Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Korkunun tersinde, bütün anlatıların sonunda…




Toplam oy: 31
İsmail Güzelsoy
Doğan Kitapçılık

“Rab dedi, renk olsun ve karanlığa yayılsın. Ve renk oldu. Rab dedi: Bu iyidir, bundan memnunum; başka renkler de olsun ve yeri göğü doldursun. Her şeyin üzerinde bir sır olsun ve ona renk ismini verin bundan böyle. Ona biat edin. O, karanlığın telkin ettiği korkularınızdan mahfuz eylesin sizi. Ve karanlık türlü çeşit renklerle doldu. Öyle ki yaratılan her şey ve her vaziyet bu sırr-ı esrar-ı mübarek ile örtüldü. Rab renklerin iyi olduğunu gördü ve onları karanlıktan ayırdı.” Değil Efendi’nin renk ve korku meselinin girizgahından olan bu küçük alıntı ki koca bir romanın belki de ana izleğine dair ilk ipucu... Değil Efendi, yani “Kendisi dünyanın gelmiş geçmiş en renkli ve en mütevazı meddahı(ya da kendi deyimiyle meselperdazı)”, şey ve hiç, renk ve karanlık üzerine açtığı sözü büyüleyici bir meselle taçlandırıyor çünkü... İsmail Güzelsoy, son romanı “Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri”nde; şey ve hiç, renk ve karanlık nasıl ki aynı anda hem birbirinin zıddı hem de kapsayıcısıysa; geleneksel anlatı ile postmodern anlatım biçimlerini öyle kaynaştırıp, yepyeni bir hikaye evreni koyuyor önümüze. Yazarın bu beşinci romanı için postmodern bir mesel diyebilir miyiz öyleyse, kim bilir, belki de...

İsmail Güzelsoy’un bir önceki romanı “Sincap”tan tanıdığımız mecburi kalpazan Sincap ve şair İskender Sof’u Iğdır’a giden trende buluyoruz bu sefer. Daha doğrusu Değil Efendi, lafı ilk oradan alıyor ele. Karısı, yayımcısı ve en iyi dostu tarafından ihanete uğrayan, tek suçu solculuk olan ve işte bu geniş kapsamlı suçtan dolayı ölümün bir adım gerisinde yaşayan şairimiz, ülkeyi terk etmek için Sincap kılavuzluğunda Iğdır’a gitmektedir. Üstelik bu son derece dürüst, insansever, iyi yürekli, duygusal, mavi gözlü, dalgalı saçlı solcu şair bize bir yerlerden, belki gönlümüzün ta içinden, fena halde tanıdık gelmektedir. Hikayemiz ilerledikçe de bu türden bir şair imgesinin İskender Sof’un varlığında cisimleştiğini, derinleştiğini hissederiz.

Değil Efendi’nin ağzından dinlediğimiz bu meselde bir polisiye tadı da yok değildir hani. Karakış yüzünden Ankara’yla ve bütün dünyayla iletişimi kesilen Iğdır’da, Mit ajanı Osman peşine düşer İskender’in, sırlarla dolu olağanüstü  bir adam olan Ahund, onun  “hilkat şahanesi” olan, öbür dünyanın görünmeyen renklerini bu dünyaya aktaran torunu Nuh ve elbette Sincap ne kadar koruyabilecektir kahramanımızı?  Bir de bütün bunlara şehrin sokaklarında kol gezen vampir, kafayı Nuh’un gemisine takmış, sağı solu belli olmayan yarı deli Adalet Hanım ve şairimizin gönlünü çalan Selvi eklenince, işler içinden çıkılmaz bir hal alacaktır elbette.

Hayatımızın renkleri niye solar?
Bütün bunlar bir yana İskender Sof çocukluğundan beri renkleri görememektedir. Ancak Iğdır’a geldiğinde Ahund’un torunu Nuh’un olağanüstü renkleriyle açılır gözleri. Değil Efendi’nin de dediği gibi renkler karanlığın telkin ettiği korkularımızdan korur bizi korumasına da, karanlığın telkinleri ağır bastıkça İskender Sof’un hayatında, ihanetler, sebepsiz intikam alma duyguları, hırslar yapıştıkça paçasına renkler silinivermektedir gözlerinin önünden. Yasaklı şairimiz bu şehre geldikten sonra anlar ki, o korktukça renkleri de kaybetmektedir. İşte kendine dair bu keşifle, kahramanımız misafir olduğu Ahund’un olağanüstü evinde korkuyu araştırmaya başlar. Hayatını korkuyu araştırmaya adamış Ahund’un dedesinin hatıratı yol göstericisi olur. Önce korkunun iyi bir dürtü olabileceğini keşfeder şairiniz bu hatırat sayesinde: “dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağı olarak korkuyu görmek” ile “ korkusuzluğumuzun kötülüğe sebebiyet vermesi” arasında kalır.  Ve nihayetinde korkunun tersinin ne olduğunu anlayabilirse eğer, korkuyu da anlayıp ondan kurtulabilecek duruma geleceğini anlar. İyi ama korkunun tersi nedir? İşte bu sorunun cevabı “Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri”nin de sonuna vardıracaktır bizleri.

Romanın bir yanıyla nefes nefese süren, çok iyi kurgulanmış bir macera romanı olduğunu da düşünerek, sonunu daha fazla açık etmeyeceğim. Ancak yazarın kahramanlarına kıyamadığını, bu bağlamda dünyanın ve zamanın kıydığı düşünce ve yaşam şekillerine dair etkileyici bir ağıt olarak bittiğini belirteceğim sadece. Özellikle de bu topraklar üzerinde bin yıllardır süregelen ve özellikle son elli yıldır büyük bir hızla yitirdiğimiz sözlü anlatım geleneğine dair bir ağıt. Ancak ağıt derken öyle fazla ağır, ağdalı bir atmosfer de gelmesin aklınıza. “Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri”nin çoğu yerinde okura kahkahalar attıracak denli güçlü, incelikli bir mizahi damar da var. İsmail Güzelsoy’un diğer çalışmalarından da çok iyi tanıdığımız o zengin damar...

“Değil Efendi’nin Renk ve Korku Meselleri”, haftanın şahane kitabı elbette ya, bu yılın da en şahane kitaplarından biri olacağından hiç şüphem yok!     

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun