Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Naipaul bilmecesi, çözülür




Toplam oy: 1152
V. S. Naipaul
Can Yayınları

"Naipaul’u niçin severim? Naipaul’un kitapları bugün ‘üçüncü dünya ülkeleri’ dediğimiz yoksul ülkelere, İngilizleşmiş Hintli bir Trinidadlının bakış açısıyla yaklaşır. Naipaul hem muhafazakar, tutucu ve kuralcı bir İngiliz’in bakış açısını büyük bir istekle kabul eder, hem de tam anlamıyla çok kimlikli, yersiz, yurtsuz, sürekli kimlik değiştirmiş, esnek biridir. Eserlerinin zenginliği,  karmaşıklığı ve özgünlüğü de buradan gelir. Bu konumundan ve meraklı bir seyyah olduğundan dolayı da Naipaul, Hindistan, kendi ülkesi Trinidad, Latin Amerika, İslam Ülkeleri ve Afrika’nın pek çok yerinde gezmiş ve onları ne tam bir batılı gözüyle ne de ezik ya da milliyetçi bir üçüncü dünya vatandaşı gözüyle ama ikisi arasında bir yerden görmeyi başarmıştır. Bizim için ve okur için kıymetli olan bu bakış açısının değişikliği, özgünlüğü, iki dünya arasında bir yerde olmasıdır. Kimsenin basmakalıp önyargılarını onaylamak için yazmaz. Bu yüzden herkesi kızdırır."

 

 

 

Uzun uzun anlatır evet Orhan Pamuk. Naipaul, sadece ülkemizi değil, bütün dünya okurlarını, eleştirmenlerini tam anlamıyla ikiye böler çünkü. Sorun, yazarın üçüncü dünya ülkelerini, onların geri kalmışlıklarını, cahilliklerini vurgulaması, bunu eleştirmesi, küçümsemesidir. Ona göre uygarlık Yunan’la başlar ve yazar Batı kültürünü insanlığın tek çıkış noktası olarak önerir. Eh, hal böyle olunca, tartışmalar alır yürür. Aslında sorun Naipaul’un böyle düşünmesi değildir. Sorun, onun böyle düşündüğü halde çok iyi bir yazar olmasıdır! 

 

Naipaul, 2010’da İstanbul’da düzenlenen Avrupa Yazarlar Konferansı’na Türk kamuouyundaki tepkiler yüzünden gelmemişti hatırlarsanız. Hadise çalkalanıp durmuştu gündemde. Yazar üzerine, okumuş okumamış olsun fark etmez, söz etmeyen kalmamıştı. Hal böyle olunca, hafızayı temizleyip onun kaleme aldığı bir roman üzerine tarafsız bir okuma yapmak güç, ama imkansız değil. Dediğim gibi, Naipaul sosyolojik olarak ne düşünürse düşünsün, iyi bir yazar. Türkçeye çevrilen Gelişin Bilmecesi ise onun en önemli çalışmalarından biri.

 

Gelişin Bilmecesi, sürrealist ressam Giorgio de Chirico’nun aynı adlı dizi tablosundan esinlenerek kaleme alınmış bir hikaye. Karayipler’den İngiltere’ye gelen genç bir Hintlinin yaşadıkları, hissettikleri üzerine kurulu bu hikaye için, anlaşılacağı üzere Naipaul’un en otobiyografik çalışması da diyebiliriz. Dolayısıyla, yukarıda söz ettiğimiz tartışmalara, kafa karışıklıklarına dair de, yazar ve edebiyatı hakkında aklımızı netleştirme imkanı sunan bir roman Gelişin Bilmecesi.

