Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şeytan Ayetleri, nezih hassasiyetler, okuyup da yazamaz mı olalım infialleri

Sizi bilmem ama Sabit Fikir’in haber bölümünün tutkunuyum ben. Hemen her gün, kimilerinin ölü de dediği, edebiyat dünyamızda olsun, başkalarının edebiyat dünyalarında olsun, olan biteni hevesli bir telaşla okumazsam içim rahat etmez. Dikkatli seçimleri için sitemizin editörlerine minnettar olduğum kadar cümle renkli edebi figüre de borçlu hissederim hep kendimi.

 

Ancak tam bu noktada dikkatimi çeken ve beni üzen önemli bir husus dünya edebiyatının bizimkiler kadar renkli olmaması. Kan yok, can yok sanki onlarda. Evet, tamamen böyle düşünüyorum. Bakınız çıkan son haberlere: Pattie Smith dedektif romanı yazıyormuş, Joponya’da 99’luk bir kadın şair çoksatar olmuş, vs. Pek iyi, pek güzel diyerek geçeceğiniz bu sönük haberlerin yanı sıra bizden gelen haberler öyle mi ya, hepsi nasıl kaynamakta, nasıl hararetli, nasıl da akıl almazca.

 

Bakalım bakalım ilk habere. Türkiye’nin önemli kitabevlerinden biri, yine son derece prestijli, önemli bir yayınevinin ajandasının satışını durdurmasıyla edebiyat gündemimizde. Ajandanın içeriği, kitabevinin tavrı, olayın detayı bir yana(bknz. Sabit Fikir Haber bölümü 24.01.11 tarihli “Nezih Kitapçıda Sansür” başlıklı haber) bütün bu olan bitenler bana biraz da başta, geçtiğimiz günlerde yaşadığımız tarihi dizi tartışmalarını, ve diğerlerini, anımsatıyor fena halde.

Kaba hatlarıyla bir takım düşüncelere tutunup, bunun üzerinden ince hassasiyetler geliştirip sonrasında da, bu hassasiyetlere karşı gelen, karşı gelme ihtimali olan her şeye dair paranoyakça bir savunma güdüsü gelişiyor toplumumuzda. Bu paranoyalar da elbette popüler kültürden sanata, edebiyata uzanan yol üzerinde türlü şekillerde tezahür ediyor.Kendi hayat görüşümüzden farklı olan her yorum, her olay bize karşı işlenmiş bir cinayet gibi. Muhakeme kabiliyeti azaldıkça, hassasiyet telleri geriliyor. Cahil ve gülünç görünme pahasına “biz” ve “bizim karşımızda duran bütün bir dünya” düşüncesi, saplantısı, kısa süre içinde sadece “biz”e zarar verecek, “biz”i yok edecektir. Benden söylemesi.

 

İkinci haberimiz, daha doğrusu haber dizimiz Selman Rüşdi'nin eski değil, eskimeyen romanı Şeytan Ayetleri üzerine. Öncelikle romandan söz edip sonrasında sırasıyla haberleri vereyim. Şeytan Ayetleri malumumuz, yayımlandığı anda üzerinde kıyametler kopan bir eser… Yazarı hakkında ölüm fetvası verilmemiş, Rüşdi yirmi yıl kaçak hayatı yaşamamış olsaydı eğer, bugün pek azımızın anımsayacağı bir eser… Yıllar içerisinde çeşitli ülkelerden bu kitabı basmak isteyen editörlerin, çevirmenlerin başlarına gelenler, bu kitap için insanların, şaka değil, öldürülmüş olması onu unutmamamızın diğer bir önemli sebebi, unutmamamız gerektiğinin de bir göstergesi aslında. Biraz önce de vurguladığım gibi türlü hassasiyet tellerinin gerildiği, bilendiği ülkemiz edebiyat dünyası bu roman üzerinden tekrar ve tekrar, ısıtıp soğutup geliştirilen tartışmalara ziyadesiyle müsait. Önce, adı bile ürkütücü, olmayan bir yayınevi romanı internet üzerinden çevirip basacağını duyuruyor, ardından kıyamet kopuyor, yazar bu yayıneviyle ilgisi olmadığı üzerine açıklama yapmak zorunda kalıyor, kazanlar kaynıyor ve sonuç: Koskocaman bir hiç.

