Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Harry Potter çevirileriyle de tanıdığımız Kutlukhan Kutlu ile söyleşi


Harry Potter benim en çok, söze ve dile bakışımın gelişip olgunlaşmasını sağladı sanırım. Söyleyişte doğallık, keskinlik, komiklik, sürükleyicilik, aşinalık, hatta yaratıcılık gibi kolaylıkla saptayıp adını koyduğumuz şeylerin iç yüzüne baktığımızda aslında ne kadar karmaşık bir dünyanın bizi beklediğini fark ettim.

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

İlk Harry Potter romanı çıkalı 20 yılı aşkın süre oldu. Çevirmenlik serüveninden önce, bir okur olarak Harry Potter serisiyle nasıl bir ilişkiniz vardı? O günden bugüne sizin okurluk/hayat deneyiminizde neler değişti/olgunlaştı?
İtiraf edeyim, mesafeli bir ilişkim vardı. Yurt dışında seriyle ilgili çıkan haberlere rastlıyordum, özellikle dördüncü romanın yani Ateş Kadehi’nin nasıl muazzam beklenti yarattığını, gece yarısı satışları için nasıl kuyruklar oluştuğunu filan yabancı basında okumuştum. Tutkulu hayran kültürü açısından acaba Star Wars türü bir fenomen mi geliyor diye epey de ilgimi çekmişti. Öte yandan duyduklarımdan ve gördüklerimden, nihayetinde bana çok da hitap edecek bir seri olmadığını düşünmüştüm. İlginçtir ki aslında o dönem tam da okur olarak fantazya edebiyatına odaklandığım bir dönemdi, bu türü biraz ihmal ettiğime karar vererek iki-üç sene ağırlıklı olarak bu türde okuyayım demiştim. Harry Potter hakkında duyduklarım bana o sıralarda okuduğum epik fantazyadan ziyade biraz Enid Blyton kitaplarını ve belki biraz da DiskDünya gibi mizahi fantastik kurguları çağrıştırmıştı. Tamamen yersiz olmasa bile eserin ruhunu yakalama açısından öyle çok da isabetli bir ilk izlenim değilmiş bu meğer. Dolayısıyla, yanılmıyorsam çevirmeye çok yakın okudum kitapları. Özellikle ikinci kitap Sırlar Odası’nı okurken (kitap kapağında ismim yazmasa da o kitabın da bir kısmını ben çevirdim), aklımda hep çeviriye dair sorular döndüğünü biliyorum. O yüzden de aslında bu seriyi pek diğer Harry Potter okurları gibi sadece okur gözlüğüyle okuyamadım maalesef. Her yeni kitabı merakla ve kendimi kaptırarak okusam da, mecburen bu okumalara, “Hmm, şu terime ne karşılık bulacağız?”, “Bu karakteri nasıl konuşturacağız?” gibi sorular eşlik etti.

 

O günden bugüne okurluk hayatımda değişen şeyler okurluktan ziyade çevirmenlikten doğan şeyler aslında. Ben zaten edebiyat eğitiminden gelmeyim ve hem klasiklerin hem çağdaş edebiyatın tutkulu bir okuruydum, ayrıca bunların içinde genellikle eleştiri ve analiz açısından biraz göz ardı edilmiş bilimkurgu ve korku gibi türlere de meraklıydım. Harry Potter çevirisinin hemen öncesinde ve süreç boyunca fantastik edebiyattaki okuma yoğunluğum epey bir artmıştır, orası kesin. Son senelerde ise yine ağırlığı klasiklere vermeye başladım. Ama zaten fantazya edebiyatına aşina olmayanların pek farkında olmadığı şeylerden biri de aslında fantazyanın klasiklerle iyi dost olduğudur. Edebiyatta geri gittikçe, her şey daha da fantastik hal alıyor zaten.

 

Harry Potter ve Sırlar Odası (2002) filminden 



Harry Potter ve Sırlar Odası aynı zamanda ilk kurgu çeviri deneyiminiz...
Altyazı çevirilerini saymazsak, evet, öyle.



