Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Hatırlamak Kaçınılmaz, Üzülmek Faydasızdır



Gayet iyi
Toplam oy: 16
Bu tablo hayatımın geri kalanını -tam bilincinde olmasam da- tamamen kaplamış bulunuyordu. Bir hücre mahkûmunun elindeki tespih bazen dalgınlıkla nasıl hayatın yerini alırsa öyle. Biteviye tekrarlayarak ve iyi kötü bir sonsuzluk çıkararak ondan. Kendime yetecek kadar yani. Ben kendim için söylüyorum. Gerisi kimin umurunda ki?

Sınıfın arka penceresinden sıvışıp kaçmak gibiydi. Ama sonunda ne tek ayak cezası ne de dayak vardı. Üstelik kimselerin ruhu duymuyordu. Ben kendim bile her defasında sonradan bilincine varıyordum bu maceranın. Yolculuğun süresini hesaplamayı asla aklımdan geçirmiyordum. Çünkü buna neden gerek duyayım ki, değil mi? Hoş, merak etseydim de hesaplayamazdım, o da ayrı. Neyse. Durun şunu baştan anlatayım.

 

Sınıfımızın “Mevsimler” duvarı hayatımın yeni kaçış imkânı, daha önce su yoluna çevirdiğim, sınıfın arka penceresi gibi bir şey olup çıkmıştı benim için. Önceleri sıradan bir takıntıydı belki. Sözlüde bilemediğim soru için sobanın yanında tek ayak üzerinde dururken uzun uzun bakardım ona. Yerdeki ayağımın acısını unutmak için. Bazı dayak şenliklerinden sonra ise gururumu geri kazanmak ve kalp kırıklıklarımı filan derleyip toparlamak için dalardım oraya. Duvara. Yardım umduğum birinin gözlerinin içine bakıyormuşum gibi. Ama nasıl oldu anlamadım, bu tuhaf bakışma zamanla teneffüslerimi de yalayıp yutmaya başladı. Artık öğretmenin şamarı suratımda veya anahtarları kafamda patlamadan da duvarımızı boydan boya kat eden bu “Mevsimler - KIŞ” tablosunun içine saklanır oldum. İş hiç ummadığım biçimde ciddileşti. “KIŞ” dışındaki hiçbir şeyle neredeyse hiç ilgilenmemeye başladım.

Diyeceğim, “KIŞ” bir şekilde hayatımın merkezine yerleşiyordu artık. Derste dayak yemişsem, teneffüs zili çalınca sınıfta tek başıma kalıyordum. Duvarın önündeki sıraya öylece çöküyor, ikinci zile kadar kendimi bu olağanüstü şeyin karşısında unutuyordum. Daha önce bende olmayan bir müziği bu tablonun içine yerleştirmişlerdi. Dünyamıza ve sınıfımıza ait olmayan bir mutluluk anını. Bir kelebek gibi iğneleyip duvara tutturmuşlardı sanki. Tablo zihnimde zamanla buruk bir sonrasızlık imgesine dönüştü. Tarifsiz güzel bir şey ölmüştü bu tabloda ve sonsuza kadar yaşaması için olmuştu bu ölüm. İşin tuhafı, diğer arkadaşlarım fark etmeden geçip gidiyorlardı. Tabii hiçbir şey söylemedim onlara. Bazen dayaksız derslerden sonra bile teneffüsü, körebeyi, kartopunu filan boş vermeye başlamıştım. Takıntım nihayet kendimi ondan kurtarıp ayıramamak halini aldı. Hayatımın geri kalanını -tam bilincinde olmasam da- tamamen kaplamış bulunuyordu bu tablo. Bir hücre mahkûmunun elindeki tespih bazen dalgınlıkla nasıl hayatın yerini alırsa öyle. Biteviye tekrarlayarak ve iyi kötü bir sonsuzluk çıkararak ondan. Kendime yetecek kadar yani. Ben kendim için söylüyorum. Gerisi kimin umurunda ki?

Biliyor musunuz, bilgi başgardiyanı dâhil hiç kimse, böyle böyle didinerek duvarda kendime bir tünel açtığımın farkına varmadı. Hayal gücümle ve küçücük kedi adımlarıyla ilerlemiş olmalıyım o tünelin içinde. Sırtladığım kendi küçük ışığımı yerin altındaymışım gibi sürünerek taşıdığımı fark edemediler. İçinde bulunduğum karanlığı kazarak. Tünelin ucuna doğru gizliden sürünerek ilerlediğimi. Hayal gücümle. Gerçeğin, karanlığın elinden her gün bir metelik kopararak.

