Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Umutsuz bir roman: Türkiye


Sibel Oral, ikinci kitabı ‘Zayi’de yok edilmiş hayatların buluştuğu bir çıkmaz sokağı anlatıyor. Türkiye üzerinden okunabilecek romanında aslında çok yakından bildiğimiz, duyduğumuz, gördüğümüz hikayeleri kurguluyor, çıkmaz sokağın dışındaki hayatın çıkmazlığının da altını çiziyor. 

 


Umutsuz bir roman ‘Zayi’. Oral’a göre Türkiye umut vermediği için ‘Zayi’ de umutsuz bir roman. O sebeple de hiçbir dönemi değil bir ülkenin kendisini, değişmez yazgısını anlatıyor. Ve yine bu yüzden de, kitabın alt başlığı ‘Harp ve Darp Ülkesinde bir Selvi’. Tarihiyle, kendisiyle yüzleşemeyen bir ülkenin ezdiği, mahvettiği, yok ettiği hayatlar…

 

 

Bildiğimiz hayatlar, hiç eskimeyen ‘sorun’lar, gündemler, son dakikalar… Kısır döngünün kendisi bu çıkmaz sokakları yaratıyor, sınırları çiziyor. Oral da, sadece kendi kuşağına ait olmayan, tüm tarihin sahiplendiği bu ayıbı, bu yüzden yer yer fantastik duran bu ‘Çıkmaz Sokak’ta gösteriyor.

 

 

 

 

 

Romanda ‘kimlikler’ çok önemli.  ‘Kim olduğumuz’ bu kadar belirleyici mi?

 

Kitapta önemli çünkü Türkiye’de önemli. Türkiye’de kim olmak, kimlerden olmak, etnik kimlikler, siyasi kimlikler belirleyici olduğu için her şey bunun üzerinden şekilleniyor. Böyle olduğu için bunu mesele edindim. Benim için de roman karakterleri için de çok önemli değil ama Türkiye için önemli. Çok önemli olduğu için de bir sürü görünen ya da örtünen savaşlar var. Aslında kim olmamak üzerine yazdığımı düşünüyorum.

 

 

Onlar kim olduklarına bakıldığı için mi Çıkmaz Sokak’talar?

 

Evet evet. Kimlikleri yüzünden onlara yaşatılan, dayatılan şeyler olduğu ve bunlardan bir türlü kaçamadıkları için Çıkmaz Sokak’talar. Ve o sokak bu yüzden Çıkmaz Sokak. 

 

 

Türkiye’yi Çıkmaz Sokak olarak simgeleyerek umuda kapalı bir tablo çiziyorsun…

 

Evet öyle ama gerçek bu maalesef. Geçmişe baktığımızda da bunu görebiliriz. Ben kendimi bildim bileli birçok problem en çok da kimlik problemleri yüzünden Çıkmaz Sokak’ta. Yıllardan beri süregelen bir durum ve ben umutsuzum. Niye bu kadar umutsuzum? Çünkü ortada bir sürü problem var, bitirilebilir sorunlar var. Ama kimsenin çözmeye niyeti olduğunu düşünmüyorum. Çözülemeyecek problem olduğunu düşünmüyorum ama çözmeye niyeti olanların yukarıda olduğunu düşünmüyorum.

 

 

Sokaktaki herkesin yazgısının ortak olduğunu söyleyebili miyiz?

 

Evet yazgıları ortak. Bence Türkiye’de yaşayan birçok insanın yazgısı ortak. Susturulan, susan çok insan var çünkü. 

 

 

Bu ‘susturulma’ da yine aynı kapıya mı çıkıyor? Azınlıkta kalma, ‘tek kimlik’ konseptine dahil olmama durumu… Yoksa genellenebilecek bir şey mi?

