Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Ne dediysem, ne söylediysem kendime dedim ben!




Toplam oy: 35
Franklin Lewis
Kabalcı Yayınevi

Üzerine bunca çok söz söylenen, bunca çok araştırılıp anlatılan Mevlana Celaleddin Rumi, üzerine yazılmış bir kitaba daha neden ihtiyacımız var? Doğumundan 800 yıl sonra bile dünyanın en önemli kültürel simgelerinden biri olarak kabul edilen, hoşgörü ve evrensellik noktasında çok büyük bir coğrafyada gönülleri etkileyen büyük bir şairin, üzerine ne yazılsa azdır diye düşündüğümüzde, yersiz bir soru gibi gelebilir bu. Ancak bu soru “Mevlana-Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batı”nın öncelikli, ilk temel meselesi. Ve tarihsel anlamda didik didik edilmiş bir yaşamöyküsüne dair söylenecek yeni bir söz var mı, bu yaşama yeni bir bakış açısıyla yaklaşılabilir mi, dediğimizde “Mevlana”nın yazarı Franklin Lewis’in endişesine pekala ortak olabiliriz. En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; bu söz konusu endişe “Mevlana”yı diğer örneklerinden ayıran, 800 sayfayı bulan büyük hacmine rağmen her satırını anlamlı ve okunabilir kılan bir inceleme kitabı haline getirmiş. 

Özellikle Amerika’da son yıllarda gittikçe artan Mevlana çılgınlığına dair örneklerle başlıyor Mevlana’yı anlatmaya Franklin Lewis. Mesnevi okuma geceleri, Şems’le karşılaşmasının kutlanan yıldönümleri, adına düzenlenen konserler, etkinlikler, yaşamına dair çekilen belgesel filmler, 1997 yılında Amerika’da en çok okunan, en çok satan şair olması, Mevlana’nın Doğu’da zaten derinden içselleştirildiği için bizim çok da fark etmediğimiz bir duruma, onun Batı kültürü üzerindeki neredeyse çılgınlığa varan büyük tesirine dikkat çekiyor. Bütün bunların nedenlerine erişmek için de kaynağa, 800 yıl öncesine doğru derinlikli bir yolculuğa çıkıyor.

Öncelikle ayrıntılı bir Mevlana arka planı vermekle başlıyor işe Lewis. Şairin ölümünden sonra onunla ilgili üretilen menakıpnameleri işaret ederek, bu menakıpnamelerin yazarlarının ona duyduğu derin hayranlığın ve bağlılığın Mevlana’nın yaşamı ve dünya görüşü bağlamında bugünü bulanıklaştırdığını ifade ederek, çalışması boyunca şüpheci ve karşılaştırmacı tavrını elden bırakmayacağının ilk ipuçlarını veriyor. 

Mevlana’nın isminden onun Sünni, Hanefi, Sufi algılanışlarına, İslam-Şeriat ve ruh üzerinden kurduğu dünya görüşüne değinen yazar, Mevlana’nın kendi tasavvufi uygulamaları, irfanı ve mistisizmine dair derinlikli bir fikir edinebilmenin yolunun onun üstünde etkisi olan, düşüncesini biçimlendiren kişilerden geçtiğini belirtiyor. Bu yönelimle çalışmasının birinci kısmını “Mevlana’nın Pirleri”ne ayırıyor; yani babası Bahaeddin Veled, Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizi ve Şemseddin Tebrizi’ye... Pirlerin yaşamöykülerinde Mevlana’nın içine doğduğu zaman, yaşadığı coğrafyanın toplumsal, kültürel yapısı, dipsiz ve apaydınlık bir düşünce evreni saklı.

Menkıbevi bir cinayetin anatomisi!
Sultanü’l- Ulema olarak anılan ve oğlunu Vahş’tan Konya’ya 2 bin 500 kilometrelik bir yoldan getiren Bahaeddin Veled’in sanılanın aksine zamanının çok meşhur bir din alimi olmadığı, yeni yeni Müslümanlaşan Anadolu’da ailesine ve kendine etkili bir konum arayışında olan bir nevi mistik bir din adamı olduğunu görüyoruz ilkin. Mevlana’nın yetişme koşullarını anlamlandırmak açısından bu çok önemli tespitin yanı sıra Lewis o çok tartışmalı Mevlana-Şems ilişkisini de ayrıntılarıyla, pek çok araştırmacının yazdıkları üzerinden karşılaştırmalı biçimde ele alıyor ve Şems’in Mevlana’ya “aşk”ı verdiğini söylüyor: “Şems’le karşılaşmak Mevlana’nın takva ve maneviyat konusundaki yaklaşımında bir paradigma değişiminin tamamlanmasını sağladı; taatin güvenli, sert ve toplumsal olarak onaylanan biçimlerinin (namaz, vaaz etme, şeriatın ilkelerinin keşfi ve uygulanması) ve terk etmenin (oruç ve mücahede) ötesinde, aşkın, Allah’la ilişkimizi neşeyle ve yaratıcılıkla kutlamayı içeren bir maneviyat-ötesiliği olduğunu keşfetti.”
Ve gelelim o meşhur ve bir o kadar meçhul Şems cinayetine. Lewis, belirsiz olduğu kadar da popüler olan bu tarihi cinayet iddiasını uzun uzadıya inceleyip, bu konuda yazılmış dikkate değer pek çok iddiayı tek tek masaya yatırarak “Menkıbevi bir cinayetin anatomisi”ni çıkarıyor. Nihayetinde ise kararı yine okuruna bırakıyor.  Bu bölümün edebiyatımızda yaşanan Şems cinayeti savaşlarıyla ilgilenenler için de ayrıca ufuk açıcı olduğunu söyleyebilirim.
Mevlana’yı daha çok çevresindeki insanlardan yola çıkarak incelemeyi seçmiş bu çalışmada, Mevlana’nın ardından kurulan Mevlevi Tarikatına dair de oldukça derinlikli bir inceleme mevcut. Tarikatten sonra Mevlana’nın günümüzdeki yansımalarına geçiliyor. “Batıda Mevlana, Dünyada Mevlana” başlığını taşıyan bu bölümde, Batı kültürünün Mevlana’yla tanışmasından Mevlana çalışmaları tarihine, Mevlana’dan esinlenen çocuk kitaplarından onun kaset ve cd’lerdeki şiirlerine, hatta internetteki Mevlana ağına kadar bu büyük şaire dair modern dünyada ne var ne yoksa masaya yatırılıyor.

“Mevlana-Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batı”, şaşırtıcı biçimde akıcı ve keyifli olan dili, özenli çevirisi, tarafsız üslubu, derinlikli hacmiyle 13. yüzyıldan günümüze uzanan evrensel aşkın ve hoşgörünün simgesi Mevlana’ya yakışan, şahane bir kitap.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun