Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Masal olsun, diyordum...




Toplam oy: 58
Fırat Yücel
Çitlembik Yayınevi

“‘Masal olsun istiyorum,’ diyordum. Yani böyle çok sertleşmesin. Bir kere mucizelerde bir müzik giriyor. Hani bir hatırlatma olarak. Müzik başka bir alemi işaret ediyor. Onları gerçeklikten çıkarıyor, masal gibi yapıyor. Sanki ‘Bir varmış, bir yokmuş, bir adam varmış, bir köye gelmiş...’ gibi. Filmin ‘ciddiyetini’ de azaltsın istiyordum. Kendini çok ciddiye alan filmleri sevmiyorum. Sonuçta yaptığımız nedir ki yani, hayat nedir ki?” Sinemamızın son yirmi yılına altı tane incelikli film armağan eden Reha Erdem için hazırlanan “Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan” adlı çalışmanın sonunda yer alan söyleşisi bu sözlerle bitiyor. Yönetmen son filmi Kosmos üzerine söylüyor bu sözleri.  Hayalgücüne ve düşlerini aktarış biçimine hayran olduğunuz bir yaratıcının, bu sonu gelmeyen büyüklenmeler çağında, varlığın hiçleştiği o mukadder ana sadelikle işaret etmesi... Okuyanı da, dinleyeni de, izleyeni de etkiliyor ister istemez. 

Aslında Reha Erdem’in filmlerini sevip sevmemek ya da izleyip izlememek değil mevzubahis olan. Fırat Yücel’in editörlüğünü yaptığı, Burak Acar, Gülengül Altıntaş, Senem Aytaç, Aslı Özgen Tuncer, Engin Ertan, Ayla Kanbur, Şenay Aydemir’in yazılarından, Erdem’le yapılan bir söyleşiden ve Erdem’in “Aşk ve İsyan” adlı yazısından oluşan bu çalışmayı okumak için, bütün bunlar hiç gerekli değil. Bir başkasının yaratımı, hayalgücü üzerinden yola çıkarak başka bir yaratım vücuda getirmek kolay iş değildir. Bu zorlu yükün altından kalkmayı başarıp, keyifli, derinlikli bir okuma sunabilen, yeri geldiğinde anlatısından bağımsızlaşabilen “Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan”ı sadece bu başarısı gözlemek için bile okuyabiliriz. Her şey bir yana işte bu anlamda şahane bir kitap.

Burak Acar’ın “Reha Erdem Sinemasına Genel Bir Bakış”ıyla açılıyor çalışma. Acar, Erdem sinemasındaki karakterlerden, planlardan, müziklerden yola çıkarak bu filmleri izlerken kendimizi neden böylesine dünyaya yakın hissetimizi sorguluyor.

Bir “icat” olarak insanın peşinde
Reha Erdem’in filmografisini “mutluluğu arayan insanın insanlaşma sürecini, baskı ve iktidarın görünen ve görünmeyen biçimleriyle insanı ve yaşadığı çevreyi şekillendiren kültürle çatışmasını, anadan kaçırılıp babacıl kılınmasını anlatan, uzun soluklu tek bir serüven olarak” okuyor Gülengül Altıntaş. “İnsan-Kuru Rüyalar Alemi” başlıklı yazısı boyunca;  A Ay’da gerçeği, Kaç Para Kaç’ta ahlakı, Beş Vakit’te zamanı, Korkuyorum Anne’de insanı arıyor.
Senem Aytaç’ın Reha Erdem sinemasında odaklandığı yer: Hayal. Daha doğrusu “gerçek”ten bir kaçma biçimi olarak hayal ve hayat. Şimdinin yokluğunda, kaçılamayan gerçekliğe tutulmakta ve hep bir şeylerin sınırında yaşamakla özdeşleşen bir kaçışta...

“İnsan nedir? Et, kemik, yağ, sinir. Danadan ne farkımız var?” “Zamansallık ve Kaçış” adlı yazısında Aslı Özgen Tuncer, Reha Erdem filmlerinde beden ve egemen kültürün kodları arasındaki ilişkiyi kurcalıyor. Hemen ardından gelen Engin Ertan da “Büyüyememişler ve Büyümeye Çalışanlar” ile bu filmlerdeki büyüme sancılarının belki de Türkiye’nin moderleşememe çabasının bir yansıması olabileceğini belirtiyor.

“Toplumsallaşmadaki psikanalitik bağ; doğayla ilişkinin insanın içgüdülerine ve bilinçaltına ayna tutmasının yerine insanların birbirlerinin aynası olduğu sınırlandırılmış bir toplumsal dünya; içsel çelişkiler, değerler ve bunların çözülüşü...” Ayla Kanbur, Erdem sinemasında “Yaralarıyla Büyüyen İnsan Ruhu”na odaklanıyor. Reha Erdem filmlerindeki aşksızlık vurgusunu Türk sinemasında açılmış yepyeni bir kulvar olarak değerlendiren Şenay Aydemir ise bu eksende yönetmenin aşksızlığı anlatımı üzerinde duruyor.

Yazımın başında bir parçasından alıntı da yaptığım, Reha Erdem’le ilk filmi A Ay’dan son filmi Kosmos’a dair yapılan bir söyleşiyle tamamlanan, bütünlenen bu yazılara ek olarak yönetmenin “Suyunu tek yönlü seyirlik yerine, aşkın ve acının, inancın ve direncin, yani yaşamanın hazzından alan bir sinemanın peşindeyim. Umut doluyum ve acılar içindeyim.” sözleriyle son derece etkileyici biçimde noktaladığı bir kısa yazısı da yer alıyor. Ve çalışmaya adını veriyor: Aşk ve İsyan.

“Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan”, her şey bir yana, Türk sineması ne kadar gelişip zenginleşiyorsa, o kadar yoksullaşıp sığlaşan, onun yaratıcılığına erişemeyen sinema eleştirisinin geleceğine dair de büyük bir umut veriyor bizlere. Sığlaşmanın, temellendirilememiş türlü beğenilerin eleştiri adı altında yayımlanmasının tavan yaptığı, bu tür yazıların ve yazarların baş tacı edildiği bu günlerin elbet sona ereceğini hissettiriyor. Ne güzel!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yerinde bir açıklama. Dünyanın nereye gittiğini herkesin görmesi lazım!
57% (41 oy)
Beni ilgilendirmiyor. Bir edebi yapıtın bana ulaşma yoluyla ilgilenmem, ben okuduğuma bakarım.
22% (16 oy)
Bence çok yanlış. Usulsüzlüğü, yasadışılığı övmesi savunulamaz!
22% (16 oy)
Oy veren sayısı: 72

Eski anketler



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun