Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Biraz 'Coşkun' Olmak



İyi
Toplam oy: 73
Her çağın coşkunları, her dönemin hakikat taşıyıcıları var. Özellikle 13. yüzyıl büyüklerine bakmak mühim… Bu düşünce geleneğini anlamak ve aslen İbn Arabi adındaki bilgeler bilgesiyle tanış olmak için birkaç kitap ismi yazmaya cesaret ettim…

Genellikle körkütük yaşıyoruz. Karşılaştığımız insanlara manevi anlamlar yüklediğimizde belki ayılıyoruz...

 

Akdeniz zannımca felsefenin denizi. Orada uhrevi bir ‘kendine gelme’, bir ‘uyanma’ hadisesi vuku bulmakta. “Rastlantı zorunluluktur” demişti bazı Batılı filozoflar. Biz tevafuk diyoruz, tesadüf yoktur, her anın bir mânâsı vardır anlamında.

 

***

 

Denize doğru baktığınızda yağlıboya bir tabloya bakıyordunuz. Kat kat sahile doğru yeşilin bin tonunda inen ova, adına Olympos denmiş küçük bir tepe, ağaç diplerinde tek tük evler ve deltada binlerce yıllık antik bir yerleşim vardı. Büyük Ressam burayı özene bezene boyamıştı. Arkamdaki Abdal Musa Dağı çamlarla, meşelerle, derelerle akarak ‘son hippilerin’ çok tanrılı tepesine tecessümle bakıyordu.

 

Yıllar önce küçük bir kızın dilinden aktarılan nasihate uymuş, İstanbul’dan çıkmış, bir sırt çantası ve bir valiz kitapla Güney’e doğru inmiş, bir kulübe tutup yerleşmiştim. Telefon kapalı, bilgisayar yoktu. Kulübede soba yanmıyordu, elektrikli bir battaniye vardı. Önündeki veranda nar ağaçlarına açılıyor, bitmez tükenmez tropik yağmurlar yağıyordu.

 

Yedi kilometre filan ötede şirin ağaç evlerden müteşekkil bungalovlar gelecek yazdaki tatilcileri bekliyor, her yazlık yerde kışın görülen insanların yüzünden depresyon akıyordu.

 

Ormanda uzun yürüyüşlere çıkıyor, zifiri yeşil ne demek anlıyordum. Hava karardıktan sonra yatıyor, horoz sesleriyle uyanıyor, köylünün kapıya bıraktığı ekşimik, yumurta ve köy ekmeğiyle kahvaltı yapıyor, tekrar okumaya ve yazmaya dönüyordum.

 

Adeta psikolojik harpten, dev bir fırtınadan arta kalandım. Panik atak kapıyı çoktan çalmıştı. Kalbimdeki uyarıyı sonunda dinlemiş ve ancak yola çıkabilmiştim. Sanırım insanoğlu böyleydi, sağlam bir dayak yemeden kendine gelemiyordu.

 

Erteleyip durduğum medeniyet tarihini, Mevlâna’yı, Şems’i, Hacı Bektaş’ı, İbn Arabi’yi okuyor, ne yalan söyleyeyim Yunus Emre ve Nesimi ile hüngür hüngür ağlıyordum. Etrafta çekinecek kimse yoktu. Dışarda sağanaklar vardı, güneş açtığındaysa adeta yaz geliyordu.

 

Ne panik kalmıştı, ne bir şey. Mart sonuydu. Artık yürüyüşlerimi kıyıya doğru yapıyor, arada yüzüyor, yükselen vücut direncimi zinde tutuyordum.

 

Yine bir gün kumsalda bir dereceğin kenarına oturdum. Bir adam ufuktan derbeder bir yürüyüşle geldi, tam arkamda bir yere oturdu. Elinde bir kitap vardı. Üstünde Vadideki Zambak yazıyordu.

 

Denize uzun uzun bakan, düşünceli biriydi. Sağlam görünüyordu, yaşsız bir adam! Aklımdan bu mevsimde burada, karısı tarafından terk edilmiş bir akademisyen garanti bu, fikri geçti.

 

Neden sonra selamlaştık. Kitabı sordum. “Dağlarda yürürüm de orada buldum. Kışın sonunda elbiselerimi çıkarır atarım, bazı noktalarda yazlık elbiseler asılıdır, onları giyerim. Sezon başlamadan otellerin hurdalarını satarım, öyle geçinirim” dedi.

 

“Siz, Arabi?”

 

Uzun süredir yalnızdım, döküldüm. Arayış maceramı anlattım. Sustu, bir ağaç gölgesi gibi önüne baktı. İkinci gün yine oradaydı. Bir “Kendini bilen rabbini bilir” deyişi vardı, sırtınız ürperirdi.

 

Bir keresinde bir “İbn Arabi-Mekke Açılımı” özeti yaptı, bütün düğümlerimi çözdü. Ağzım açık kaldı. Marks’ın yanılgısını, ülkedeki fikri depremi, Hindistan yolculuğunu, seyri süluku...

 

Muhabbeti bitmiyordu. Bana “zaman yoktur biliyorsun, biz ağzımızdan çıkanla sorumluyuz. Sözünde durmamak bir işarettir!” demişti. Beşinci gün randevuya iki saat geç kaldım, ortadan kayboldu. Bir daha da göremedim...

 

***

 

Ayakları, daltaban yürüyenler kadar parça ponçikti. Bunu o gidince hatırladım...

 

Son gün, “isyanlarda yananlardan çıkacak yeni dervişler, dünyayı ikiye bölenlerden değil, birleştirenlerden. Etrafında dolanıp durma” dedi, “Kur’an’a gir!”

 

Şehirlerin çürümüşlüğünden bahsetmiştim. “Yanılıyorsun, sokaklarda dolaşanlara dikkat et.” Adın ne dedim, “Bana Coşkun derler, adımı unuttum” dedi. Niye Coşkun, dedim.

 

Adın ne dedim, “Bana Coşkun derler, adımı unuttum” dedi. Niye Coşkun, dedim.

 

Dipsiz bir çam ormanı gibi güldü: “Biraz coşkunum da...”

 

***

 

Her çağın coşkunları, her dönemin hakikat taşıyıcıları var. 13. yüzyılın büyüklerine bakmak mühim.

 

Kendi naçar daltaban izlerimi takip ederek bu düşünce geleneğini, şu ‘kıyısız deryayı’ anlamak ve aslen İbn Arabi adındaki bilgeler bilgesiyle tanış olmak için bir iki kitap ismi yazmaya cesaret edersem:

 

1. İbn Arabi’nin Fusus’undaki Anahtar-Kavramlar Toshihiko Izutsu / Kaknüs Yayınları

 

2. Şeyh-i Ekber / İbn Arabi Düşüncesine Giriş / Mahmud Erol Kılıç Sufi Kitap Yayınları

 

3. Tasavvufun Altın Çağı / Konevi ve Takipçileri / Ekrem Demirli Sufi Kitap Yayınları

 

VE FİNAL:

 

Muhyiddin İbn Arabi / Rahmetün Mine’r-Rahman / Kur’an Tefsiri / Mahmûd el Ğurâb / İnsan Yayınları

 

“Şeyh-i Ekber’in Kur’an anlayışının daha iyi anlaşılmasını sağlamak için yirmi beş seneden daha uzun bir süre boyunca onun bütün eserlerini titizlikle tarayarak Kur’an ayetlerinin tefsiri sadedinde değerlendirilebilecek bütün ifadelerini toplayıp ayetlere göre tasnif ettik” diyor Ğurâb. Çeviri ise Muhammed Coşkun’a ait. Anlaşılmaya hazır bir çalışma.

 

İnsan Yayınları’na bu yeni yayın için teşekkür etmek ise boynumuzun borcu.

 

Coğrafi sınırları haydi haydi aşan ‘Büyük Anadolu Ruhunu’ anlayabilmek için şansımız gittikçe artıyor, bunu demek isterim.

 

‘Coşkunlar’ için latif zamanlardayız…

 

 

RAHMETÜN MİNE'R-RAHMAN - KUR'AN TEFSİRİ
Muhyiddin İbn Arabi
HAZIRLAYAN: Mahmûd el Ğurâb
ÇEV: Muhammed Coşkun
İNSAN YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.