Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Fikri Sabit

Fikri Sabit

Nedir bu normal?!



Toplam oy: 306
Aşk da, kahramanlık da, yergi de, övgü de, tanrı sevgisi de kendiliğindenliğin, bu samimi ve duru görünün basitliğini, yalınlığını içerir ister istemez.

“Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özüme sel gizli gizli
Bir tenhada cân cânanı bulunca
Yaralar sinemi yar oy yar oy
Dil gizli gizli, dil gizli gizli

Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle gider yar oy yar oy
Yol gizli gizli, yol gizli gizli.”

 

 

Yazan Neşet Ertaş, tahrik olan İskender Pala. Ben demiyorum bunu, malumunuz İskender Pala’nın kendisi açıklama yaptı. “Bir tenhada can cananı bulunca…”, kısmında çeşitli fantezi sahneleri geliyormuş insanın aklına diye. Şöyle diyor Pala: “Türkülerdeki erotizmin kadını aşağılamasından rahatsızım. Kadınları, alınır-satılır bir meta olarak gören türkülerimiz var. Düğmelerin dar geldiğini falan anlatan türküler var. Bir taksiye binseniz, taksi şoförü bu şarkıyı açsa rahatsız olmaz mısınız? Ben toplumda bazı şeylerin normalleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Neşet Ertaş’ın türkülerinde de erotizm vardır. Bir tenhada can cananı bulunca…’ diye başladığınızda istediğiniz sahneyi üretebilirsiniz. Erotizmin nezih ve serafete bindirilmiş kısmı başımla beraber, ondan heyecan duyarım, lezzet alırım. Ama kadınları aşağılayan türküleri artık radyolarımızdan çalıp söylemeyelim.”

 

 

 

 

 

 

Pek çok kişi bu cüretkar, akıl almaz yasak çağrısına dair açıklamalar yaptı, cevaplar verdi. Ancak erotizm tartışmasının merkezine oturan halk edebiyatı-halk türküleri bu gündemle bile gerektiği ilgiyi görmedi ne yazık ki. Oysa meselenin sadece kadın cinselliğinde, kadın düşmanlığında kilitlenmediği ortada.

 

 

Sünni-beyaz-erkek İslamı, bilinen tarihi bir gerçektir ki, oldu olası Anadolu’dan, Anadolu halkının İslam anlayışından ve İslam yorumundan, yaşayış biçiminden, çalıp söylemesinden, düşünmesinden ve konuşmasından rahatsız olur. Neden? Öncelikle tüm semavi dinlerde olduğu gibi İslamiyet’te de insan merkezli bir yaşam anlayışı hakimdir. Oysa Anadolu insanı Orta Asya’nın derinliklerinden bin bir emekle ve itinayla getirmiştir doğacıl inanışını ve asla tam olarak terk etmez şamanist-animist kökenlerini. Dinin vazettiği faydacı ve hesapçı bir anlayışın dışında da saygı duyar içinde var olageldiği doğaya. Söz gelimi, İskender Pala Od adlı romanında her ne kadar sünni ve eril bakış açısıyla yeniden yaratmaya çalışsa da Yunus Emre’yi, o yine aynı dürtüyle önce sarı çiçeğe sorar derdini. Halk edebiyatı da ister istemez bu doğa algısını, bu kendiliğindenliği, bu saflığı taşır yaratıma. Aşk da, kahramanlık da, yergi de, övgü de, tanrı sevgisi de kendiliğindenliğin, bu samimi ve duru görünün basitliğini, yalınlığını içerir ister istemez. İşte bu sesi duymak ve durdurmaktır sanki bütün mesele. Pala, kendini hapsettiği bakış açısı içerisinde korkmaktadır ve bulduğu ilk fırsatta korkusunun kökeninde var olan söz konusu deli damarı susturmak ister tarihi bir yönelimle. Yoksa İskender Pala bir edebiyat profesörü ve bir romancı; onun kadınların toplum içinde alınır-satılır bir meta olarak görülmesinden rahatsız olması kadar normal bir şey yok. Sanatçı hassasiyeti, duyarlığı çerçevesinde... Ancak bunun bir kılıf olduğunu biliriz. Bu sözde hassasiyetle bir taşla iki kuş vurulmaktadır: Bilinçdışının tekinsiz bölgelerinde gezen halk edebiyatının sınırları çizilmiş olur hem, hem de kadın ve cinsellik halk kültürü içinde yasaklı bölgelere dahil olur. Tabii bir de kültüre dair yasak anlayışının içselleştirilmesi de söz konusudur.

