Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Cees Noteboom: Post-modernizm tümüyle saçmalık


Cees Noteboom’un Türkçede yayımlanan kitaplarından biri, kısacık bir novella olanMokusei!’ , Japon bir kadının aşkıyla kendini Japonya’ya vuran Amsterdamlı bir fotoğrafçının hikayesini anlatıyor. Romanda kendi toplumunda bulamadığı bir şeylerin arayışıyla Doğu’ya göç eden bir aşık profili var. İşte ben de bahar gelir gelmez kendi ülkemde eksik olan bir şeylerin hasretiyle kendimi Amsterdam’a atıyor, yazarla bir söyleşi gerçekleştirip yine kürkçü dükkanına, ülkeme geri dönüyorum.



Cees Nooteboom, Hollanda’nın en tanınmış ve en sevilen yazarlarından biri. Kendisi salt bir romancı değil, bir şair ve gezi yazıları kaleme alan, vaktinin çok büyük bir kısmını yollarda geçiren bir gezgin. Sel Yayıncılık’ın yayımladığı Mokusei! ve Gezginin Oteli halen raflarda. Yazmış olduğu diğer kitaplar önümüzdeki günlerde Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak.



Yazar röportajın başında kitaplarının Türkiye’de hangi sırayla yayımlandığını ayrıntısıyla öğrenip, ‘kronolojinin sapıtması’ adını verdiği bir derdini dile getirerek başlıyor söze:

 

“Biliyorsunuz benim ilk romanımın adı Philip ve Diğerleri. Bu kitabı çok erken yaşta, yalnızca 22 yaşımdayken yazmıştım. Ancak kitap birçok ülkede ben yazdıktan 33 yıl sonra yayımlandı. İşte burada olanlara ben, nasıl desem, burada bir terim kullanacak olursam, ‘kronolojinin sapıtması’ adını veriyorum. Arada bir sürü kitap yazdım, daha sonra da Ritüeller’i ve İşte Şu Hikaye’yi kaleme aldım. İşte Şu Hikaye Almanya’da en çok satan kitaplardan biri oldu. Aslında bunun için uygun bir kitap değil, fazlasıyla entelektüel. Ama öyle oldu işte. Ciltli kopyası 100.000’in üzerinde sattı.  Bunun üzerine birden benimle daha yakından ilgilenir oldular ve ‘Eee, başka ne yazdın?’ diye sordular. Böylece yaptığım işlerin kronolojisini karman çorman ettiler. Eğer Türkiyeli bir yazar olsaydım, yayıncım da benimle birlikte hareket eder, yayımlanan kitaplarım da benimle birlikte ‘büyürdü’. Benim anlamadığım şu ki birçok ülkede yazarlar pop starlar gibi birdenbire ortaya çıkıyorlar. On yıl gibi bir süre içinde de unutuluyorlar. Bence bir yazarın gelişimine tanık olmak, kronolojik olarak bu gelişimi takip etmek çok önemli.”



‘Gezginin Oteli’yle başlamak istiyorum. Bu kitabınızın giriş kısmında fırtınanın merkezinden bahsediyorusunuz. Diyorsunuz ki seyyah, fırtınanın tam ortasında kalmak istiyor. Fırtına bu benzetmede dünyaya tekabul ediyor. Fırtınanın merkezi, yani gözü ise, seyyahın fırtınayı algıladığı göz. Tam merkezde her şey sukunet içinde. Evde oturup sukunet arayanların aksine, seyyah fırtınanın merkezinde gerçek sukuneti bulabiliyor. Siz şunu söylüyorsunuz: Toplum bireyi öyle bir kısıtlıyor ki, özellikle de çocukları öyle bir baskı altına alıyor ki insanlar hikayeler üretme yetilerini kaybediyorlar. Toplumun çocuklara sürekli söylediği şey: ‘Sakın yalan söylemeyin’. Oysa hayalgücü hikayeler üretir, bunlar da her zaman gerçeklere dayanmaz. Siz toplumun bu baskısından uzaklaşmak için mi seyahat ediyorsunuz? Çünkü biliyorsunuz ki bir yerde sürekli kaldığınız ve burnunuzu dışarı uzatmadığınız zaman o kısıtlamayı çok daha belirgin  bir biçimde hissediyorsunuz.



