Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Mitolojik yazardan mitlere dair her şey




Toplam oy: 33

Joseph Campbell, çağımızın mitoloji üzerine uzmanlaşmış, mitolojik yazarı... Türk okurları olarak onu “Yaratıcı Mitoloji”, “Tanrının Maskeleri” dizisi, “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” gibi çalışmalarından tanıyoruz. Çalışmalarının içeriğinin yoğunluğu ve çeviri sorunları, onu daha çok, anlamaya çalıştığımız yazarlar, arasına sokuyor da demek mümkün aslında. Geçtiğimiz günlerde “Kutsal Kitaplardan Hollywood  Filmlerine Mitoloji Ve Hikayeler” alt başlığıyla yayımlanan “Mitolojinin Gücü” bu derde deva olacak cinsten bir kitap diyebilirim. Çünkü, Campbell’ın bir çalışmasıyla değil, televizyon gazetecisi Bill Moyers ile  diyaloglarından oluşan bir dökümle karşı karşıyayız aslında. PBS kanalı için George Lucas’ın California’daki “Skywalker Ranc” adlı çiftliğinde çekilen 6 bölümlük bir televizyon programının kitaplaşmış hali “Mitolojinin Gücü”. Kulağa fantastik geldiğinin farkındayım, zaten öyle. 
Her şeyden önce aramızdan 1987 yılında ayrılan Campbell’ın sesini, sözünü duymak çok keyifli. Moyers’le aralarında geçen diyalog, klasik bir soru-cevap söyleşi tarzında da ilerlemiyor, yeryüzünün ve insan yaşamı denen şeyin şifrelerini mitolojik bağlamda çözmüş birinin karşısında olsanız, aranızda nasıl bir konuşma geçerdi? “Mitolojinin Gücü”, işte bu çok basit sorunun karmaşık bir cevabı niteliğinde.

Campbell ile Moyers, mit ve modern dünya üzerine konuşmaya başlıyorlar. “Benim hayatımla mitlerin ne ilgisi var?” İşte bu ilk soru ile önümüzde 300 sayfalık koca bir kitap ve dünyayı yüzlerce farklı algılama şekli açılıyor. Mitolojiyi umursamamak belli ki çözüm değil, manevi boşluklar hayatı cehenneme çeviriyor. Ancak, atalarımızın bize miras bıraktığı hikayelerin unutulduğu bu çağda hangi mitoloji bizi hayata ve kendimize bağlayabilir? Bu noktada Campbell, kutsal kitaplardan Hollywood’a, televizyon dizilerine uzanan yeni mitolojik hikayelere değiniyor. Ve görüyoruz ki yeni ürettiğimizi zannettiğimiz modern zamanların mitolojileri aslında bir öncekilerin tekrarı, değişen tek şey, sahne ve oyuncular... “En yüksek binanın hangisi olduğuna bakarak bir topluma neyin karakterini verdiğini söyleyebilirsiniz. Bir ortaçağ kentine yaklaştığınız zaman katedral oradaki en yüksek şeydir. Bir onsekizinci yüzyıl şehrine yaklaşırsanız, oradaki en yüksek şey siyasi saraydır. Modern bir şehre yaklaştığınız zamansa en yüksek yerler ekonominin merkezleri olan ofis binalarıdır.” Şamanlardan rahiplere, oradan da film yıldızlarına geçip ruhsal kahramanlık deneyimlerimizi onların aracılığıyla yaşıyoruz, önce avcılık hayatından sonra topraktan kopup insan eliyle inşa edilmiş tuhaf bir düzenin bekçileri haline geliyoruz. Kutsal olan değişiyor git gide ama yok olmuyor, en azından içimizde... Campbell’e göre umutsuzluğa kapılmamalıyız. Her gün sadece ve sadece kendimize ait bir yerde, kendimize ait birkaç saat geçirmeyi başarırsak eğer, içimizdeki kutsala dokunmamız, dolayısıyla da mutlu olmamız mümkün. Çünkü bir şekilde “sen” olmayı öğrenmemiz gerek. Ve eğer etrafta  “Sen” olmayı öğreten hikayeler ve saf doğa yoksa, bunu kendi başına halletmenin bir yolunu bulmamız şart. “Mutluluğunuzun peşinden gittiğiniz zaman kendinizi aslında hep orada var olan ve sizi bekleyen bir yola sokuyorsunuz; yaşamanız gereken hayat, yaşadığınız hayat oluyor. Nerede olursanız olun -mutluluğun peşinden gidiyorsanız, her zaman o canlanmanın, içinizdeki o hayatın tadına varırsınız.”

Moyers ve Campbell, “Mit ve Modern Dünya”nın ardından “İçe Yapılan Yolculuk”tan söz etmeye başlıyorlar. Bu noktada çeşitli yaradılış hikayeleri var. Zira, yaradılış demek, bir anlamda yaşamın da devamı demek ve her ikisi de insanın ta içinde saklı. Yaradılışın hemen ardından “İlk Hikaye Anlatıcılar” geliyor haliyle, onların anlatılarında “Kurban ve mutluluk” ve hevesle beklediğimiz “Kahramanın Macerası” var. Campbell’in ağzından bir kez daha kahramanın yolculuğunu dinlemek çok keyifli. Tanrıça Ana’dan Tanrı Baba’ya geçişimizin sebeplerinin ve sonuçlarından söz ettikleri “Tanrıçanın Armağanı”, bugün hepimizin gönlünü ve zihnini meşgul eden evlilik kurumuna dair “Aşk ve Evlilik Hikayeleri” ve Tanrı deneyimlerinin kurcalandığı “Sonsuzluk Maskeleri” ile son buluyor “Mitolojinin Gücü”.

“Mitlerde gördüğünüz bir şey de kurtuluşun sesinin uçurumun dibinden geldiğidir. Karanlık an, gerçek dönüşüm mesajının geleceği andır. Işık en karanlık anda görülür.” Tıpkı mitler gibi Campbell’ın anlatıkları bize umut veriyor. Her şey bir yana, bu özelliğiyle “Mitolojinin Gücü”, şahane bir kitap.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun