Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Nedir bu normal?!

“Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özüme sel gizli gizli
Bir tenhada cân cânanı bulunca
Yaralar sinemi yar oy yar oy
Dil gizli gizli, dil gizli gizli

Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle gider yar oy yar oy
Yol gizli gizli, yol gizli gizli.”

 

 

Yazan Neşet Ertaş, tahrik olan İskender Pala. Ben demiyorum bunu, malumunuz İskender Pala’nın kendisi açıklama yaptı. “Bir tenhada can cananı bulunca…”, kısmında çeşitli fantezi sahneleri geliyormuş insanın aklına diye. Şöyle diyor Pala: “Türkülerdeki erotizmin kadını aşağılamasından rahatsızım. Kadınları, alınır-satılır bir meta olarak gören türkülerimiz var. Düğmelerin dar geldiğini falan anlatan türküler var. Bir taksiye binseniz, taksi şoförü bu şarkıyı açsa rahatsız olmaz mısınız? Ben toplumda bazı şeylerin normalleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Neşet Ertaş’ın türkülerinde de erotizm vardır. Bir tenhada can cananı bulunca…’ diye başladığınızda istediğiniz sahneyi üretebilirsiniz. Erotizmin nezih ve serafete bindirilmiş kısmı başımla beraber, ondan heyecan duyarım, lezzet alırım. Ama kadınları aşağılayan türküleri artık radyolarımızdan çalıp söylemeyelim.”

 

 

 

 

 

 

Pek çok kişi bu cüretkar, akıl almaz yasak çağrısına dair açıklamalar yaptı, cevaplar verdi. Ancak erotizm tartışmasının merkezine oturan halk edebiyatı-halk türküleri bu gündemle bile gerektiği ilgiyi görmedi ne yazık ki. Oysa meselenin sadece kadın cinselliğinde, kadın düşmanlığında kilitlenmediği ortada.

 

 

Sünni-beyaz-erkek İslamı, bilinen tarihi bir gerçektir ki, oldu olası Anadolu’dan, Anadolu halkının İslam anlayışından ve İslam yorumundan, yaşayış biçiminden, çalıp söylemesinden, düşünmesinden ve konuşmasından rahatsız olur. Neden? Öncelikle tüm semavi dinlerde olduğu gibi İslamiyet’te de insan merkezli bir yaşam anlayışı hakimdir. Oysa Anadolu insanı Orta Asya’nın derinliklerinden bin bir emekle ve itinayla getirmiştir doğacıl inanışını ve asla tam olarak terk etmez şamanist-animist kökenlerini. Dinin vazettiği faydacı ve hesapçı bir anlayışın dışında da saygı duyar içinde var olageldiği doğaya. Söz gelimi, İskender Pala Od adlı romanında her ne kadar sünni ve eril bakış açısıyla yeniden yaratmaya çalışsa da Yunus Emre’yi, o yine aynı dürtüyle önce sarı çiçeğe sorar derdini. Halk edebiyatı da ister istemez bu doğa algısını, bu kendiliğindenliği, bu saflığı taşır yaratıma. Aşk da, kahramanlık da, yergi de, övgü de, tanrı sevgisi de kendiliğindenliğin, bu samimi ve duru görünün basitliğini, yalınlığını içerir ister istemez. İşte bu sesi duymak ve durdurmaktır sanki bütün mesele. Pala, kendini hapsettiği bakış açısı içerisinde korkmaktadır ve bulduğu ilk fırsatta korkusunun kökeninde var olan söz konusu deli damarı susturmak ister tarihi bir yönelimle. Yoksa İskender Pala bir edebiyat profesörü ve bir romancı; onun kadınların toplum içinde alınır-satılır bir meta olarak görülmesinden rahatsız olması kadar normal bir şey yok. Sanatçı hassasiyeti, duyarlığı çerçevesinde... Ancak bunun bir kılıf olduğunu biliriz. Bu sözde hassasiyetle bir taşla iki kuş vurulmaktadır: Bilinçdışının tekinsiz bölgelerinde gezen halk edebiyatının sınırları çizilmiş olur hem, hem de kadın ve cinsellik halk kültürü içinde yasaklı bölgelere dahil olur. Tabii bir de kültüre dair yasak anlayışının içselleştirilmesi de söz konusudur.

