Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Editörler Platformu: "Dikey hiyerarşiyi kırmak istiyoruz"


Bizde de son on yıla baktığımızda uzmanlaşma konusu işlerlik kazanıyor, ama her işe koşulan editör portresi de canlı bir organizma olarak yaşarlığını sürdürüyor.

Okuduğumuz her şeyin; her romanın, öykünün, haberin, hatta reklamın ardında bir yazar olduğu gibi, bir de editör var. Onlar çoğu zaman isimsiz kahraman, bir metnin, okurla buluşacağı ana dek süren serüvende en çok emek verenlerden. Ama ne yeterince görüyoruz editörleri ne de yeterince değer veriyoruz onlara. Öyle değil mi?

İşte tam da bu yüzden yayıncılık sektöründeki editörlere kol kanat geren bir kuruluş olan Editörler Platformu'ndan söz edeceğiz şimdi biraz. Kendi başına ayakta kalmaya ve editörlerin haklarını savunmaya devam eden bir kuruluş bu. Lakin biz sözü daha uzatmıyoruz. Neler yaptıklarını, kim olduklarını ve hedeflerini platformdan Eda Çaça ve Fahri Güllüoğlu anlatsın size. 

 

 

 

SU BAHADIR

 

 

 

 

 

 


Editörler Platformu’nu nasıl kuruldu?

 

 

Bundan aşağı yukarı iki sene önce Genç Yayıncılar Girişimi adıyla biraraya gelen ekipten bazılarımız dağılmadan yolumuza devam ettik. Genç Yayıncılar Girişimi yayıncılık sektöründe çalışan ve belli bir yaş sınırının altındaki herkesi (yayınevi sahibini, editörü, matbaacıyı, dağıtımcıyı) aynı masaya oturtmayı amaçlamıştı. Bu nedenle de tabii ki masaya oturan herkesin bambaşka beklentileri vardı. Ama yapabildiğimiz çok az sayıdaki toplantılarda değişmeyen dert editörün derdiydi, bu her zaman için baskın olandı, yani editörün tanımı, çalışma koşulları, hakları, editörler arası temasın eksikliği, editörlük mesleğinin geleceği vb.

 

Böyle olunca editörün derdiyle ilgilenmeyenler demeyelim de başka dertleri olanlar bir araya gelemedi. Biz devam ettik, ilk etapta neler yapabileceğimizi konuştuk, kendi içimizde atölyeler düzenledik ve bir sene boyunca Editörler Platformu bildirisiyle fikrine güvendiğimiz editörlerle temas etmeye, fikir alışverişinde bulunmaya başladık ve hepsiyle heyecanımızı ve hevesimizi paylaştık. İş, Editörler Platformu’nu duyurmaya geldiğinde bunu genel iletilerle elektronik ortamda değil, fikirlerine güvendiğimiz, desteğini aldığımız editörlerle bir oturumda biraraya gelerek yapmayı seçtik.

 

 

Geçtiğimiz yıl Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda düzenlediğimiz Editörler Platformu oturumu bu saiklerden hareketle ortaya çıktı. Konuşmacı olarak davet ettiğimiz Müge Gürsoy Sökmen, Tanıl Bora, İshak Reyna ve Murat Yalçın hiç tereddüt etmeden davetimizi kabul ettiler ve o zamandan bu yana destek olmayı sürdürüyorlar. Kendilerine bu vesileyle tekrar teşekkür ederiz. Editörler Platformu’nu şekillendirmesi açısından çok önem verdiğimiz ve Kitap Fuarı’nın en geniş katılımlı toplantılarından biri onların sayesinde gerçekleşti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“’Genç Yayıncılar Girişimi’ projesinden ayrılanlar oldu” dediniz. Şu an Editörler Platformu kimlerden oluşuyor?

 

 

Editörler platformu tabiatı gereği editörlerden oluşuyor. Tabii bunu sadece kitap editörleriyle sınırlandırmıyoruz, dijital ve basılı yayıncılık sektöründe görev yapan tüm editörleri içine alan bir yapı söz konusu.

 

 

 

 

Platformun her ay toplantıları gerçekleşiyor. Bu aylık toplantılarda neler yapılıyor?

 

 

Gönüllü bir platformu sürekli kılmanın en önemli şartı ona işlerlik kazandırmak. Biz de bunu düşünerek, Sosyal Paylaşım, Yasal Haklar, Eğitim-Etkinlik-Bilgilendirme ve Editörün El Kitabı adı altında –platformun amaçları doğrultusunda– çalışmalar yürüten çalışma grupları oluşturduk. Her ayın ilk Salı günü yaptığımız aylık toplantılarda her çalışma grubu o ayki gündemini ve gelişmeleri paylaşıyor ve öbür gruplarla bir sonraki adım için neler yapılması gerektiğine ya da yapılabileceğine karar veriyorlar.

 

 

 

 

 

DİKEY HİYERARŞİYİ KIRMAYI HEDEFLİYORUZ

 

 

 

 

Kitap camiamızda örgütlenme ve sendikalaşma ne durumda?

 

 

Yazarlar Sendikası, Yayıncılar Meslek Birliği, Yayıncı Meslek Birlikleri Federasyonu, Çevirmenler Meslek Birliği, Editörler Platformu gibi yayıncılık sektörünün farklı dinamiklerinin yer aldığı çeşitli örgütlenmeler bulunuyor. Bu örgütlenmeler ilgili mesleğin haklarını gözetmek ve yayıncılık davalarında inisiyatif göstermek konusunda önemli roller üstleniyor. Editörler Platformu olarak bizim de önceliklerimizden biri bu. Ancak bunun dışında yalnızca kendi meslek orijinine dönük, içe kapalı bir yapı değil, yayıncılığın tabiatı gereği bütün bu meslek tanımlarının birbiriyle temas etmesini mümkün kılacak bir yapı oluşturmayı istiyoruz. Tüm aktörleriyle birlikte yayıncılık mesleğini yukarı çekmenin yollarından en önemlisinin kendi mesleğini kutsallaştırmaktan vazgeçip, alanın öbür aktörleriyle temas etmek olduğunu düşünüyoruz.

 

 

Örgütlenme ve sendikalaşmalardaki en büyük handikaplardan biri de dikey hiyerarşi. Biz bu dikey hiyerarşiyi kırmayı hedefleyen bir yapı içinde, hepimizin aynı zemine bastığını ve yayıncılığın tüm aktörleriyle ortaklık içinde olduğumuzu bilerek hareket ediyoruz. Tam da bu nedenle mümkün olduğunca “platform” olarak kalmak, “platform” niteliğini korumak istiyoruz; örgütlenmeyi mesleki bakışla değil bir dünya görüşüyle açıklamak gerekliliğine inanıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Platforma yaklaşımın yanı sıra genel bakışla editörlerin değerini kimler ne kadar takdir ediyor? “Editörlük” bilinci yayıncılık sektöründe tam anlaşılıyor mu?

 

 

Editörün önce kendi mesleki değerinin ve sorumluluğunun farkında olması gerekiyor. Editör dediğimiz kişi aslında moleküler düzeyde metne ait her bir harfin sorumluluğunu taşıyan kişidir. Bunun için metne dair ne varsa sağlamasını yapmak, merakla ve şüpheyle araştırma yoluna gitmek, “sürekli öğrenmek” durumundadır. Aynı zamanda, konumu gereği yayıncılığın bütün aktörleri bazında insani ilişkiler toplamının matematiğini doğru kurması gereken kişidir. Meseleye bir alışveriş olarak bakacak olursak ve yayıncılığı bir kan grubu şeması üzerinden açıklarsak editör hem genel alıcı hem genel verici rolündedir; yayıncıyla, yazarla, çevirmenle, redaktörle (editörün kendisi bu role soyunmadıysa, gizli de olsa istihdam durumunda varlığını inkâr edemeyiz!), grafikerle, düzeltmenle, pazarlama bölümüyle, çoğunlukla basın bültenleri ve arka kapak metinleri aracılığıyla (gizil) okurla kurduğu temas noktaları üzerinden hareket eder. Platform’un bir sonraki adımlarından biri tam da bu temas noktalarını irdeleyen ve “editörün değeri” meselesini ortaya koymak açısından bir girişim olacak: Hem sitemizde hem de yazılı basında yayımlamayı düşündüğümüz, editörün varlık sebebini açıklığa kavuşturmayı amaçlayan editör-yazar, editör-çevirmen ve editör-yayıncı başlıklı soruşturmalar başlatacağız.

 

 

 

 

Yayıncılık ve medya dışı sektörlerden destek geliyor mu yoksa Platform kendi kendine mi mücadelesini sürdürüyor?

 

 

Medyayla daha önce bir irtibatımız olmadı, dolayısıyla şu ana kadar medya içinden bir destek aldığımızı söyleyemeyiz. Fakat başından beri Çevbir’le temas içindeyiz ve yakın gelecekte olgunlaşmasını istediğimiz paylaşımlarda bulunuyoruz. Bunun yanı sıra aylık toplantılarımızı düzenlemek için bu işin ruhuna uygun bir mekân araştırırken Cezayir Toplantı Salonu aklımıza geldi, sağolsunlar yönetimi de bize bu konuda destek oldu ve olmaya devam ediyor.

 

 

 

 

 

 

Editörler Platformu'nun misyonunu nasıl tarif edersiniz? Tam olarak insanlara anlatılmak istenen nedir?

 

 

 

Yukarıda sözünü ettiğimiz noktalara ek olarak Platform’un bildirisinde de belirttiğimiz gibi Türkiye’de yayıncılık sektöründe çalışan editörler arasında dayanışma sağlamak, mesleki ve sektörel sorunları tespit etmek, bunlara çözümler aramak, ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla paylaşımda bulunmak, işbirliği ve ortak projeler geliştirmek, meslek içi atölye, toplantı, seminerler düzenlemek, üniversitelerde lisans ve yüksek lisans programlarına editörlük dersleri konmasını teşvik etmek ve bu derslerin içerikleriyle ilgili üniversitelerle ortak çalışmalar yürütmek, yargıya taşınan yayıncılık meselelerine zemin hazırlayan yasal düzenlemelere karşı durmak; yayın davalarında meslektaşlarımızın yanında yer almak, editörlerin hukuki, ahlaki ve özlük haklarının ihlali durumunda ortak tepki geliştirmek, meslek içi bir dil kurmayı amaçlayan, süregelen bilgi birikimiyle geliştirilebilir bir “editörün el kitabı” oluşturmaktır.