 

İkisi de söylenebilir. Karakterler üzerinden ele alırsak, örneğin; Lerna bir azınlık. Kendi cemaati tarafından da dışlanmış. Selvi kafası karışık. Çocukken de büyüdüğünde de o karışıklık devam ediyor. Annesini babasını suçluyor. Emine taşralı bir kız sadece, azınlık değil. Rızvan azınlık değil ama susmuşluğu da küsmüşlüğünden geliyor. Yani gerçekten tek azınlık Lerna. O bakımdan sadece azınlık olma durumu değil. 

 

 

‘’Çocukken en iyi yaptığımız şey anlamamak’’

 

 

Türkiye için bu çocukluktan sonra da geçerli mi? Bunu metafor olarak kullanıyorsun çünkü…

 

Evet. Ben hala yaşıyorum bunu. Çocukken anlamamak ile yetişkin olarak anlamamak arasında fark var. Bu Türkiye üzerinden rahatlıkla okunabilir. Ben gerçekten Türkiye’de olan çoğu şeyi anlayamıyorum. Hatta bu romanı biraz da anlayabilmek için yazdım. Bizde süregelen birçok sorunun nedeni aslında hiçbir şeyi anlamaya çalışmıyor olmamız. Zaten tahammülümüz yok hiçbir şeye. Selvi’nin çocukluğunda yaşadığı oynamama oyunu/durumunu ben de çok yaşadığım için kullanmak istedim.

 

 

Romanı özetlemek gerekirse; ‘siyasetin yok ettiği hayatlar’ diyebilir miyiz ‘Zayi’ için?

 

Tabii ki. Yok edilmiş hayatlar. Yok edilen hayatlar maalesef yok değil. Özellikle Rüstem’e bakarsak; yaşıyor ama nasıl yaşıyor denilebilirse artık. Dünyaya karışacak ne bir gücü ne de inancı var. Bir de gerçekten yok edilmiş hayatlar var. Yolda yürürken sırtından vurulanlar, işkenceyle, tecavüzle öldürülenler. Bana sorarsanız Rüstem’in ki çok daha ağır. Yaşıyor ve bununla baş etmek zorunda. Hayat rüstem’i bırakmış. Kemiklerini kırmış, sürüklemiş. Fiziksel acının ötesinde inancını alıp bırakmış. Bu daha ağır bence… Yapamadıklarıyla, hayalleriyle baş başa kalmış. Ama en kötüsü de hiçbir şeyin değişmediğini görmüş. ‘Buna değdi’ diyebileceği bir şey de yok.

 

 

Karakterlerin neden sokaktan çıkamadığını anlıyoruz ama dışarıdakilerin sokağa/ içeriye neden giremedikleri çok daha kalın çizgilerle belirlenmiş gibi sanki…

 

Orası biraz fantastik tabii… Metruk bir bina, çıkmaz bir sokak… Bu arada öyle bir sokak gerçekten var. Ben öyle bir sokakta yaşadım. Ben Selvi’nin oturduğu evde oturdum. Terk edilmiş iki bina vardı ve gerçekten de sınırda bir yerdeydi. Teşvikiye ile Beşiktaş arasındaydı. Elit kesimin ayrıldığı bir sokaktı. Diğer sokaktaki çocuklar oraya girmezlerdi. Çünkü metruk binadan korkarlardı. Çünkü metruk binaya evsizler gelirdi. Oradaki evsizleri polis arabaları götürürdü. Teşvikiye tarafında oturanlar bu görüntüden rahatsız olurdu ve şikayet ederlerdi. Oraya gelen, orada yaşayan evsizlerden rahatsız oluyorlardı. Bir de efsaneler üretirlerdi  ‘Bilmem kimi orada öldürdüler’ gibi efsaneler. ‘Tekin olmayan’ yerlere girmek istemezler çünkü. Şimdi de Rezidans yapılıyor, tam onlara göre bir yer oldu. 

 

 

O zaman böyle bir sınır varsa bir yüzleşmeden, hesaplaşmadan da bahsedilemez değil mi?