Peki Harry Potter size çevirmen olarak neler kattı? Fantazya çevirmek diğer metinlere göre farklı bir bakış gerektiriyor mu?
Harry Potter serisi her şeyden önce çeviride baskı altında yaratıcılık konusunda hızlandırılmış bir kurs gibiydi! Matthew Arnold, gazetecilik için “Telaş içinde edebiyat,” demiş olabilir ama böyle hacimli işlerde bu kadar kısa sürelerde (en dar takvimli olan üçüncü kitabı, yani Azkaban Tutsağı’nı üç haftada bitirdik) iş teslim etmek tabiatıma epey aykırı aslında. Fakat özellikle Azkaban Tutsağı bana böyle bir baskı altında odaklanma ve yaratıcılığın illa ki körelmediğini, aksine yer yer sivrilebildiğini bile gösterdi. Şaşırtıcı bir keşifti benim için. Ayrıca edebi çevirinin kendisi, okur olarak edebiyatla ilişkinizi epey bir biçimlendiriyor – adeta neyin nasıl doğup nasıl yoğurulduğunu düşünürken kelimelerin ve cümlelerin, dilin, ifadenin ta derinliklerine, ruhuna bakıyorsunuz. Dolayısıyla her şeyden öte Harry Potter benim en çok, söze ve dile bakışımın gelişip olgunlaşmasını sağladı sanırım. Söyleyişte doğallık, keskinlik, komiklik, sürükleyicilik, aşinalık, hatta yaratıcılık gibi kolaylıkla saptayıp adını koyduğumuz şeylerin iç yüzüne baktığımızda aslında ne kadar karmaşık bir dünyanın bizi beklediğini fark ettim.



Fantastik edebiyat çevirisine gelince… Benim için bütün metin çevirileri her şeyden önce bir doku meselesi. Yazarın bir sesi, bizimle bir konuşma biçimi oluyor. Harry Potter’da da bütün o zengin terminolojiyle örülü dil dünyasının içinde kitaplara asıl rengini verenin bu ses olduğunu düşünüyorum. Bence hem fantastik kitaplarda hem diğer türlerdeki kitaplarda aslolan da bu sese kendi dilinizde bir şekilde vücut verebilmek. Ama fantazya edebiyatında bir de “yaratılmış” ya da “türetilmiş” kelimeler var tabii. Yaratıklar, büyüler, nesneler, türler, güçler, meslekler… Tüm bunlara kendi dilinizde bir karşılık oluşturmanız, bunu yaparken de nereden geldiklerini mümkün mertebe saptayabilmeniz gerekiyor. Fantazya, yaratıcı olduğu ölçüde gelenekçi de bir tür çünkü; bu açıdan, oburca bir iştahla kendi tarihiyle beslenen bir yaratığı andırıyor biraz. Bu bağlantıları tutabilirseniz canlı tutmanız, neyin neyle ilişki kurduğunu, kelime köküyle ya da sesiyle neyi çağrıştırdığını da bilmeniz ve bu ayak izlerini bir şekilde dilinize taşıyabilmeniz iyi oluyor.

 

 

 

Çevirmenler hiçbir zaman hakları tam olarak ödenmeyen yarı-yazarlar aslında. Sizin de Harry Potter’ı çevirirken -hem cümle hem de olay örgüsü anlamında- J. K. Rowling’e sinirlendiğiniz, ben olsam asla böyle yazmazdım dediğiniz yerler oldu mu?
Bu yarı-yazarlık meselesine katılıyorum ama hassas bir denge söz konusu tabii. Ne bir uçtan kaynak dil alıp öbür uçtan erek dil çıkaran bir analitik motorsunuz ne de tam olarak yazarın kendisi. Nihayetinde birtakım sınırların içinde yaratıcılık yapmaya, sözleri yeniden üretmeye çalışıyorsunuz. Gelgelelim hiçbir çevirmenin bir an bile olsa kalkıp da kendisinde metinde vuku bulan olayları değiştirme gücü gördüğünü, cebine hani Monopol’deki “Hapisten Çık” kartı misali bir “Hapisten Çıkar” kartı koyduğunu sanmam! Koysak Azkaban karışırdı herhalde!


Şahsen kurguda yazarın kararlarıyla pek tartışmayan, alternatif aramayan bir okurum. Daha çok sözleriyle, kelimeleriyle, cümleleriyle tartışırım, okurken nakledilen olaylarsa mutlak gerçekliktir benim için, hayattaki gibi olmuş bitmiştir, bir kaçınılmazlıkları vardır. Öte yandan üzülürüm, kızarım, hatta yer yer hüsrana bile uğrarım, hatta bir dahaki okumada trajik olaylar yine acımasızca aynı şekilde geliştiğinde bile tamamen gayrımantıki küçük düş kırıklıkları yaşarım. Mesela Dumbledore’un ölümü ihtimali seride önce uzaktan boğuk uğultuları gelmeye başlayan, sonra da giderek kaçınılmazlaşan bir çığ gibi yükseldi, yükseldi ve... Sanırım seride gerçekleşeceği artık bariz olmakla, hatta öykünün gelişimi açısından belki gerekli bile olmakla birlikte beni en çok yıkan, içten içe en çok isyan ettiğim gelişmeydi.