 

 

 

 

 

 

KİTABIN ÖLÜMÜ İMKANSIZ

 

 

 

 

 

Sizin de ifade ettiğiniz gibi Türkiye’de editörlerin şartları malum.Peki ülkemizle kıyaslandığında yurtdışında editörlerin şartları ve durumları nasıl?

 

 

 

 

Avrupa’nın neredeyse tümünde editörün çalışma koşulları (fiziksel koşullar ve maddi koşullar) Türkiye’yle kıyaslandığında çok daha iyi. Fiziksel koşullar ve maddi (ekonomik) koşullar dediğimiz zaman tanım somut bir değer almadığında küçümsenebiliyor. Oysa bunlar bir editörün iş tanımından hareketle zihinsel emek gerektiren bir işin olmazsa olmaz motivasyon araçları, aynı zamanda. Koşullar “iyi”yse, “insanca”ysa emek her açıdan değer görüyor, değerini buluyor demektir.

 

 

Birkaç “refah toplumu”nu örnek gösterecek olursak, editörlüğün uzmanlaşma alanlarına göre düzenlendiği, istihdam edildiği ve işlerlik kazandırıldığı İngiltere, Almanya ya da Fransa’daki gibi “ince mesele”lerle uğraşma noktasından uzakta olduğumuz, somut yaşamın açmazları ve sorunlarıyla boğuşmaktan yayıncılığın ve editörlük mesleğinin inceliklerini işleme ve gösterme konusunda dört başı mamur bir tablo çizmediğimiz söylenebilir.

 

 

Bizde de son on yıla baktığımızda uzmanlaşma konusu işlerlik kazanıyor, ama her işe koşulan editör portresi de canlı bir organizma olarak yaşarlığını sürdürüyor. Öte yandan editörlüğün yaratıcılık esasına dayandığını göz önünde bulundurursak Türkiye’deki kakofoni ortamı ters etki de yaratabilir, editör zaman zaman koşulları lehine de çevirebilir.

 

 

Genel bir ifadeyle yayıncılıkta ilerici yaklaşımla Türkiye’deki yayıncılık anlayışı arasındaki temel fark nedir diye soracak olursak... Meselenin özünde editörlük mesleğinin saygınlığı yatmakta. Aradaki bu büyük uçurumun nedenlerinden belki de en önemlisi ilerici yaklaşım geliştirmiş söz konusu ülkelerde yayıncılık faaliyetinin çok daha eskilere dayanıyor olmasına koşut biçimde kitabın kültürel ve toplumsal yaşamdaki aktif rolü.

 

 

Bizde okuma eylemi gündelik yaşamın bir parçası değil! Bilgiyi günlük yaşam pratiğine dönüştürmekte güçlük çeken bir toplumuz. Okuma eylemi ya eğlencelik bir gündelik eylemle eşdeğerdeyse (öyle varsayıldığında!) benimseniyor, ya hobi ya da boş vakte endekslenen ve çoğu zaman da sıkıcı bir ödev gibi görülüyor. Kestirmeden söylersek, editörün koşulları ve durumu, toplumsal parametreleri çözümlediğimizde, okurun niteliğiyle ve aslında hem politik hem de toplumsal yaşamla koşuttur.

 

 

 

 

 

Gazeteler ve dergiler artık birçok denetimden geçiyor. Gerek kısıtlamalar, gerek internet yayıncılığının daha önem kazanması gibi durumlar söz konusu. Yazılı basının giderek sıkıntılar yaşamaya başladığı şu dönem editörlere nasıl yansır?

 

 

 

İki türlü yansıdığını görüyoruz: Biri sansür/oto-sansür öbürü de dijital yayıncılığın etkisi.

 

 

Sansürle mücadelede örneğin Çevbir’in attığı adımların editörler için de kaydedilmesi gerekliliğinden hareketle biz de davalar karşısından inisiyatif oluşturmanın birincil olduğunu düşünüyoruz.

 

 

Dijital yayıncılığa gelecek olursak, bunun editörler için gerçek bir tehdit oluşturmadığını, “editörün ölümü”nden söz edemeyeceğimizi söyleyebiliriz. Editör her zaman bilginin yayılması konusunda aracı rolünü  üstlenmeyi sürdürecek.

 

 

Umberto Eco’nun işaret ettiği gibi “bilginin bütünüyle dijital ortama geçmek üzere olduğu bu çağ bizi aslında Gutenberg çağına (galaksisine) götürüyor”, bu da bize göre kitabın ölümünü imkânsız kılıyor.

 

 

 



Şahane
Toplam oy: 666

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.