Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Gölgede Kalanlar// Cinayet, aşk, gerilim ve korku



Zayıf
Toplam oy: 814
Dehşet Gecesi, ilgiyi hak ediyor; her ne kadar Hıçkırık'ın gölgesinden kurtulamayacaksa da...

Cinayet romanları için bir kraliçe seçimine girişilse eğer, bu seçimin sonucunda ortaya çıkacak isim elbette Agatha Christie’den başkası olamazdı. ‘Cinayet Kraliçesi’nin kaleme aldığı polisiye roman ve hikâyelerin her birini burada tek bir cümleyle özetlemek istesek bile, bu yazının sınırlarını bir hayli zorlamış oluruz; hakkında yazılanlardan, genel olarak sanatın farklı alanlarına etkilerinden, uyarlamalardan ise hiç bahsetmeyelim! Gördüğü ilgiyi, hikâyelerinin dünya çapında satış rekorları kırmış olması zaten yeterince kanıtlıyor; hiç kuşkusuz, kendisine Türkiye’de de benzer bir ilgi söz konusu hem de birkaç kuşak boyunca... Yarattığı Hercule Poirot ve Miss Marple karakterleriyle kolay ilişki kurabiliyor olmamız bir yana, bir dönem Pera Palas’ta kalmış olması (411 numaralı odada) ve 1934 tarihli Doğu Ekspresinde Cinayet romanını İstanbul’da kaldığı sırada yazdığı bilgisi de sanırım ona olan yakınlığımızı artırıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cinayetten aşka

 

 

 

 

Merkezinde ‘Katil kim?’ sorusunun yer aldığı Whodunit tarzındaki polisiye hikâyelerinin yazarı olarak bildiğimiz Agatha Christie’ye belki aşk romanlarını ‘yakıştıramayabiliriz’; Cesetler Merdiveni, Ölüm Meleği, Ölümün Tam Zamanı, Zehiri Kim Verdi, Uyuyan Ölüm gibi romanlara imza atan Agatha Christie’nin örneğin Sensiz Bir İlkbahar, Gül ve Porsuk Ağacı isimli romanlara sahip olduğuna inanmakta güçlük çekilebilir pekâlâ. Ancak bu, Agatha Christie’nin Mary Westmacott takma adıyla altı tane romantik türde eser kaleme almış olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.

 

 

Agatha Christie’nin bütün eserlerini yayımlayan Altın Kitaplar Yayınevi, “Bir Mary Westmacott Romanı” alt başlığını kullanarak yazarın bu altı ‘değişik’ romanını da geçen seneden itibaren yayımlamaya başladı. Türkçede, Sensiz Bir İlkbahar kitabını Gül ve Porsuk Ağacı ile Bitmemiş Portre kitaplarının takip etmiş olmasıyla “Mary Westmacott Romanları”nın yarısına gelinmiş durumda.

 

 

 

 

Agatha Christie denince aklımıza ilk bu romanlar gelmeyecektir belki hiçbir zaman; heyecan verici polisiyelerinin gölgesinden kurtulmaları kolay değil ama özellikle yazarın yaşam öyküsüne değen konulara sahip olmalarıyla ilgiyi fazlasıyla hak ettiklerini söyleyebiliriz. Örneğin Jared Cade, Agatha Christie’nin On Bir Kayıp Günü isimli çalışmasında (Altın Kitaplar Yayınevi, 2008), Agatha’nın ‘talipleri’nden şu cümlelerle bahsediyor: “[Agatha’nın] romantik yaratılışı ve çekici görünümü hemen tamamını reddettiği birçok talibinin peşinden koşmasını sağlıyordu. Bu talipleri arasında en ciddisi, ona bir anlamda yaklaşabileni alçakgönüllü, zarif ve sakin biri olan Reggie Lucy oldu. O sıralar topçu binbaşı olan Reggie sonraları Agatha’nın Mary Westmacott mahlasıyla yazdığı otobiyografik romanı Bitmemiş Portre’de Peter Maitland olarak karşımıza çıkmaktadır.”

 

 

 

 

 

Aşktan gerilim ve korkuya

 

 

 

 

Agatha Christie’nin yaptığının bir benzerini, bu sefer tersten olmak kaydıyla gerçekleştiren tanıdık bir isim daha var: Kerime Nadir. Kaleme aldığı aşk ve ‘karasevda’ romanlarıyla tefrika edildikleri yıllarda gazetelerin tirajını artırdığı bilinen, ama özellikle Hıçkırık romanıyla adından daha çok söz ettirmiş olan Kerime Nadir’in hemen her eserinin, bazen birkaç kez filme uyarlandığını da biliyoruz. Kerime Nadir’in eserleri de, Selim İleri’nin editörlüğündeki “Aşka Davet” dizisi kapsamında Doğan Kitap tarafından -Muazzez Tahsin Berkand, Fikret Arıt gibi isimlerin eserleriyle birlikte- yeniden yayımlandı, yayımlanıyor… Ancak, en azından şimdilik, Dehşet Gecesi’ne sıra gelmedi!

 

 

 

 

Agatha Christie hakkında söylediklerimizi Kerime Nadir’e uyarladığımızda ise şöyle diyebiliriz: Unutulmaz aşk romanlarının yazarı olarak bildiğimiz Kerime Nadir’e belki gerilim ve korku türündeki bir romanı ‘yakıştıramayabiliriz’; Hıçkırık, Samanyolu, Solan Ümit, Kalp Yarası, Posta Güvercini gibi romanlara imza atan Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi isimli bir romana sahip olduğuna inanmakta güçlük çekilebilir pekâlâ. Ancak bu, Kerime Nadir’in zamanında tanıtımı şu şekilde yapılan bir korku-gerilim romanı yazdığı gerçeğini de değiştirmiyor: “Dehşet Gecesi fantastik roman türünün bir pırlantasıdır. Korkunç gerçeklerden dokunmuş nefis bir fantezi... Zevkine doyulmaz bir akıcılıkla anlatılan esrar dolu bir hikâye... Romanın yazarı kulağımıza şöyle fısıldıyor: ‘Sakın onu geceleri okumayın!’”

 

 

 

Konusunun, anlatımının, atmosferinin ‘yeterliliği’ bir yana, Türkçede örneği ender bulunur bir türde ve sonuçta erken tarihli bir roman olmasıyla Dehşet Gecesi, ilgiyi hak ediyor; her ne kadar Hıçkırık’ın gölgesinden kurtulamayacaksa da…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir. En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. Kendi ilkelerini düzenbazlık ve yalancılık uğruna harcayan bir medeniyet, ölüm döşeğindeki bir medeniyettir.”

 

Aime Césaire

 


Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir.

Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner.

Belleğimizin, bir başka deyişle yeryüzü tecrübemizi zihnimizde hikâye etme biçimimizin aslında “kim” olduğumuzla güçlü ilişkisini inkâr edemeyiz. Kuşkusuz hem bilincin kuşattığı alan hem de bilinçdışımızın sisli derinliklerinde saklananlar, dünyanın geri kalanı ile kurduğumuz kendilik ilişkilerinin zihnimize nasıl kazındığı ile şekilleniyor.

Ayfer Tunç’un yeni romanı Osman, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki ana boyuttan oluşmaktadır. Romanın bireysel boyutunu, Osman’ın günlükleri; toplumsal boyutunu ise, Osman’la ilgili yazarın yaptığı söyleşiler oluşturur. Yazar, Osman’ın günlüklerini bir sahaftan alır.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.