 

Sokağın dışındakiler zaten faniliğini unutmuşlar. Onların hesaplaşma gibi bir dertleri yok. Dünyadan bihaber, korunaklı bir yerde yaşamaya çalışıyorlar. Ülkeyle, tarihle hesaplaşmayı bir yana bırakalım – o zaten imkansız – kendileriyle, toplumlarıyla hesaplaşma, barışma gibi bir niyetleri olduğunu düşünmüyorum.

 

 

Bu, kitapta bahsettiğin ‘iç savaş’ın sonucu mu? Ve sonraki kuşaklara aktarılan bir şey mi?

 

Sadece ‘iç savaş’a indirgeyemem ama biraz da o yüzden. İç savaş’ı iki anlamda düşündüm. Genel olarak yaşananlar ve insanların kendi içlerindeki savaş. Lerna örneğin; kendiyle savaşıyor. Zaten toplumla savaşacak hali de yok. 

 

Sokağı özellikle de Selvi’yi baz aldığımızda genel bir ‘iç savaş’ öne çıkıyor ama…

 

Selvi’nin çocukluğunu yazarken kafamda bir tarih yoktu. Çünkü verdiğim zamanın hiçbir önemi yoktu. 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de, öncesi ve sonrasında da bir şey değişmedi; hep iç savaş vardı, hala da var. Büyük çaplı düşünmeyelim, o sokakta da bir savaş var. Onların arasında da bir iç savaş var. Bunu sadece sağ-sol, Türk-Kürt olarak düşünmeye gerek yok . Yukarıdaki elit semtlerle, çıkmaz sokaklar arasında bir iç savaş olduğu gibi…

 

 

Peki gerçeklerden uzak kalan sadece sokağın dışındakiler mi? Çıkmaz sokaktakiler için de aynı şeyi söyleyemez miyiz?

 

Hayır, sokağın dışındakiler gerçeklerden uzakta. İşlerine gelmediği için yüzleşemiyorlar. Çıkmaz sokaktakiler için bunu söyleyemeyiz çünkü onlara dışarıda savaşacak bir alan bile bırakmadılar. Hrant Dink davası, boş yere ölen insanlar, puşi yüzünden içeride olan Cihan Kırmızıgül… Savaşacak bir alan var mı?  Çıkmaz sokaktakiler, kendilerini kapatmış olabilir dışarıya ama en azından kendilerini kandırmıyorlar. En azından unutmayı bilmiyorlar. Biz unutmayı çok iyi biliyoruz. Sadece siyasi olaylar değil. N.Ç. olayına bakalım. N.Ç diye bir gerçek var. Nasıl olur da bunun üzerine umutlu olabilirsin. Çıkmaz sokaktakiler en iyisi yapıyor diyebilirim. Küstürmesini de çok iyi biliyoruz çünkü.

 

 

Zaman belirtmiyorsun ama 12 Eylül dönemini hatırlatıyor roman. Ve uzun bir süreci anlatıyorsun, bu açıdan bir dönem romanı denilebilir mi?

 

Yani 80 hikayeleriyle büyüdüm, okudum, dinledim. Gazetecilik mesleğimden dolayı bir sürü hikayeye tanık oldum. Ama 80’leri çok vurgulamak istemedim  Ondan uzak durmaya çalıştım. Çünkü bir yerden sonra o da trend oluyor. 80’ler romanları yazılıyor arka arkaya. Bunu asla istemedim. Ama kafamdaki her şey, bütün kırılmalar, 80’den sonra gerçekleşmiş. Neşter vurulmuş, her taraf parçalanmış. O dönemden sonra adalet dediğimiz şeyin gittikçe bizden uzaklaştığını biliyoruz. Bana en yakın dönem olduğu için belki 80’ler hissiyatı var kitapta. Ama 12 Eylül romanı değil tabii ki. Öyle algılanmasını istemem. 