Sabit Fikir’in yaptığı okur anketine göre, roman ne olursa olsun Türkçeleşmeli. Bütün bu tartışmalar boyunca dile gelmeyen önemli bir noktayı hatırlatmak istiyorum. Şeytan Ayetleri Aziz Nesin tarafından çevrilmişti. Asıl meselemiz çeviri değil ki. Neden her şeyi sadece ve sadece daha da bulanıklaştırmak, içinden çıkılamaz bir hale sürüklemek üzere tartışıyoruz, tartıştırılıyoruz?

 

Ve son haber: Metin Celal, yaptığı araştırmayla bir efsaneyi yıkıyor. Türkiye’de zannettiğimizin, hep söylenegeldiğinin aksine 12 bin 89 kişiye bir kitap düşmüyormuş. Bilakis, kişi başına 5.6 kitap düşüyormuş. Ancak sözün tam anlamıyla kafamıza düşüyor olmalı ki bu kitaplar, okuma oranımız malum. Okuru olmayan yazarların ülkesinde yaşamak kolay değil. Hiç değil…

 

Yorumlar

Yorum Gönder


ben bir müslümanım kitapıma alay edenler küfredenlere özgürlük altı altında yayınlayacağız diyorsanız çok ama çok yanlış yapıyorsunuz özgürlük her yer de geçerli değildir sitenin sahipleri bilmem hangi inacı paylaşıyorlar ancak ben de bir şekilde tepkimi vereceğim saygılarla celal


yorum yazan arkadaş,
bu kitap kutsal bir şeye hakaret etmiyor, aman çevrilsin ne var bunda demiyorum, çevrilsin de korktuğunuz kadar olmadığını görüp, bu yazara ve kitaba ve çevirmenlerine yapılanların ne kadar haksızlık olduğunu anlayın, tabi okuyacak kadar cesaretiniz ve düşünecek kadar gücünüz varsa,


Edebiyat, felsefe, bilim, bunlar sansürcü kafaların anlayabileceği şeyler değildir. Bazı insanlar var ki, utanmasalar felsefe kitaplarını da yasaklamaya çalışacaklar. Ya dinlerinden olurlarsa? Korkularını anlıyorum. Tarih bize birçok gerçeği gösteriyor. Tarihin çöplüğünde birçok din var. Ve sizlerin yeri de orası olacak. Kitapları yasaklamak istemeniz, yasaklamanız, yakmanız, yazarları öldürmeniz, gerçekleri değiştirmez. Herkes yok dönmüyordur diyordu, Gelileo tek başına dünya dönüyor diyordu. Kapayın zaten açık olmayan gözlerinizi. İstediğiniz kadar da hissetmeyin dünyanın döndüğünü. Ama dönüyor işte... Korkunuz bundan. Ama ne yaparsanız boş. Din insanı küçümsediğinde sorun yok da ben onu küçümsediğimde mi sorun var? Sokrates burada yaşaydı, bu çağda yaşasaydı, bu tip insanlar onu tanrıyı yok saydığı için yine öldürürdü. Bazılarınız Sokrates'te kim diyebilir. Sakın okumayın bunları. Din gerekli size, aydınlık değil.


İnsanların değerleri vardır. İslam da bu değerlerden birisidir. Şimdi bir kişi bu 'kutsaliyete' kalkıp hakaret edecek, bu hakarete sessiz kalmayan kişiler de suçlu durumuna düşecek. Nasıl bir zihniyete sahipsiniz tam olarak kestiremiyorum ama Müslümanların çoğunluk olduğu bir ülkede, İslamiyete hakaret eden bir eserin basımını desteklemeniz gerçekten üzücü. Bu kitabın ülkemizde yayınlanması hiçbir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir. Gerçi dünyadaki tüm Türkçe olmayan kitapları dilimize çevirip, hepsini okuduk bir S. Rüşdü'nün bu kitabı kaldı.
Adı sanı olmayan bir yayınevinin ucuzca davranışına 'modernlik, çağdaşlık, hürriyetçilik' kisvesi altında kapılıp, sizlerde bu oyunun ucuz oyuncuları oluyorsunuz.

Hâlbuki ne demek istediğimi bir anlasanız da 'aman çevrilsin ne var bunda' mantığını bıraksanız ne iyi olur. Namık Kemal dediği gibi; Dini küçümsedik yetmedi, kültürümüzü dışladık yetmedi, batının tokadı bize yetti.

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.