Bildiğiniz gibi Nisan ayında İtalya’da düzenlenen ‘Dedica’ başlıklı festival bu yıl benim kitaplarıma adanmıştı. Geçen hafta oradaydım. Orada da daha başka bir çok yerde olduğu gibi bana o çok sık karşılaştığım soru soruldu: ‘Neden bu kadar çok seyahat ediyorsunuz?’  Bu soru bana o kadar fazla soruluyor ki, cevap dönüp dolaşıp şu şekli alıyor: Seyahat ediyorum, çünkü seyahat ediyorum.’ Bu bir totoloji elbette. Aslına bakarsanız sizin sorunuz iyi bir soru. Çünkü daha önce bu soru bana bu şekilde sorulmamıştı. Bana genellikle Pascal’ın o ünlü sözüyle geliyorlar: ‘İnsanın trajedisinin yegane sebebi, sessiz sakin evinde oturmayı becerememesidir.’ Aslında bu soruya o kadar çok cevap verdim ki gerçek cevabı artık bilmiyorum. Sizin sorunuza gelince: Kısıtlamaların neden olduğunu pek zannetmiyorum çünkü kendimi kısıtlanmış hissettiğimi söyleyemem. Uzaklaşma özgürlüğüm var en azından. Ancak şu da var ki bazı toplumlar, varolan politik yapılarıyla, size bu baskıyı hissetiriyor. Mesela Türkiye. Politik meseleler birtakım majör sorunlara götürüyor insanları. Bir de bu topluma, Hollanda toplumuna bakın. Politik meseleler çok minör. Oysa sizin toplumunuzda filanca gazeteyi okuyorsunuz, mutlaka bir taraf tutmanız gerekiyor. Politik gelişmeler sizi orada durmaya zorluyor. Ancak bizimki gibi bir toplumda seyahat etme ihtiyacı duyuyorsunuz. Hayatta daha önemli şeyler olduğunu biliyorsunuz. Hele hele belli bir yaştan sonra. Bir de şu var tabii: Burada bir edebiyat ekolü var. Size toplumun bir parçası olmanız gerektiğini söylüyor. Bana da mutlaka politik bir söylemim olması gerektiği söyleniyor. Ben de onlara şu cevabı veriyorum: Ben insan yaşamına angajeyim, her şeyden önce. Bence insan yaşamı her ne olursa olsun politiktir. Bir kadınla erkek arasındaki ilişki de politiktir aslında. Her şey angajedir. Proust, yazılarında zengin kesimden bahsetmiştir. Şimdi o öleli 80 yıl geçmişken, onun zihnimizde yarattığı Fransız toplumu tasvirinin, birçok angaje yazarınkinden daha iyi olduğunu görüyoruz. Ben de politik kitaplar yazdım. Örneğin Berlin Duvarı’nın yıkılışını ele aldım, ‘Berlin’den Notlar’ adıyla yayımlandı. Oradaydım ve günlük tuttum. Şimdi bu kitap İngilizce’de de yayımlanacak. Eğer enteletüel biriyseniz bazen oturup politikayla ilgili yazarsınız. Eğer herhangi bir yerde uzun süre kalırsanız, benim Berlin’de kaldığım gibi, o toplumdaki değişimle ilgili yazarsınız. Ancak bu, kurmaca edebiyatı da politik bir dille yapacağınız anlamına gelmez.