 

 

Bunu ebedi bir sorun olarak gördüğün için mi dönem belirtmekten kaçınıyorsun? Türkiye’nin değişmez tarihi…

 

Aynen öyle. Benim derdim, asla ‘12 Eylül bize böyle acılar yaşattı’ gibi bir şey değildi. Bu ülke ‘harp ve darp ülkesi’ olduğu için bu hikayeler var. Mesele sadece 12 Eylül ya da sağ-sol değildi. Bütün bunlar olup bitti diyemiyoruz bile. Bu ülke bu hale geldi. İnsanlar inançlarını yitirdiler. Ve bana göre, bu romanın asıl kahramanı Adalet. O önemli bir şeyi simgeliyor çünkü. Adalet gelmiyor. Ve gelmeyecek de.

 

 

Çok umutsuzsun…

 

Evet, maalesef öyleyim. Ben romanda Ayhan’ı çok seviyorum. Çünkü o, insanlardaki umutsuzluğun farkında…

 

 

Kitaptan:

 

‘’Ben... 

 

Ben bu küçük pencereli eve, bu çıkmaz sokağa ve kendi içinden çıkamayan insanların arasına gelmeden çok önce, o büyük evde yaşarken küçüktüm; Dedem ise büyük…

O, ülke için önemli bir adamdı. Tabii ülke de dedem için önemliydi. Çok kan dökmüştü atalarımız bu ülke için. Atalarımız kimdi, bilmiyordum ama onlar da önemliydi. Babaannem ve dedeme göre ben de kim olduğunu bilmediğim atalarım gibi önemli olmalıydım. Zaten dedeme ve babaanneme göre bizim soyumuz, kökümüz, her bir şeyimiz temizdi. Tabii annemin kökü hariç...  Zavallı annemin ne olduğu belli değildi. Babaannem onun uğursuz bir döl ve nankör bir vatan haini olduğunu söylerdi sert çarpılan kapıların ardında. Evet, evet, bizim evimizin kapıları hep çarpılırdı. Oysa bizim gibi soyu sopu temiz hanımefendilerden ve beyfendilerden beklenmeyecek bir davranıştı kapı çarpmak ya da yastıklara gömülüp ağlamak... Ama biz hepsini yapardık. Kapı çarpma işi beyefendilerindi, yastıklara gömülüp gözyaşı akıtmak ise hanımefendilerin…

 

(…) Onlar da önemli insanlardı. Büyüyünce önemli insan olmak zorunda olan ben, o zamanlar iç savaşın ne olduğunu bilmiyordum. Bildiğim; annemle babamın iç ya da değil herhangi bir savaşın içinde olduğuydu. Hep birilerinden kaçıyor, saklanıyorlardı. Bir davadan bahsedip dururlardı büyük evin bahçesindeki çınar ağacımın gölgesinde. Cevdet ve Cemil amcamlar onların davasına gülüp geçer, halam Yurdanur ise aşk romanlarının sayfaları arasına saklanırdı. 

 

Çok yalnızdık aslında her birimiz ve yalnızlıklarımızla büyüyen o evde, hepimizi birbirimize karşı kollayan Adalet Teyze’ydi. Hepimizin dünyayla ve kendiyle olan dertleri farklı olsa da hepimizin ona ihtiyacı vardı. Onun ne zaman ve nasıl ailemize katıldığını bilmiyordum, hiç sormamıştım, önemli de değildi. Önemli olan tek şey olmasıydı, var olmasıydı. Bir gün onsuz kalacağım düşüncesi geçmemişti aklımdan. Bir sabah uyandığımda babam sırtının ortasından iki kere vurulmuş, annem işkenceden ölmüş, halam Yurdanur kendini asmış olabilirdi. 

Hatta ben dedemi öldürüp ‘eli kanlı faşist’ bile olabilirdim. Hem de o çocuk yaşımda, bisikletimle bahçede gezerek çıkarabilirdim katilliğimin şeker gibi tadını. 

 

Evet, her şey olabilirdi. İnsandık; yaşıyorduk çünkü. Ama her ne olursa olsun Adalet Teyze beni hiç bırakmazdı.  ’’

 

Söyleşi: Hasan Cömert

 




Toplam oy: 745

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.