. Tıpkı hırslarımızın, saplantılarımızın, umutlarımızın ve umutsuzluklarımızın belirsiz kaynakları gibi... 

Aspern’in Mektupları, Henry James’in belki de en güzel novellası. Hırsların, insanın gözünü kör eden, onu bencilleştiren yanını, ortaya çıkardığı zaafları, yol açtığı ahlaki boşlukları ve bütün bunların insani ilişkilere yansımasını bu üç karakter üzerinden son derece etkileyici biçimde veriyor. “Mr. James, vicdanların tarihçisidir”, diyen Joseph Conrad’ı bir kez daha haklı çıkarırcasına, roman sanatını şekillendiren 19.yy Avrupasının psikolojik derinliklerinde ve insan tabiatının köklerinde dolaşıyor. En keyiflisi de, büyük bir yazar olarak, büyük yazarların etrafında tuhaf bir var oluş biçimi bulan ‘edebiyat cumhuriyeti insanlarını’ da unutmadan, onları alaya almaktan hiç çekinmeyerek yapıyor bütün bunları...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta

 

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta