Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

“Gülbeşekeri sevdin mi?!”




Toplam oy: 34
Priscilla Mary Işın
Yapı Kredi Yayınları

Romanın sonlarına gelmiş, artık çözüm bölümüne yaklaşmışızdır; Feride Anadolu’dan nihayet geri dönmüş ve Kamuran’a öğretmenlik yaptığı şehirlerden birinde öğrendiği gülbeşeker adlı bir tatlı sunmaktadır köşkün bahçesinde… “Gülbeşekeri sevdin mi?” diye sorar Feride Kamuran’a ve ısrarla tekrar tekrar sevdim cevabını duymak ister, öyle ki sahne Feride’nin büyük bir buhran eşinde ağlayarak bahçeyi terk etmesiyle sonlanacaktır. Zira “Gülbeşeker” Feride’nin ta kendisidir. Ona bir zamanlar takılan bu lakap, bu tatlı ismi, kendine de Kamuran’a da bir türlü itiraf edemediği aşkının güçlü bir yansısı olarak Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu”nda yer eder. Biz okurlara ise Türk edebiyatının bu güzel ve gururlu kadın kahramanına yakıştırılan gülbeşekerin nasıl bir tatlı olabileceği merakı kalır.

Aklımın bir köşesinde, köşkün bahçesinde tek kişilik bir ilan-aşk sahnesi olduğu halde,  “Gülbeşeker”in sayfalarını çevirmeye başladım. İlk gençlik yıllarımın ötesine uzanarak içimde yeniden uyanan bu unutulmuş eski, çocuksu merakla evvela gülbeşekeri aradım. Kitabın ortalarına doğru reçeller bölümünde buldum onu. Meğer bir tür gül reçeliymiş gülbeşeker! Öğrendiğim şey hayalimde yarattığım tatlıyla hiç mi hiç uyuşmadı, bir nevi hayal kırıklığı bile yarattı diyebilirim üzerimde. Ancak reçele bir tür kahvaltılık muamelesi yapan, onu tatlıdan saymayan günümüz Türkiyesi’nin aksine geleneksel mutfağımızda reçelin misafirlere özellikle sunulan (hem de öyle kap kap değil, sadece bir kaşık) önemli bir tatlı türü olduğunu da öğrendim hemen ardından. Derken hafızamda bir kıpırdanma oldu; Mevlana’nın gülbeşekeri … “Onun şekeriyle, onun gül bahçesinde gülbeşekere dönmüşüm” diyordu Mevlana. Tanrı lütfuyla insan varlığını temsil eden bir tatlıydı ona göre gülbeşeker… Merakım git gide yatışırken diğer yandan da , “Türk Tatlıları Tarihi” gibi iddialı bir alt başlıkla yayımlanan bu çalışmanın adının “Gülbeşeker” olmasını hiç mi hiç yadırgamadım.

“Gülbeşeker”in yazarı Priscilla Mary Işın, bir İngiliz. Yıllar önce yaşamaya başladığı Türkiye’de, ilgisini çeken mutfak kültürünü İngilizlere tanıtmak amacıyla yola çıkmış en başta. Bunda İngiltere’de yediği Türk yemeklerinin berbat oluşunun da önemli bir etkisi olduğunu belirtiyor yazar.  Hazırladığı kitaba Türk yemeklerinin kökenine dair tarihi bir önsöz yazmak istemesi ise onu bugün elimizdeki kitaba “Gülbeşeker” e getirmiş. Öyle ki, kaynaklara birinci elden ulaşmak için Osmanlıca bile öğrenmiş Priscilla Mary Işın. Bu kitabın öncesinde ise Tercüme-i Kenzü’l-İştiha (Ahmed Cavid’den çevriyazı, Kitap Yayınevi) ve Aşçıbaşı (Mahmud Nedim bin Tosun’dan çevriyazı, YKY) gibi önemli çalışmalara da imza atmış.

Tatlı ve şekerleme kültüründe Osmanlı’nın rakipsiz olduğunu söyleyerek başlıyor tatlı tarihimizi anlatmaya Mary Işın. Çalışmasının henüz ilk adımında, son derece yüklü ve ilgi çekici bilgiler veriyor. Osmanlı sofralarında yemeklerin tatlı-tuzlu ayrımı yapılmadan verildiğini öğreniyoruz mesela; kuzu tandırın ardından baklava, baklavadan sonra etli bamya, derken pilav, yoğurt ve sütlaç, çorba, balık, vişne şurubu, en nihayetinde de kahve sunulantürlü çeşit sofralar getiriyor gözümüzün önüne. Anlıyoruz ki yemekten sonra tatlıya geçilme faslı ancak 20. yüzyılda adet haline geliyor. Mutfağımızdaki batı etkisi yadsınamaz, “Gülbeşeker” de Osmanlı’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan tekrar Osmanlı’ya geçen tatlı-şekerleme türleriyle, onları pişirme yöntemleriyle dopdolu. 

“Gülbeşeker”i sadece bir yemek kültürü kitabı olarak değerlendirmek çok yetersiz olacaktır. Açıkçası, tam anlamıyla toplumsal kültüre, gündelik yaşama dair bir çalışmayla karşı karşıyayız. Şehzadelerin sünnet törenleri için düzenlenen şeker bahçelerinden misafirliklerde sunulan reçellerin nasıl yendiğine, yeniçerilerin ramazanın 16’sında padişahın armağanı baklavayı kabul etme törenlerinden yanlarında tuhaf bir şekilde saat taşıyan 19.yüzyıl sokak dondurmacılarına, bir döneme damgasını vuran düdüklü horoz şekeri tarihinden, efsanevi ve esrarengiz lokum pişirme yöntemlerine hatta lokumu ilk ihraç eden kişi olan Hacı Bekir efsanesine uzanıyor; damağımızda peynir şekerinin, miskin, çifte kavrulmuş lokumun, tatlı sucuğun hayali tadlarıyla şekerci dükkanlarını geziyoruz: ”Parislilerin düşündüklerinden çok daha gelişmiş olan Osmanlı yemek zevkleriyle tanıştırmak maksadıyla arkadaşım şekerci dükkanlarından birine götürdü. Dükkanın kendisi dikkat çekiciydi. Gemi lombozlarındakiler gibi yelpaze şeklinde yukarı çekilmiş kepenkler, dörtgen bölümlere ayrılmış, sarı ve maviye boyanmış bir tür oyma tente oluşturuyorlardı. Bunun altında kırmızı ve beyaz şekerlerle dolu büyük cam kavanozlar, piramid şeklinde lokumlar(…) kavanozlarda gül reçeli ve kaselerde Şam fıstıkları vardı.  İstanbul’un en büyüklerinden bir olmasına rağmen, üç kişiyi zor alan dükkana girdik. Şişmanca, esmer tenli, siyah sakallı dükkan sahibi dostça fakat yine korkunç bir edayla bize güllü ve beyaz rahatü’l-hulkum ve çok çeşitli parfümlü, nefis ancak Parisli bir damak için biraz fazla tatlı olan egzotik şekerlemeler sundu. (…) Alçak taburelere oturarak yoldan geçen rengarenk kalabalığı seyrettik.” Bir Parisli’nin kaleminden 19.yy İstanbul’unun şekerci dükkanı işte böyle tasvir ediliyor. Parisli’nin yediği rahatü’l hulkum, lokum anlamında. Boğaza rahatlık veren şey, demek olan bu isim zaman içinde bizim kullandığımız şekilde lokum haline geliyor. Bu bile başlı başına tarihi bir hikaye aslında. Priscilla Mary Işın, bu türden dile ve yemeğe dair iz sürmelerle pek çok tarihi hikayeyi de gözler önüne seriyor.

Son derece akıcı, temposu hiç düşmeyen, edebiyatla beslenen, dili kurcalayan keyifli ve dolayısıyla şahane bir  toplumsal tarih kitabı “Gülbeşeker”. Benzerlerinin aksine bir yılda iki baskı yapması da hiç tesadüf değil.  Şöyle bir karıştırıp bakayım, diyerek elinize almanız yeterli, bitirmeden bırakamayacaksınız.      

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun