Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''




Toplam oy: 50
Önemli tasavvuf araştırmacılarından rahmetli Annemarie Schimmel’in Şark Kedisi adlı kitabını okuduğumda, kedinin Doğu toplumu özelinde kadim zamanlardan bu yana insan hayatında muhtelif yönlerden edindiği konumu bir kez daha anlamış oldum. Schimmel kitabında şark kedisinin muhtelif toplumlardaki yerini ana hatlarıyla ele almakta, bu argümanlar çerçevesinde şark metinlerinden derlediği kediye ait imgelere yer vermektedir.

 

 

 

 

 

Keder göğsümü sıkıştırıp ezdiğinde; Derim ki: Belki dağılırlar günün birinde; Yoldaşım bir kedi, sadık dostum Kitaplar, lambaysa sevgilimdir (Ahmed Ibn Fâris, ö. 932)

 

 

Kediler kadim zamanlardan beri insan hayatının içerisinde yer alıyor. İstanbul’un en güzel ve sakin mekânlarında her an rengârenk kedilerle karşılaşmak mümkün. Eyüpsultan, Üsküdar, Süleymaniye, Kocamustafapaşa, Sarıyer, Beşiktaş her nereye gidersek bir cami avlusunda, bir mezarlıkta, sokak aralarında bize tebessüm ettiren bir kediye rastlarız. Hemen herkesin kedilere dair bir anısı, onlarla bir hikayesi, hayatına dokunan bir yanı, belki de yoldaşlığı vardır. Tıpkı Azra Erhat’ın çocukluk anılarının kahramanı, bir gün gidip bir daha geri dönmeyen Pisiağalar’ı, Atasoy Müftüoğlu’nun Prens’i, Arif Bilgin’in Pamuk’u, bizim evimizin neşesi Boncuk’umuz gibi. Bazı mekânlar oranın sahibi kabul edilen kedilerle sembolleşmiştir. Kediler çocukluk dönemlerimizin en önemli kahramanlarıdır. Çoğumuz, içerisinde kedilerin yer aldığı hikayelerle büyümüşüzdür. Çizmeli Kedi masalını bilmeyen hemen hiçbir çocuk yoktur herhalde. Kediler evlerimizin şen şakrak misafirleridir aynı zamanda. Kedi tutkusunun ve sevgisinin tarifi mümkün değildir pek çok insan için.

 

 

 

Mumyalanmış kediler

 

 

 

Haliyle, hayatımızda böylesine önemli bir yere sahip olan kadim dostumuz ile ilgili geniş bir literatür de oluşmuş zamanla. Kedilere dair hikâyeler, şiirler, şarkılar, deyimler, atasözleri, fıkralar yazılmış, okunmuş, anlatılagelmiş. İnsanoğlunun bu dostuna karşı ilgisi sadece edebiyatla sınırlı da kalmamış, geçmişte ona kutsal anlamlar da yüklenmiş. Vaktiyle Orta Anadolu’ya yaptığım bir seyahat sırasında ziyaret ettiğim Aksaray Müzesi’nde karşılaştığım kedi mumyaları beni hayli etkilemişti. Müzede antik dönemden kalma çok sayıda insan, bebek mumyalarının yanı sıra birkaç tane kedi mumyası da sergileniyordu. Kedilerin insanlar tarafından sevildiğini bilirdim, ama bu mumyalar kedinin insanoğlu için ne kadar muazzam bir değere sahip olduğunun geçmişten bugüne yansıyan en somut göstergeleriydi.

 

 

 

Şark kedisi

 

Önemli tasavvuf araştırmacılarından rahmetli Annemarie Schimmel’in Şark Kedisi adlı kitabını okuduğumda, müzede gördüğüm mumyaları da düşününce, kedinin Doğu toplumu özelinde kadim zamanlardan bu yana insan hayatında muhtelif yönlerden edindiği konumu bir kez daha anlamış oldum. Schimmel: “Şark kedisi çeşitli formlarda ortaya çıkar. Masallarda ve şiirlerde dolaşır, saraylara ve sufî dergâhlarına yerleşir, minyatürlerde görünür, doğa bilimleri tarafından incelenir ve büyülerde kullanılır, kısacası, her zaman yeniden gizem kazanır, insancıl, insanüstü ve büyüleyici olur” cümleleriyle tanımladığı şark kedisinin muhtelif toplumlardaki yerini ana hatlarıyla ele almakta, bu argümanlar çerçevesinde şark metinlerinden derlediği kediye ait imgelere yer vermektedir.

 

 

Schimmel’e göre, kedi İslamiyet öncesi dönemden beri Şark toplumunun hayatında önemli bir yere sahipti. Bu sevimli hayvan Eski Mısır’da kutsal kabul edilmekteydi. Efsaneye göre Tanrı Ra’nın kızı Tafnut’un kendisini takip etmek üzere gelen Thot’a altın renkli bir kedi şeklinde görünmüştü. Kedinin kutsallığı Mısır’da çok yakın dönemlere kadar devam etti. Kedi Müslüman toplumda da ayrıcalıklı bir yere sahip oldu. Hz. Peygamber’in kedilere muhabbet duyduğu, kedilere sevgisi nedeniyle Ebû Hureyre’yi övdüğü bilinmektedir.

 

 

Öyle ki, zaman içerisinde kedi sevmenin imanın bir parçası ve imanı kuvvetlendiren etkenlerden birisi olduğu dile getirilmiş, kedilerin alnındaki lekeler Hz. Peygamber’in okşamasıyla ilişkilendirilmiştir. Yine, Hz. Peygamber’in namaz kıldığı sırada üzerinde uyuyan kedinin rahatsız olmaması için elbisesinin eteğini kestiği yönündeki rivayeti de İslam kültüründe kedinin sahip olduğu konumu ortaya koyan bir yaklaşım olarak değerlendirmek mümkündür. Biraz da İslâm medeniyetindeki bu konumuyla ilişkili olsa gerek, kediler İslâm tarihi boyunca âlimlerin, şeyhlerin en iyi dostu olmuşlardır. “Alimlerin yaşadığı evde kedi de âlim olur” sözü muhtemelen bu anlayışın bir ürünü olsa gerektir. Muhtelif yüzyıllarda çizilen minyatürlerde derviş ve kedi imgesi sık sık işlenmiştir.


Derviş kedi
Schimmel, eserinde uzmanlık alanı olan tasavvuf kültüründe kedinin yerine, İslam tasavvufunda kedinin yerini bilhassa vurgulamıştır. Mesela, Kuzey Afrika’daki Hedava tarikatı üyelerinin kedi ile ilgili uygulamaları oldukça dikkat çekicidir. Bu tarikatın mensupları, birçok derviş gibi kedinin de insana benzer şekilde abdest alıp gün boyunca dua ettiğine inanıyorlardı. Bu nedenle kedinin artık bıraktığı yemeği yemekte bir sakınca olmadığını düşünüyorlardı. Tarikata yeni giren müritlere kedicik anlamında kuetat denmekteydi. Tekkede büyüyen kedilere insan ismi veriliyordu. Bunun nedeni ise kendilerine söyleneni anladıkları için kedi ruhunun insan ruhuna benzediğine inanmalarıydı. Kedi, Türk tasavvufunda da etkili bir yere sahipti. Konya’da Pisili Sultan türbesi adıyla bilinen bir makam bulunmaktaydı.


Aramıza kara kedi girmesin!
Kadim dostlarımız elbette ki her zaman iyi ve sevimli yaratıklar olarak görülmemiştir. Bazen bir uğursuzluk sembolü, bazen kurnaz ve sahtekâr, nankör, bazen bencil bazen de hırsız kimliği yüklenmiştir kedilere. Mesela, Nasreddin Hoca’nın eve aldığı ciğeri komşularıyla yiyen hanımının, suçu yüklediği ve günah keçisi ilan ettiği kedi gibi. Eserde bu fıkranın Mevlana’nın Mesnevi’sinde yer alan geniş bir versiyonuna da yer verilmiştir. Bencilliği, acımasızlığı ve çıkarcılığı ile ilgili olarak ise dilden dile nakledilen bazı atasözleri aktarılmıştır. Mesela, “Kediyle köpeğin dostluğu kasabın önüne kadardır”; “Kedilerin kanatları olsaydı, serçelerin hali yamandı” bunlardan sadece ikisidir.
Kediler bazen uğursuzluk sembolü olarak da kabul edilmiştir. Mesela, Ortaçağ Avrupa’sında şeytani varlıklar olarak görülüyorlardı. Doğu kültüründe de zaman zaman kedi kılığına giren yaratıklar tasvir edilmişti. Toplumun bazı kesimlerince geçmişten günümüze bazı eleştirilere neden olsa da kediler bizim hayatımızın en değerli parçaları. Pek çok insanın toplumsal duyarlığının da denetim mekanizması. Onlar hayatımızda hep vardılar ve var olmaya da devam edecekler. Dünya bizim olduğu kadar, bizim dışımızdaki canlıların da yaşam alanı. Öneri: Kedilere dair okuma yapmak isteyenler, Schimmel’in kitabının yanı sıra, Beşir Ayvazoğlu’nun Saatler, Ruhlar ve Kediler, Dorris Lessing’in Kedilere Dair ve Julia Bachstein’in derlediği Kedi Hikâyeleri isimli kitapları okuyabilirler.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

 

 

 

 

Fatih Baha Aydın: Yaşadınız Öldünüz, Bir Anlamı Olmalı Bunun... Romanın daha eski bir macerası var bildiğim kadarıyla. Bekleyen eskizler vs. Ne oldu da 2020’de yazıldı bu kitap?

 

 

 

 

 

 

 

 

Letaifü’l-İşarat bir tefsir. Farkı zannediyorum Abdülkerim Kuşeyri’nin kimliğinde. Kuşeyri bir mutasavvıf. Girişte, “fıkıhakide alanında ikincil yorum, ahlak alanında ise birincil yorum anlamına gelen bir işari tefsir” diyorsunuz. Biraz açabilir misiniz bunu?

 

 

 

 

Modern öykünün öncü, yol açıcı öykücülerinden Jorge Luis Borges’in (1899-1986), Türkçedeki en iyi öykü toplamlarından biri çevirmenleri Tomris Uyar, Fatih Özgüven, Fatma Akerson, Peral Bayaz olan Alef adlı eseridir. Onun özellikle temel vurguları olan labirentler, rüya ve zaman bu kitaptaki öykülerde belirgin bir şekilde yer alır.

 

 

 

 

 

Karadeniz Kıyı Kentleri Tarihi çalışmanıza geçeceğiz hocam ama, ilk soruları genel perspektifte tutmak adına soruyorum: Osmanlı Kuruluş tezleri bir döneme adeta tarihçilikte damga vurdu, fakat, sanki sizin katkılarınızla bunlar son buldu… Bunu neye bağlıyorsunuz?

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.