 

 

Şimdiki sorum Mokusei’yla ilgili. Kitabı şu şekilde tarif etmek istiyorum: Bu kitap baharda yavaş yavaş açan bir çiçek gibi. Kitap, gizemli, ışıklı Japon kızı Mokusei’ya benziyor. Hikaye siz okudukça aşama aşama, yavaşça açılıyor; anlatmak istediğini sakin bir şekilde adım adım dile getiriyor. Kitabın bir yerinde baş karakterin Japonya seyahatiyle ilgili şunları yazmışsınız: ‘Kendisinin içinden çıktığı ve görünen o ki yaşamının sonuna dek içinde kalacağı bir toplulukta asla ve hiçbir şekilde bulunmayacak olan bir şeyleri bulma beklentisiyle Japonya’ya gitmişti’. Bu romanı yazarken kendi yaşamınızdan ve deneyimlerinizden esinlendiniz mi?



Hayır. Romanı yazdığım sırada Japonya’ya gitmemiştim ve Japon bir sevgilim de olmamıştı. Ama elbette romanda Batı’da yaşayanlara özgü bir şey var. Buradan birisi kalkıp Doğu’ya gittiğinde Zen saflığıyla karşılaşmayı umut ediyor. Ama sonra oraya gittiğinizde ne oluyor? Buradakine benzer bir endüstriyel toplumla burun buruna geliyorsunuz. Milyonlarca insanla beraber metroda öylece kalakalıyorsunuz. O aradığınız saflık ve arınmışlık, ufak tefek şeylerde var, ancak ve ancak ayrıntılarda karşınıza çıkıyor. Ara ki bulasınız o ayrıntıları. Romanda anlatıldığı gibi, Japon kadının yüzündeki saflık ve duruluk, sırlarla dolu bir güzellik sunuyor insana. Ancak bu saf ve duru ifade, onların toplumunda çok şey ifade ediyor. Onun peşine düştüğünüzde ve bunun için kalkıp Japonya’ya gittiğinizde büyük bir hayalkırıklığıyla buraya dönmeniz çok büyük bir olasılık. Benzer bir temayı ‘Kayıp Cennet’ adlı kitabımda da ele aldım. Orada da Brezilyalı iki kız Aborijinlerin kültüründen deva bulmak için kalkıp Avusturalya’ya gidiyorlar. Benzeri bir hayalkırıklığıyla yüzyüze geliyorlar.

 

 

Ancak benim sormak istediğim şuydu aslında: Birçok romanınızda Doğulu bir kadının peşine düşlen Batılı bir erkek teması var. Ritüeller, Philip ve Diğerleri, Mokusei! hep bu temanın etrafında dönüyor. Bunun bir nedeni var mı? 



Ben gençken egzotik olanı çok çekici bulurdum. Çünkü benim için egzotik olan, ‘öteki’nin bir temsiliydi. Benim için Doğu, farklılığın mümkün olabildiğini gösteriyor. Yaşamımı Doğulu kadınlarla geçirmedim aslında. Doğulu bir sevgilim de olmadı. Ancak Doğulu kadınların yüzlerinde farklı ve yabancı olanı, gizemli olanı gördüm hep.

 

 

Sizin şiirlerinizi de okuduğumda Batılı bir şairin değil de Doğulu bir şarini dizelerini okuyormuşum gibi geldi bana. Mevlana’nın yazdıklarına benzettim yazdıklarınızı.


Aslına bakarsanız Hollanda çok gerçekçi bir toplum. Burada kabul görmem uzun zaman aldı. Sonunda elbette ben de bu toplumda ödüllendirildim, ama dediğim gibi, hemen olmadı bu. Ama mesela İtalya’ya gittiğimde, çok daha onlara yakın şeyler yazıyor olduğumu gözlemledim. Kitaplarım İspanya ve Latin Amerika’da da çok ayrı seviliyor ve okunuyor, bu kesin. 

 

 

Bu anlamda yaşamınızı Hollanda, Almanya ve İspanya üçgeninde kurmuş olmanız da tesadüf olmasa gerek. İspanya Avrupa’da Doğu kültürünü deneyimleyebileceğiniz bir yer. Her üç ülkede de kalıyor, bu şekilde belki hem Doğu’ya hem Batı’ya özleminizi gideriyorsunuz.



Bu söylediğinize tümüyle katılıyorum.

 

 

Başka bir söyleşide ‘Şiir, bütün edebiyat türlerinin üzerindedir’ demişsiniz.  ‘Benim ilgimi çeken şey hikaye değil, yazının kendisi. Ciltlerce kitap yazmak hiç benim kalemim olmadı. Hiçbir zaman gerçek bir romancı olamadım’  diyorsunuz. Proust gibi ciltlerce roman yazmak size uzak oldu hep, öyle mi?



Ya, evet. Keşke yapabilseydim. Ama kabul ediyorum bunu yapamayacağımı. Proust’a baktığımızda vaktinin büyük bir kısmını yazarak geçirdiğini görüyoruz. Bakması gereken bir ailesi, karısı ve çocukları yoktu. Yazmak için finansal imkanlara sahipti. Çünkü zengindi. Bu da elbette çok işine yaradı. Oysa ben, örneğin Mokusei!‘yi Avenue adlı gezi dergisi Japonya seyahatimi finanse etmek için şart koştu diye kaleme almıştım. Ancak bu tek sebep değil. Ben kafamdan anekdotlar üretmek yerine kendimi yazıya teslim etmeyi seviyorum. Kurgu yapmak gün geçtikçe daha az hoşuma gider oldu. Mesela son olarak Yunan Tanrısı Poseidon’a mektuplar yazıyorum. Ne bir kurgu var, ne bir olay örgüsü. Yalnızca ben varım bir de Poseidon. Bu işte, yazma hazzının ta kendisi. 

 

 

Son olarak, kendi yazma serüveninizden bahsederken ‘insan ruhunun bir yaşam boyu deneyimlediği dönüşümleri takip etmeyi sevdiğinizi’ söylüyorsunuz. Bu anlamda haddim olmadan ben sizi modernist bir yazar olarak tanımlamak istiyorum.



Post-modernizmin tümüyle bir saçmalık olduğunu düşünüyorum, evet. Yazma süreci benim de kendime ve yaşamıma çok daha derin bir bilinçle bakmamı sağladı. Yaşım ilerledikçe daha iyi fark ediyorum bunu.

 

 

 *****

 

 

Üç katlı, daracık, 100 yıllık bir yapı olan Noteboom evinde söyleşimiz kayıt dışı olarak iki buçuk saat kadar sürüyor. Bütün konuştuklarımızı aktarmama imkan yok, fakat yazar bana şiirlerini okutuyor, Türkiye’de yayımlanmamış diğer eselerlerini de uzun uzun anlatıyor. O sabah başlayan, Amsterdam’ın batısı Jordaan bölgesiyle İstanbul Galata arasında paralellikler keşfetmeye, Orhan Pamuk’dan yazarın yaptığı alıntılara kadar uzanan, kültürel ortaklıkların bulunmasıyla daha da zevkli bir hal alan söyleşinin ve Amsterdam’da geçen günlerin bende çok net bir izlenimi var: Sanki İstanbul’da dev bir aspiratör çalışıyormuş da bu sakin, az nüfuslu, baharın gelişiyle yeşilin patladığı şehirde, o aspiratörü biri gelip çıt diye kapatmış gibi hissediyorum. Bu sukunetin peşine düşecek ve Amsterdam’a yerleşecek olsam, iki gün sonra fırtınanın merkezindeki sessizlikle değil de daha beter bir gürültüyle, kendi ülkemin hasretinin gürültüsüyle karşılaşacağımı bile bile hem de. 

 

 

Söyleşi: Ahu Sıla Bayer




Toplam oy: 796

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.