Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Tanrısız din, umutsuz mutluluk!

Marc Auge
Dost Kitabevi Yayınları

Tanrısız din olur mu, ya umutsuz mutluluk? Cevap veriyorum: Pekala evet... Bergson, Durkheim gibi felsefeciler, sosyologlar elbette benim gibi son soruyu en başta sormazlar, onlar öncelikle “din”in tanımını yapmakla, ne olup ne olmadığını tespit etmekle başlarlar işe. Din, “doğanın zekanın yıkıcı gücüne karşı bir savunma tepkisidir”, din “zekanın, ölümü kaçınılmaz olarak tasarlamasına karşı doğanın bir tepkisidir... Hayvanlar bilmez belki ama insan ölmek zorunda olduğunu bilir çünkü. Ama yaşamak için geldiği bu dünyada, bu biliş, pek de hayırlı bir biliş değildir. Daha doğrusu yaşam enerjisiyle beslenen doğanın amacına uygun değildir. İşte bu yüzden ölümden sonra da yaşam vadeden, toplumsal hareketleri belirleyen bir “din”e ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyacı Tanrı veya Tanrılar da karşılayabilir, Tanrılarla pek ilgilenmeyen inançlar da. Sözgelimi Budizm, “dünyanın varoluşunu bir olgu olarak aldığından, insana nereden geldiği ve sonu konusunda hiç kaygılanmamayı ama, arzuyu yok etme ve tek başına meditasyon ile özdeşleşen kurtuluşu, hiçbir tanrının yardımı olmadan yalnızca kendi içinde bulmak için bu kaygılardan uzaklaşmayı salık veren ve tanrıların var olup olmadıklarını bilmek sorunuyla ilgilenmediği için ateist olan Budizm”. Ya da doğanın simgelerini okumak üzere yola çıkarak, insana daha kolektif bir yaşam biçimi veren, kişiler-dışı tanrılar yaratan, hataları kabul etse de günaha dair hiçbir düşüncesi olmayan Paganizm.

Söz Paganizme gelmişken, son günlerde kafamı kurcalayan bu tür soruların kaynağı olan “Paganizmin Dehası” adlı çalışmayı atlamak olmaz. Fransız antropolog Marc Augé -ki hafızası kuvvetli okur onu Türkçeye çevrilmiş “Unutma Biçimleri” adlı kitabıyla hatırlayacaktır- özellikle Hıristiyanlığın baş düşmanı olan Paganizm ekseninde tüm inanışları kapsayan etkileyici bir dinler tarihi yorumu yapıyor, diyebilirim. Paganizm ve tektanrılı dinler karşılaştırmasından, tarihi, felsefeyi, popüler kültürü ve elbette siyaseti de içeren dikkat çekici bir yorum sunuyor Augé. Buna göre günahın ne olduğunun bilinmediği, bugün doğaüstü dediğimiz şeyleri doğal karşılayan, hatta doğaüstüne dair hiçbir fikri olmayan, Tanrı düşüncesiyle ise hiç mi hiç ilgilenmeyen bir sistemde yaşadığımızı düşünmek, ya da o kadar ileri gitmeye de gerek yok, böyle bir sistemin bir zamanlar bir yerlerde var olduğunu bilmek! Kuşkusuz ilginç geliyor... Bize ilginç gelen bu bilgi, bazılarını da kızdıracaktır hiç şüphesiz. Zira onlar, günümüzde tıkır tıkır işleyen çarkların temelinde, bugünden ümidini kesmiş, hiç olmayacak bir geleceğe bir mesih, bir mucize beklentisiyle bağlanan, medet uman, popüler kültürün artıklarıyla beslenen ve mutluluğu ancak ötedünyada bulma umuduyla yaşayan kitleler olduğunun fena halde farkındalar. Kendini bu tür varoluş biçiminden sıyırmaya çalışan ateistlerin nasıl bir donmuşlukta, hareketsizlik noktasında kısılı kaldıkları ise cabası...

Dinin sınırları: Ölene kadar...

Agué, dinin sınırlarını kurcalayarak başlıyor işe. Dinsel olgunun çeşitliliğinden, kuramlarından hem politik hem defelsefi ve toplumsal düzlemde söz ediyor. Din ve kutsal arasındaki bağıntıları da, büyü ve felsefe arasındaki dinin konumunu da masaya yatırıyor. Bu bağlamda en dikkat çekici ilişki ise elbette din ve ideoloji arasındaki ilişki. Burada, bugün ölümünü kutladığımız ideolojiler değil, “tarihin belirli bir anında ve yerinde egemen düşüncelerin mantığına gönderme yapan bir kavram olarak” ideolojiden söz ediliyor. Kuşkusuz sancılı bir ilişkidir bu. Zira ideoloji toplumsaldır, tıpkı bireyin de anlaşılamaz biçimde toplumsal olduğu gibi, oysa din en önemli etkinliğini bireysel olmasından alır. Bu noktada “Paganizmin Dehası”, Nietzche, Bataille ve Freud gibi isimlerin din ve toplum bağlamında ayrıksı bireysel tutumlarına odaklanır. Yazarın bu üç isim üzerinden din, toplum ve ideoloji ekseninde yaptığı okumayı, gözden kaçırmamanızı salık veririm.

Bütün bunların nihayetinde tazeliğini, güncelliğini koruyan ve insanlıktan net bir cevap bekleyen oldukça önemli bir soru sorarak çalışmasını bitiriyor Marc Agué: Dinin işlevinin, beklenmeyeni açıklamaktan daha çok, yaşamın normal akışını devam ettirmek olduğunu mu düşünmek gerekir ya da başka bir deyişle, dinin, ritüele ve bunun da ötesinde, bize, ne tanrıların ne de Tanrı’nın olduğu laik bir kutsallık anlayışının habercisiymiş gibi görünen bir pagan din anlayışına indirgenmesine mi öncelik vermek gerekir? Tanrısız dini, umutsuz mutluluğu bugün bizim için hayal etmek kolay değil. Yanıt, kuşkusuz hayatlarımızı ve dünyayı değiştirecektir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.