 

 

 

 

 

 

 

Ve gelelim şu normalleşme söylemine. Nedir bu normal? Pala’nın normalden ne anladığını tam çıkaramıyorsak da cinsel çağrışımlı türkülerin öyle uluorta dinlenmesinin anormal olduğunu anlıyoruz. Taksilerde, dolmuşlarda, radyolarda, televizyonlarda kısacası hayatın içinde aşk ve cinsellik çağrışımlı türkülerin dinlenmesinin anormal, dinlenmemesinin normal olduğunu anlıyoruz. Kadını ve aşkı anlatan türküden rahatsız olan erkeğin bir adım sonra onu sokaklarda görmesinden, sesini duymasından da rahatsız olacağı normal günlere doğru ilerlemekte olduğumuzu anlıyoruz. Bu artık paranoya değildir. Kadını her şeyiyle baştan çıkarıcı, erotizm yüklü bir beden ve zihin olarak gören dini algının gereğidir. Normaldir…

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Osmanlının oturak alemine, oğlanclığına ses çıkaramayan Pala İskender Neşet Ertaş Türkülerinden tahrik olmuş. Vay dünya... Kimin eli kimin cebinde Pala İskender neyin derdinde.

İskender'in Palası Türküleri kesmeye yetmez...

50%
50%

sistemlı olarak gelen bir yozlaştımanın türkülerimize dil uzatması ve onları yok saymasını kabul mu edeceğiz,

50%
50%

Yazıda dinin kadını erotik bir nesne olarak gördüğüne dair tek bir ibare bile yok. Hatta bu şekilde yorumlanması, bu erkek zihniyeti eleştiriliyor. Esas cahalet okuduğunu anlayamamak daha da fenası okuduklarını çarpıtmak olsa gerek...

51%
49%

Fikri neyse zikri o dedikleri kelime bütünlüğünü şimdi anladım. Elif Şafak hayranıydım, kapak çalıntı çıktı soğudum. İskender Pala'nın eserlerini okumayı seviyordum; alanı olmayan işe zıpladı ve şimdide bu olay. Mezarında rahat bırakın, adam vefat etti alevi-sunni tartışması başlattınız. Sazını, bestesini çaldınız. Reklamı yanlış yerlerde arıyorsun Sayın Pala, bi 30-40 kitap daha da yazsan, ulaşamazsın Neşet ustanın kafasına. Mekteple yürümüyor bu işler, gönül adamının ağzı laf yapmaz, kalbinden geçenler sazıyla dillerde.

37%
63%

Bir kere şu yanlış anlamayı düzeltelim din, kadını insan ve kul olarak görür. Erotik ve nesne olarak gören, insan yahut da erkek ya da erkek zihniyetine hizmet eden kadınlardan müteşekkildir. Şimdiye kadar beğeniyle takip ettiğim sitenizde böyle cahilane bir yazı göreceğimi ummazdım. Pala'nın despotizm'ini de anlamıyorum elbet, divan şiirinde sevgilinin orasıyla burasıyla ben uğraşmadım herhalde. Edebiyat/ sanat, toplumun içinde olduğu hali yansıtır, bu halde edepsizlik varsa kimse gocunmasın. Toplum kendi içinde normalize ettiği şeyi bir kişinin yahut bir grubun demesiyle çıkarıp atmaz, bu çünkü bir insanın ömrüyle sınırlanabilecek bir şey değildir, toplumsal olgular bizim günlük zavallı tartışmalarımızdan daha ağır ve oturaklı ilerler.
Lütfen sapla samanı karıştırmayınız, bir kişinin görüşü din demek değildir. Kaldı ki din kadının meta olarak görülmesini nasıl isteyebilir, insanlar dini sömürü aracı kullanıyor, siz de bu düzenin ekmeğine yağ sürüyorsunuz.

54%
46%

Anlayamazsınız erotizm ile kadın ile alakası yok bu türkünün.

62%
38%

Yeni yorum gönder

Diğer Fikri Sabit Yazıları

Eylül ayının ve kuşkusuz 2014 yılının yayıncılık alanındaki en büyük kaybı oldu Kezban Akcalı. Koskoca bir ömrü yayıncılığa vermiş, yayıncılığın seyrini etkilemiş bir kadının, güçlü bir ismin kaybı... 1960'lı yılların sonunda May Yayınları'nda yayıncılık hayatına başlamış, Milliyet Yayınları'nda görev almış ve Onk Ajans'ta sekiz yıl geçirdikten sonra Akcalı Ajans'ı kurmuştu Kezban Akcalı.

İki Garip şairin hikayesini anlatıyordu Kelebeğin Rüyası; Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur'un yaşam hikayesini. Hiç unutamadığım bir sahne; bir hastane koğuşunda, Muzaffer Tayyip Uslu amansız hastalığıyla baş etmeye çalışırken yanında öğretmeni Behçet Necatigil bekler ve Rüştü Onur gelir heyecanla. Elinde bir kitap vardır. Öyle bir kitap ki, Muzaffer'i ayağa kaldıracaktır.

İlk önce kısa bir hafıza tazeleme yapalım. İskender Pala bundan iki yıl önce, Nisan 2012'de muhafazakar sanat (MS) manifestosunu yayınlamıştı hatırlarsanız.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin en önemli edebiyat ajanlarından, eleştirmenlerinden olan Barbaros Altuğ'un bir söyleşisine katıldım tesadüfen. Altuğ, yazar adaylarına eserlerinin yabancı dile çevrilmesi konusunda yapmaları gerekenlerden söz ederken yeni yazıdan, yeni edebiyattan da söz açıldı elbette.

Ah ömrümde duymadığım, duyduğuma da inanamayacağım bir şey: Bilerek unutulan, bilerek bırakılan kitaplar! Nerede oluyor bu yahu, olay İsveç'te falan mı geçiyor derken, anlaşıldı. Bizim ülkemizde gerçekleştiriliyormuş ama Avrupalılar tarafından! Antalya'da bir kitabevi, turistlerin otellerde bıraktıkları kitapları toplayıp daha sonra 1 liraya tekrar satıyormuş.

Söyleşi

Çevirmen Sibil Çekmen ile söyleşi: "Okurun Patrick Modiano'yu tanımasına aracı olmak heyecan verici"

 

Emre BAYIN

 

ŞahaneBirKitap

"Flaubert 'İşinin başındaki yazar, evrendeki tanrı gibi olmalıdır; her yerde vardır ama hiçbir yerde görünmez,' dediği ünlü sözünü 1852'deki bir mektubunda yazmıştı. 'Sanat ikinci bir doğa olduğundan, bu doğanın yaratıcısı da benzer bir işleyişe sahip olmalıdır. Bırakın her atomda, her boyutta gizli, sonsuz bir vurdumduymazlık hissedilsin.

FikriSabit

Kezban Akcalı, Türkiye'deki editör-yazar kopukluğundan ve çok satanlar listelerine bakarak yayın gündemini belirleyen yayıncılardan dert yanıyordu.

Eylül ayının ve kuşkusuz 2014 yılının yayıncılık alanındaki en büyük kaybı oldu Kezban Akcalı. Koskoca bir ömrü yayıncılığa vermiş, yayıncılığın seyrini etkilemiş bir kadının, güçlü bir ismin kaybı... 1960'lı yılların sonunda May Yayınları'nda yayıncılık hayatına başlamış, Milliyet Yayınları'nda görev almış ve Onk Ajans'ta sekiz yıl geçirdikten sonra Akcalı Ajans'ı kurmuştu Kezban Akcalı.