 

 

Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi birkaç kuşağı fantastik edebiyatla tanıştırdı. Sizce bu iki eserin diğer metinlerden farkı neydi; neden bu kadar geniş bir kitleye ulaşıp zamansız bir nitelik kazandılar?
Aslında birbirlerinden hayli farklı metinler ve bu ikisini bir arada ele almanın bence tek yolu, işin içine sinemayı sokmaktan geçiyor. Çünkü bu kitapların film uyarlamaları aynı dönemde gösterilmeye başladı ve ne şans ki, bu dönem tam da fantastik edebiyatın sinemada çarpıcı temsillere sahip olmasını mümkün kılan bir teknolojik gövde gösterisinin başladığı dönemdi. Ancak sadece kitaplar özelinde ele alırsak, Yüzüklerin Efendisi her şeyden önce dilden doğmuş, dille yaşayan ve temel amacı Tolkien’in dil tutkusuna vücut vermek olan bir eser. “Mitoloji dildir, dil de mitoloji,” diyebileceğim bir dünya algısının bence muhteşem bir meyvesi ve bu iki konuya da büyük ilgi duyduğumdan, benim için herhangi bir fantazya kitabından çok öte bir şey. Gelgelelim, ne ilginçtir ki doğal mecrası olan sözden alınıp resme taşındığında da muazzam karşılık buldu Tolkien’in mitolojisi.



Harry Potter ise mitoloji ve dil açısından Yüzüklerin Efendisi kadar analitik ve teferruatlı olmamasına rağmen, bizim çağımızda, kısmen bizim dünyamızda geçmesinin getirdiği aşinalıkla benim hayli Dickens-vari bulduğum, çocukluk-mizah-trajedi-sosyal gerçeklik bileşimi hamuruyla, milyonlarca çocuğun okuduğu ilk kitap ve ilk seri oldu. Milyonlarca okur yarattı. Ve bu okurlar artık ne zaman bir roman okuyup kendilerini o kitabın –türü ne olursa olsun– sihirli dünyasına kaptırdığında, içlerinde Harry Potter anısından bir parça uyanıp mahmur ve meraklı gözlerle etrafına bakınacak. Bu açıdan Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’nden ziyade Hobbit’iyle akraba bence.



Peki fantastik anlatıların günümüz popüler kültüründeki bu yükselişini neye bağlıyorsunuz? Bu çağın ruhuna dair bir şeyler fısıldıyor mu gerçekten de bu bizlere?
Elbette fısıldıyor çünkü aslında fantazya doğası gereği her çağın ruhuna dair bir şeyler fısıldar bize. Sihir Bakanlığı’nın yeni muktedirlerine ve kaçak ilan ettikleri cesur yüce gönüllülere, Voldemort ve Ölüm Yiyenleri ile Dumbledore ve Zümrüdüanka Yoldaşlığına, hatta kısmen Sirius Black’e ve Severus Snape’e hangi dönemden dönüp bakarsanız, tam da o dönemde yaşananları ve yaşayanları anlattığı hissine kapılabilirsiniz. Aynı şey Isengard ile Saruman, Gandalf ile Yüzük Kardeşliği, Mordor ve Gondor için de geçerli. Özellikle büyük toplumsal çalkantı dönemlerini, büyük çatışmaları ifade etmede çok güçlü bir tür fantazya, çünkü arkasında mitolojinin zenginliği ve tecrübesi var. Tabii bir de düşlerimizin kuvveti ve aşinalığı, çünkü bu hikayeler hakikaten de düşlerimizin diline yakın bir dilde konuşan hikayeler. Ancak özellikle 2000’ler sonrasında fantazyanın popülerliğinde gözle görülür bir yükseliş olduğu da bir gerçek. Bunu kısmen sinemada bu türün artık hakkıyla görselleştirilebilmesine, kısmen bilgisayar oyunlarının yaygınlaşmasına ve fantastik türlerin bu oyunlardaki baskınlığına, kısmen de tüm bu mecralar arasında oluşan sinerjiye bağlayabilirim. Öte yandan, kim bilir, belki de genel olarak öykü anlatma kültürümüzde modern edebiyatın açtığı gerçekçi anlatı ana hattından daha ciddi bir kayma, düşselin evrenine daha uzun soluklu bir geri dönüş söz konusudur.

 

 




Toplam oy: 68

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.