 

 

 

 

 

 

 

Ve gelelim şu normalleşme söylemine. Nedir bu normal? Pala’nın normalden ne anladığını tam çıkaramıyorsak da cinsel çağrışımlı türkülerin öyle uluorta dinlenmesinin anormal olduğunu anlıyoruz. Taksilerde, dolmuşlarda, radyolarda, televizyonlarda kısacası hayatın içinde aşk ve cinsellik çağrışımlı türkülerin dinlenmesinin anormal, dinlenmemesinin normal olduğunu anlıyoruz. Kadını ve aşkı anlatan türküden rahatsız olan erkeğin bir adım sonra onu sokaklarda görmesinden, sesini duymasından da rahatsız olacağı normal günlere doğru ilerlemekte olduğumuzu anlıyoruz. Bu artık paranoya değildir. Kadını her şeyiyle baştan çıkarıcı, erotizm yüklü bir beden ve zihin olarak gören dini algının gereğidir. Normaldir…

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Osmanlının oturak alemine, oğlanclığına ses çıkaramayan Pala İskender Neşet Ertaş Türkülerinden tahrik olmuş. Vay dünya... Kimin eli kimin cebinde Pala İskender neyin derdinde.

İskender'in Palası Türküleri kesmeye yetmez...


sistemlı olarak gelen bir yozlaştımanın türkülerimize dil uzatması ve onları yok saymasını kabul mu edeceğiz,


Yazıda dinin kadını erotik bir nesne olarak gördüğüne dair tek bir ibare bile yok. Hatta bu şekilde yorumlanması, bu erkek zihniyeti eleştiriliyor. Esas cahalet okuduğunu anlayamamak daha da fenası okuduklarını çarpıtmak olsa gerek...


Fikri neyse zikri o dedikleri kelime bütünlüğünü şimdi anladım. Elif Şafak hayranıydım, kapak çalıntı çıktı soğudum. İskender Pala'nın eserlerini okumayı seviyordum; alanı olmayan işe zıpladı ve şimdide bu olay. Mezarında rahat bırakın, adam vefat etti alevi-sunni tartışması başlattınız. Sazını, bestesini çaldınız. Reklamı yanlış yerlerde arıyorsun Sayın Pala, bi 30-40 kitap daha da yazsan, ulaşamazsın Neşet ustanın kafasına. Mekteple yürümüyor bu işler, gönül adamının ağzı laf yapmaz, kalbinden geçenler sazıyla dillerde.


Bir kere şu yanlış anlamayı düzeltelim din, kadını insan ve kul olarak görür. Erotik ve nesne olarak gören, insan yahut da erkek ya da erkek zihniyetine hizmet eden kadınlardan müteşekkildir. Şimdiye kadar beğeniyle takip ettiğim sitenizde böyle cahilane bir yazı göreceğimi ummazdım. Pala'nın despotizm'ini de anlamıyorum elbet, divan şiirinde sevgilinin orasıyla burasıyla ben uğraşmadım herhalde. Edebiyat/ sanat, toplumun içinde olduğu hali yansıtır, bu halde edepsizlik varsa kimse gocunmasın. Toplum kendi içinde normalize ettiği şeyi bir kişinin yahut bir grubun demesiyle çıkarıp atmaz, bu çünkü bir insanın ömrüyle sınırlanabilecek bir şey değildir, toplumsal olgular bizim günlük zavallı tartışmalarımızdan daha ağır ve oturaklı ilerler.
Lütfen sapla samanı karıştırmayınız, bir kişinin görüşü din demek değildir. Kaldı ki din kadının meta olarak görülmesini nasıl isteyebilir, insanlar dini sömürü aracı kullanıyor, siz de bu düzenin ekmeğine yağ sürüyorsunuz.


Anlayamazsınız erotizm ile kadın ile alakası yok bu türkünün.

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Her ne kadar kitabın 5000 yıllık serüveni desek de, birçok iyi okur için kitabın tarihi, kendi serüveniyle birlikte ilerlemiştir aslında. Bizi kitaplara çeken şey, biraz da kendimizden dışarı çıkmak isteğidir. Okuduğumuz her macera, her tez ya da antitez, kitapla bizim aramızdaki gizemli bir sözleşme gibidir. Bu anlamda okumak soylu bir eylemdir de.

 

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.

 

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.