 

"İlk dört gün yağmur yağdı. Nerede olduğumu bile zor seçiyordum. Sonra yağmur durdu ve evimin önündeki çimenlikte ek binaların ilerisinde, her biri sınırlarındaki yapraksız ağaçlarla ayrılmış tarlalar ve uzakta, ışığın durumuna göre aniden parlayabilen ve öyle zamanlarda olmayacak bir şekilde toprak düzeyinin üstündeymiş izlenimi veren bir nehir gördüm." Anlatıcımız, sanki dünyayı yeni tanıyormuş, taşı, toprağı, nehirleri, otlakları; insan eliyle yapılmış evleri, türlü yapıları, yolları ilk defa görüyormuş gibi dolaşmaya başlar İngiliz taşrasında. Hem doğayla hem de kültürle kurduğu ilişkiyi, doğanın ve kültürün içinde nefes alırken sorgular. Müthiş bir ayrıntılar düzleminde gezinir. Aslına bakarsanız büyük sözler, dahice çıkarımlar yapmaz, duyarlığı ortalama bir insanınkini geçmez. Yabancılığı, içinde bulunduğu ortama karşı yabanlığı bakidir ama. Varlığı ortama bir türlü nüfuz etmeyecektir. Pamuk’un vurguladığı gibi, arada kalmışlık değil belki ama, aidiyetsizlik duygusu, hikayesinin baş kahramanıdır. 

 

Kabustan uyanmıştık ve gidecek yerimiz yoktu

 

 

"İşte değişmeyen, bir yabancının gözüyle değişmez görünen bir dünya. İlk farkına vardığımda bana öyle görünmüştü: taşra hayatı, zamanın ağır hareketi. Ölü hayat, özel hayat, birbirine kapalı evlerde yaşanan hayat. Halbuki hayatın değişmediği fikri yanlıştı. Sürekli bir değişim vardı. İnsanlar ölüyordu; insanlar yaşlanıyordu; insanlar ev değiştiriyordu; evler satışa çıkarılıyordu. Bu, değişimin bir yanıydı. Bir başka yanı da benim vadideki, malikaneye bağlı köy evindeki varlığımdı. Sürü yolunun düz kısmını bölen dikenli tel de bir değişimdi. Herkes yaşlanıyordu; her şey yenileniyor veya atılıyordu."

Değişimi anlatmak için, yüzyıllardır hiç değişmiyor gibi görünen, değişimin en az yaşandığı bir yeri, İngiliz taşrasını seçmiştir Naipaul. Uygarlığın gelip oturduğu, dünyada olan biten hiçbir şey ona değmeyecekmiş gibi görünen bu yerdeki değişimden, zamanın akışından dramatik bir hal çıkarır. En dramatiği ise oradaki kendi varlığıdır. Bu hem kendi adına dramatiktir hem de İngiliz taşrasının dramının, değişiminin kendisidir. 

 

Anlatıcımız hikayesinin sonunda Trinidad’a kız kardeşinin ölümü üzerine geri döner. Uzun yıllar doğduğu yerden ayrı kalmanın kendi üzerinde yarattığı değişiklik bir yana, dönüp geldiği yerde bulup hissettiği değişim, hikayedeki dramın taçlandığı yer olur: ‘Dar yollar yoktu artık, dallarını yaymış karanlık ağaçlar yoktu; barakalar yoktu; amber çiçeğinden çitleriyle toprak avlular yoktu (…). Artık otoyollar, yonca yaprağı biçimli kavşaklar ve yön levhaları: Ağaçlık bir coğrafya kel kalmış, sırlar ifşa edilmişti.’ Naipaul, batı uygarlığına hayranlığından çok, üçüncü dünya ülkelerinin kendi uygarlıklarına, ne olursa olsun, sahip çıkamamalarına öfkeli, üzüntülü gibidir nihayetinde. Ve ‘kabustan uyanmıştık, gidecek başka bir yerimiz yok’ derken, yok olan bu uygarlığın yerine artık batı taklitçiliğinden başka koyacak bir şey bulunamayacağının, koyulamayacağının bilgisini, umutsuzluğunu taşımaktadır sanki üzerinde.

 

Gelişin Bilmecesi, zarif, dokunaklı bir anlatı. Naipaul’u tanımak, Naipaul bilmecesini çözmek isteyenler için…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.