"Tekil evrensel". Böyle diyor Sartre, Carlo Levi’nin edebiyatı için. "Kendi olmak, Levi için, evrensel olanı, tekil olan haline getirmek anlamına gelir. Yazmak, bu iletişim kurulamayanla bir iletişim kurmaktır: Tekil evrensellik". Carlo Levi’nin Türkçeleştirilen tek kitabı "İsa Bu Köye Uğramadı"yı okuduktan sonra Sartre’ın ne demek istediğini anlamak hiç de zor değil. Otobiyografik öğeler taşıyan bu kitabında Levi, bir sürgünün gözünden taşra yaşamını, taşra edebiyatı yapmadan aktarıyor. Doğası gereği dışarıdan bir gözle anlatırken taşrayı, yazar-aydın olarak kendini, okur olarak da bizleri tuhaf bir şekilde içeriye, söz konusu yaşamın tam kalbine götürüyor. Öyle ki, aynı anda hem zamanın tam ortasına hem de en dışına ait olan bir evrende, boz bulanık killi topraklarda, kayalar üzerinde yükselen beyaz taş evleriyle faşizm dönemini yaşayan Güney İtalya’dan doğru çeviriyoruz gözlerimizi kendi içimize.
“İsa bu Köye Uğramadı”, sürgün-anlatıcımızın, sıcaklardan kavrulan, fakirlikten ve sıtmadan kırılan, feodal ağalık sisteminin yaşayanların damarlarındaki kanına işlediği bir köyden, daha da fakir, daha da çorak ve yalnız bir köye, Gagliano’ya, aktarılmasıyla başlıyor. Levi’nin taşrası, Yaşar Kemal’le Orhan Kemal’in Çukurovası’nı andırıyor ama her şey bir yana bu topraklar belli ki Çukurova’nın bereketinden çok uzak. Yakup Kadri’nin “Yaban”ını akla getiren kahramanı ise ondan farklı olarak gerçek bir kahraman olmak yolunda; zira ne gittiği köye medeniyet, kültür getirmek derdinde, ne ufuklarını açmak, bildiği bütün zaman göstergelerinin durduğu anda bulunduğu yerin zamansızlığına ayak uydurmakla kalıyor sadece. Ve bu duruş onu itilmiş bir siyasi sürgünden, köyün papaz, hekim ve büyücüsü olmaya, taşraya ait tüm değerleri üzerinde toplamaya, kendi deyimiyle “bir çeşit Doğu evliyalığına ermeye” itiyor önüne geçilemez bir şekilde.
Gagliano özelinde Güney İtalya Çukurova’nın bereketinden çok uzak demiştik ama, yine de topraklar üzerinde oynanan oyunlar hep aynı kötücüllükte, Türkiye’nin doğusunu fena halde anımsatan eşkiyalık ise cabası... ”Gagliano köylüleri Habeşistan’ın alınmasına sevinmiyor, Dünya Savaşı’nı hatırlamıyor, ölülerinin sözünü etmiyorlardı. Ama köyde bütün yürekleri saran, bütün dillere destan, efsaneler, masallar, destanlar dolusu bir savaş vardı: Eşkiyalık” Aslında Gagliano’da eşkiyalığın bitmesinin üzerinden yetmiş yıl geçmiş ancak köylülerin yüreğinde bu savaş her dem taze kalmış tuhaf bir şekilde. Hayatlarında yer etmiş, onların hayal gücünü besleyen çılgın, kara destanlarına dönüşüvermiş.
Mümkünse kiliseye gitmeyen, çocuklarını inatla vaftiz ettirmeyen, kiliseye bir kuruş bağış yapmayan Gagliano köylüleri üzerinden Levi’nin en çok düşündüğü, kurcaladığı, üstüne gittiği karşıtlık ise kutsal olanla dinsel olan arsındaki karşıtlık oluyor. “İsa Bu Köye Uğramadı”nın köylülerinin nazarında devlet ne kadar “yok”sa, din de o kadar “yok” aslında. Onların var oluşuna sebep olmadıkları ve hayatlarını zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayan bu iki kurumun yerine ikame ettikleri tek bir şey var: Ortak bir acıdan mürekkep ortak bir insan kaderi duygusu sadece. Ki elbette saf kutsalı da kapsayan, içeren bir duygu... Levi’nin roman boyunca saptadığı bu duygu, taşranın uyanışına dair beyhude bekleyişe karşı da, ta 2.Dünya Savaşı öncesinden gelen bir cevap niteliğini taşıyor.
İçindeki iyicilliği, sevgiyi romanının hemen her satırında yansıtmayı başaran bir yazar Carlo Levi. Doğanın ve insani tüm sınırların ötesinde olduğunu vurguladığı büyü ise kurduğu atmosferin içine işliyor, dolayısıyla da okurlarının yüreklerine.
“İsa Bu Köye Uğramadı”, bütün bu özelliklerinin yanı sıra Türkçeleştirilmiş versiyonuyla da şahane bir kitap olarak anılmayı hak ediyor. Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirisi ve Jean-Paul Sartre ile Italo Calvino’nun önsözleri eşliğinde basılan kitap, okurunu düşünen kağıt ve dikişli baskı kalitesi bakımından anılmaya değer. Tıpkı daha çok çağdaş edebiyata yer veren ve Kitap Yayınevi bünyesinde yer alan diğer tüm Helikopter kitapları gibi.
Şahane Bir Kitap

Şahane Bir Kitap



Yorumlar

Yorum Gönder
Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma. 1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist, şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.









Facebook
FriendFeed
Twitter
RSS
Yeni yorum gönder