Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Numaracı Balzac, yeteneksiz ama çalışkan Turgenyev, lanetli Flaubert…

Henry James, roman sanatının önemli isimlerinden biri olmasının, bugüne uzanan eserler üretmesinin yanı sıra döneminin önemli edebiyat eleştirmenlerinden ve kuramcılarından biriydi. Bunu biz Türk okurları pek az biliriz zira James’in bu türlerde verdiği eserleri çevirinin çöllerinde takılıp kalır, Türkçeye ne yazık ki pek sirayet etmez. O yüzden sayfalarını heyecanla çeviriyorum Portreler'in. Henry James, Balzac’ı, Turgenyev’i ve Flaubert’i anlatıyor. Yani büyük bir edebiyatçı yine üç büyük edebiyatçıyı denemenin ve eleştirinin masasına yatırıyor, tadına doyulmuyor…

 

Henry James’in portrelerine geçmeden önce bu yazarın, Amerika’da doğsa da hayatının büyük bir kısmını Avrupa’da geçirdiğini ve bir İngiliz vatandaşı olarak öldüğünü hatırlatmak ve kendi döneminin en önemli yazarlarıyla, H.G.Wells’ten Turgenyev’e, Emile Zola’dan Flaubert’e, Daudet’den Maupassant’a, dostluklar kurduğunu belirtmek önemli. Zira Portreler'de okuduğumuz denemeler, bu dostlukların getirdiği ilginç gözlemlerle ve her anlamda sanatçı kavrayışıyla, bilinciyle dopdolu.

 

 

 

 

 

 

Öncelikle Honore de Balzac… James’e göre Balzac her anlamda akıldışı bir güce sahiptir. Ve üstelik neredeyse ilahi gücün kendisi kadar yaratıcı olduğuna inanmıştır. Bunda da haksız sayılmaz. James, Balzac’ı bu anlamda Shakespeare ile karşılaştırır. “Shakespeare’in karakterleri evrenin tam ortasında, açık havada durmaktayken Balzac’ın karakterleri garip,
yapay bir atmosferde kapalı kalmıştır. Bunlar nitelik olarak küflü ve sınırlı sayıdadır; ancak, eser yine de kendini ilahi denebilecek bir samimiyetle bunun makul bir sonsuzluk olduğuna ikna etmiştir. Ancak Balzac’a tıpkı Shakespeare gibi, insan doğasıyla ilgili konulara son noktayı koyabilecek bir otorite gibi davranmakta yanlış olan bir şey yoktur. Aynı şekilde, zaman geçtikçe onun eserlerine daha az eğlence maksatlı yaklaşılacak, daha çok öğrenme amaçlı bakılacaktır.” Bütün bu düşüncelerin yanı sıra zannedilmesin ki James bize altyapısı hayranlık olan bir büyük yazar portresi çiziyor. Tam aksine, cazibeden yoksun, maddi sıkıntıların komediye varacak şekilde baskın olduğu bir yaşam içinde, sırtında yayıncılarının kamçısı varmış gibi durmaksızın yazmak zorunda kalan, yaratıcı enerjinin tükenişinden bambaşka bir yazar personası çıkaran, üstelik de Paris’e saplanıp kalmış son derece yerel ve renkli bir yazar olarak Balzac’ı okuyoruz James’in kaleminden… James’in çizdiği portrede Balzac, büyük bir romancı numarası yapan, büyük bir romancıdır; ikilemlerden örülmüş sıradışı bir dokudur… “Aynı anda hem en yoz hem en naif, hem en mekanik hem en bilgiç, hem en cana yakın hem en düşüncesiz yazar odur. O hem en mükemmel hem en kaba sanatçılardan biridir.” Balzac’ı Henry James’in kaleminden okumak en az eserlerini okumak kadar heyecan verici.

 

 

 

 

 

Turgenyev’e gelince… Verimli bir dehadan çok, istekli bir yetenek… Notlarını almış, derslerini çalışmış bir öykü anlatıcısı… Doğaçlama yeteneğinden kesinlikle yoksundur ama ısrarlı çalışmalarıyla bu eksikliği kapatan bir yapısı vardır Turgenyev’in Henry James’e göre. Ve tüm tutkularımızı gözlemleyebilecek bir göze ve ruhlarımızın mükemmel karmaşasını
hissedebilecek derin, cana yakın bir duygudaşlığa sahiptir ki bu da onu eşsiz edebiyatçılar arasına sokar. James, Turgenyev’in yaşamın eksik bir tasvirini vermekle yetinmeyip dünyanın sonsuz çeşitliliğine hakkını teslim ettiğini söyler. Ona göre bu Turgenyev’in en büyük erdemidir. Ancak başta da söylediğim gibi James ele aldığı yazarları daha çok edebi ve insani kusurları çerçevesinde anlatmayı seviyor. Bu bağlamda da Turgenyev’in en büyük kusurunun ironiyi fazlaca kullanması olduğunu belirtiyor. İdeal edebiyat evreninin büyük anlatıcısı değil James’e göre bu yazar, ancak içinde bulunduğumuz dünyanın, bu 'gerçek' dünyanın ideal öykücüsü olarak tanımlıyor onu. Elbette daha iyi bir dünyanın gelişini umutla bekleyerek...

 

 

 

 

 

Ve Flaubert… Flaubert’i, kaleme aldığı büyük eserlerin ekseninde bir okumaya tabi tutmuş Henry James. Onun portresini diğer edebiyatçılardan farklı olarak neredeyse sadece eserleri dolayısıyla çizmiş. Buna göre Flaubert hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı kadar deha sahibi, edebiyat alanında her noktada silahlarını kuşanmış, bilgili ve son derece ciddi bir yazar.
Üstelik Madam Bovary ile birlikte gerçekçilik akımına son noktayı koymuştur. James, bu romandan sonra bu akım içinde böylesine bir başyapıtın çıkamayacağını söylüyor. Haksız da sayılmaz. Üstelik yazarın Madam Bovary’nin ardından gelen romanlarının da bu bağlamda oldukça sönük kaldığını, “ölü doğduğunu,” hepsinin bu romanın zayıf birer yankısından öteye gidemediğinin altını çiziyor. Böyle olmasının temelinde ise Madam Bovary’nin büyük bir tesadüf sonucu taklit edilemez bir başyapıt olması var. Böylelikle Flaubert, aynı anda bir mucizeyi yaratan ve bir laneti hayatı boyunca sürükleyen bir yazar olarak gözlerimizin önünde beliriyor.

 

Bir edebiyatçıyı en çok kim anlayabilir, büyük ihtimalle edebiyat eleştirisinden anlayan bir başka edebiyatçı… James, döneminin en parlak yazarlarını ve onların yapıtlarını yanına alarak edebiyatın en derin, en büyülü ve kuşkusuz en eğlenceli yerlerine doğru yürümüş. Kayıtsız kalmak mümkün değil…

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.