Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Üye Eleştirileri


Üye Eleştirileri

Havada Bulut Var

Cevdet Kudret
Evrensel Basım Yayın

Yapıt Süleyman adlı öğretmenin ilk olarak Kayseri'de görev almasıyla başlar. Okuldaki diğer öğretmenlerin ideallerini yitirdiklerini, monoton ve verimsiz bir yaşam sürdüklerini görür, istemese elinden başkası gelmediğinden o da onlar gibi yaşamaya başlar. Bazı sürprizler sonucunda yaşayışında çeşitli değişiklikler yapar.

Yazarın akıcı üslubu, samimi anlatımı ve konuşulan dile bağlı kalmasının yanında,  Öz Türkçe için fazla çaba harcamadığı da gözden kaçmıyor. Seyrek de olsa zekice yapılmış espriler, felsefi monologlar ve diyaloglar da yapıta ayrı bir çeşni katmış. Toplumun yoksulluğu, yöneticilerin vurdumduymazlığı ve dalkavukluğu gerçekçi tespitlerle verilmiş. Ancak bazı karakterler aşırı derecede abartılmış. Örneğin; Basri Bulut, Belediye Başkanı, İskan Müdürü vs. gibi tiplerde abartı dozunu aşmış. Yazarın bu kişileri eleştirmek istediğinden alaya aldığını düşünürsek aşırılık hoş görülebilir.  
   
Romanın başkişisi Süleyman dışındaki diğer kahramanlar sürekli değişiyor. Yani tek kahramanı sabit küçük öykülerden oluşan bir yapıt olarak kurgulanmış, sürekli kahraman Süleyman sayesinde olaylar birbirlerine bağlanılarak roman havasından uzaklaşmamaya çalışılmış. Bu kitabın ortalarına gelene kadar iyi kotarılmış düşüncesi veriyor. Ancak sonlara doğru iyice belirginleşmesinden dolayı hafif bir rahatsızlık hissediliyor. Yazınımızda yaptığı birçok inceleme ile tanıdığımız Cevdet Kudret bu romanı çok daha iyi yazabilirdi, kurgulamayı biraz değiştirerek bütünlüğü sağlayabilirdi. Yine de bu haliyle samimi olması, gerçekçi gözlemleri ve tespitleri, akıcı anlatımı sayesinde keyifle okunabilen ve okuyucuyu derin düşüncelere sevk eden bir eser.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Üye Eleştirileri Yazıları

Roman hakkında bir şeyler yazmak gerektiğinde “bizde” izlenen usul, çoğunlukla yazarın dünyası ve kendisi hakkında oluşmuş genel kanaat üzerinde kanat çırpmayı gerektirmeyen bir uçuşla yazarla (ya da politik olarak mahkum edilmiş bir yazarsa “çoğunlukla”) aynı gökyüzünü paylaştığı izlenimi veren satırlar arasında süzülmektir. Ne de olsa böyle bir usulde romanı okumak da gerekmez.

Kitabın ismindeki aşkı görünce hem ilgimi çekmiş hem de romantik bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitabı okumaya başlayınca hiç de öyle olmadığını görüp, bir günde okuyup bitirdim. Çok az kitapta yaşadığım o nefessiz kalmayı yaşadım. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza´sında ki çarpıcılığı hissettim. Tam evet tam bir aşk romanı! Aşkı en çarpıcı ve vurucu biçimde anlatmış.

Felsefe devrimsel değil birikimsel bir süreçtir ancak bu birikimli yapının bazı devrimcileri vardır. Marquis de Sade işte bu devrimci filozoflardan biridir, hatta en başta gelenlerindendir, çünkü de Sade dokunulması en güç şeye dokunmuştur, en büyük tabuyu devirmiştir.

'Hatıra' sözcüğü hep tek yumurta ikizi 'Hüzün'le gelir insanın aklına. Öyle ki, ne kadar hoş, ne kadar eğlenceli anlarınızı hatrınıza getirirseniz getirin, attığınız en şiddetli kahkahaların ardından çöküverir o hüzün üzerinize. Bir daha o günlere dönemeyecek olmanın hüznü. 'İstanbul Hatırası' da tam böyle bir kitap.

Christopher Priest’ın bol ödüllü fakat ülkemizde ancak film uyarlaması ile adını duyurabilmiş ve hala daha pek de okunmamış romanı bizi eğlencenin kanlı canlı olduğu zamanlara götürüyor.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.