Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Kendi mitinin kahramanı: Fazıl Say

Söz konusu, Mezopotamya Senfonisi. Bir sıcak yaz gecesi konser alanı yekpare bir kütleyi andıran dinleyici topluluğunun ağırlığıyla ezilir gibi, batar mıyız bu dolgu alan üzerinde bunca kararlı ağırlıkla, diye içimden geçiriyorum. Fazıl Say gerilerde bir yerlerde senfonisine yer açar gibi çalıyor. Hafiflemeyi algılıyorum. Bir ruh, bir enerji varsa eğer içimizde bir yerlerde, artık yekpare bir kütle olarak uçmaya başlıyoruz. Senfoninin bölümleri var; bütünleşen ve ayrışan… Dicle’nin yankılı akan suları, ayın görkemi ve ürkünçlüğü, tapınılası güneşin mezalimi, Fırat’ın çoşkunluğu, çağlar boyu durmaksızın savaşan halkların acısı, onu korumaya çalışan Mezopotamya meleğinin varlığı. Mezopotamya’nın kendisinin zaten bir senfoni olduğu kararına varıyoruz. Sahne bir illüzyon, bir yanılsamalar aynası. Şimdi onun her yerinde Mezopotamya’nın varlığı, kaderi, büyüleyiciliği ve acısı. Say’ın sahnesinde kültür doğallaşıyor, müzik önce varacağı nihai noktaya değdikten sonra ilkselleşiyor, yanılsamalar gerçeğe dönüşüyor.

 

 

Müzik otoriteleri konuşuyor, müzik otoriteleri tartışıyor Fazıl Say üzerine. Onun çaldığı besteleri özgürce yeniden yorumlayışına kimileri kızıyor, bu cürete öfkeleniyor, kimileri ise büyüleniyor. Bu tartışmalar artık onu iyi bir icracı olmanın ötesine taşımaktadır. Tartışılan şey artık, Say’ın müzikal dehasıdır. Hele ki arka arkaya gelmeyi başlayan ve çok ama çok beğenilen besteleri de düşünülünce… Müzikal yorumlarında özgür, dilinde özgür, yaratım alanında özgür ve cüretli... İçinden kehanetlerle dolu, vahşi ve dizginlenemez şekilde arkaik bir şeyler geçmekte. Hal böyleyken birileri de fena halde öfkelenmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Fazıl Say çalar, elleri kanar, piyanolarını parçalar, çalarken yerinde duramaz, yüzünün mimikleri, titremeler ve hop oturup hop kalkmalar, zıplamalar… Müziğin her anı onundur, her anına müdahale etmeden kendini alamaz. Bedensel bir performans da izler onu dinleyenler. Şov mudur bu? Bu şovu izledikleri için mi onca etkilenir yığınlar? Şov değildir, işte bunun için etkilenir insanlar, yığınlar. Başına buyruk bir özgürlük hissi, beraberinde vahşi içgüdüsel doğamızın ortaya çıkışı gelir. Say, müzik aracılığıyla içindeki vahşi içgüdüsel doğayı ortaya çıkarır. Rengarenk, bir o kadar da karanlık, gölgelerle dolu ve tekinsizdir. Onu izlerken piyano çalan, besteler yapan bir adam görmeyiz, çünkü içimizde, çok çok gerilerde bir yerlerde büyüye inanmaya başlamışızdır artık. Karanlık ceketi sanki bir roman kahramanı gibi değişmeye başlar. Siyahtan kahveye, yeşile ve laciverte… Öyle bir an gelir ki, bu büyüleyici ruh aktarımı sırasında aracı olarak kullandığı aleti, piyanosunu bile parçalamak, ortadan kaldırmak istemektedir. Öyle güçlü, öyle doğadan, öyle sezgisel ve içgüdüsel gelir ki, sanki müziğin bile yok olacağı anı ümit etmektedir… Jung’un animus ve animasını hatırlarız. Düşlerin alanında dans eden anima, onu yaratıma çeviren animus ve bu iki içgüdüsel vahşi yaratığın mucizevi bir dengede bir araya getelerek ortaya çıkardığı sanat, sanatçı personası. İnsan bilinci için sistemden sapma, bir tür kutlu mucize. Bir o kadar da yaralı, hastalıklı… Say, bir dahidir, örnek alamayız deliliğe yakındır, özenemeyiz müziğin içinde kendini yakma ihtimali vardır. Büyülenmekle kalırız.

 

 

Fazıl Say nerede yanılıyor? Bir şaman gibi müzikte yaşadığı bütünleşmeyi, toplumla, beraber yaşadığı insanlarla olan ilişkisinde arıyor. Yalnız, özgür bir insanın toplumla arasında olsa olsa anlamlı bir yarılma olabileceğini kabul edemiyor. Sistemin, onu, onun gibi sanatçıları, tiyatrocuları, sinemacıları, yazarları tükürüp bir kenara atmak niyetinde olduğunu kabullenemiyor. Belki hemen her konserinde dünya üzerinde ancak birkaç insanın belki yapabileceği şeyi yapan, ruhunu ortaya çıkarıp müzik aracılığıyla binlerce kişiye gösteren, varlığın özünü gösteren adam, anlaşılamamayı, anlamamakta. Her gerçek sanatçı, dünya üzerinde kendi mitini, kendi hikayesini, arar, bulur, yazar, çizer, çalar ya da besteler. Bu besteyle, bu hikayeyle çevresine şifa vermek ister. Ancak toplum tarafından anlaşılmayı beklemek, onu yolundan saptıracaktır. Ya da aptallaştıran, körleştiren siyasi kutuplaşmaların arasında kalmak, belki de taraf tutmak. Jürgen Otten’nin hazırladığı Fazıl Say adlı kitapta yer alan bir söyleşide Benedikt Stampa, “kamuoyunda yaratılan ve artık birçok yerde folklorculuğa kayan imajını düzeltmesi iyi olacak” diyerek uyarıyor. Peki, sanatçı nerede duracak? Gündelik siyasetin neresinde konumlanacak. Ya da ona bu şekilde, kör, sağır, dilsiz olmasını mı öneriyoruz? Sanırım bu sorunun cevabını nihayetinde Say bulacak.

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.