Öğretmen bile fark etmedi, evet. Ayık olduğu zamanlarda bile. Onu boş verelim, her şeyimizi paylaştığımız, sıra arkadaşım Hasan bile fark edemedi. Bir tabloyu sevmekten daha fazlasıydı bu elbette. Sevmek kolay, inanmak zordur, bilirsiniz. İnanmak için başka şeyler gerekir hep. Şu veya bu, bilmiyorum. Ama bir şey veya bir şeyler (veya bambaşka şeyler) benim de inanma eşiğimi epeyi düşürmüş olmalıydı ki ben o alçak eşiğin üzerinden kolaylıkla geçip girebileyim “KIŞ”ın içine. Mesela karla kaplı bir vadinin tam dibinde, cüzzamlı duvarları sadece ayaklarımıza sarılan rüzgârı değil, fırtınalarda bazen kar tanelerini de geçiren bir ilkokul sınıfında akşam paydosunda nöbetçi kalmam olabilirdi bunun bir nedeni. Sınıfı süpürüp temizlemem ve eve varmak için kar altında 4,5 kilometreyi yokuş yukarı yalnız başıma tırmanacak olmam da olabilirdi. Karanlık iyice bastırmadan. Ormanın içinden, evet. Yağıp kapatmış ve sanki bulunsun diye biraz daha yağmaya karar vermiş karın içinden. Bazen doğru yolda olduğumdan emin olarak, bazen de cesaretimi tamamen yitirmemek için ağlamamı tutup kendimi ikna etmeye çalışarak, doğru yolda olduğuma. Bazen içimden ezberlediğim tek duayı okuyarak. Ölüp ölüp dirilerek ve sonunda sevinçten bir daha ölerek cennete -bizim yoksul, kör ışıklı yassı evimize- ulaşacak olmam. İnanın bana. Tarifsiz güzel bir kış tablosuna veya herhangi başka inanılmayacak kadar güzel bir şeye gerçekten ve içeriden inanmanız için bunların olması gerekir. Demek istediğim, bunların birazdan başınıza geleceğini biliyor olmanız gerekir. Ve M.S. 1983 yılının Kalandar ayının tam ortasında bulunuyor olmanız da gerekir. Aranızda hayatında bir duvardan bir şeyler ummuş biri var mıdır bilmiyorum? Bambaşka bir konu olmakla beraber, şu da var. Eğer gerçekten isterseniz, bir “KIŞ” tablosu, bilinenin aksine, çaresizliğinizle göz teması kurabilir. Ondan ne istediğinize bağlı olarak kayıtsızlıktan kurtulabilir. Yapayalnızlığınızın çağrısı onu hiçliğin içinden çekip çıkarabilir. Kendi kendini suçlamak için dili çözülebilir bir duvarın. Apansız başlayan bir tipi gibi. Yaşarmaya başlayan, pişman ve perişan bir çift güzel göz gibi. Ne bileyim?

Ne diyordum? Nöbetçiydim o akşam. Sınıf boşalmış, herkes dağılıp evlerine gitmişti. Öğretmenimiz ikindide aksıra tıksıra köye varan otobüsten teslim aldığı TEKEL şişeleriyle okulun bitişiğindeki lojmanına çekilmişti. Sınıf akşamın alacakaranlığında sanki şaşakalmıştı böyle ıpıssız ve bomboş olmaktan. Oyalanacak konu olmadan, seyredecek sıra dayağı olmadan ortada kalmıştı sınıf. Her şeye meydan okurcasına tahtaya geçip öğretmen masasına oturmuştum. Oturur oturmaz sıraların bomboş bakan şaşı gözleriyle karşılaştım. Aşağılıktılar. İtiraf edemedim ama bu sıralar ve gündüzleri içlerinde oturanlar, kim olurlarsa olsunlar, dayağı hak ediyorlardı. Her ne hikmetse masum değillerdi işte, bilemiyorum. Neyse. Sıralardan yüz çevirip duvara bakmaya başlamıştım ben de elimde olmadan. Kucağımda kürek ve çalı süpürgesi, dalıp gitmiştim tabloya. Öylece bakakalmışken, ilişkimiz bir şekilde yeni bir evreye varmıştı. Neden sonra süpürgeyi küreği bir yana bırakıp iyice yaklaştım. “KIŞ”ın tam karşısına geçtim. Ona en yakın sıranın ucuna, her zamanki yerime çöktüm. Hazdan uyuşmuş küçücük zihnimi itekleyerek o çerçevenin eşiğinden içeri yuvarladım. Uzun sürmedi. Yeterince ıssızlık varken daha kolaydı. Çabucak oldu hatta. Tablodaki bendim. Tastamam inanıyordum onun dışında değil de içinde olduğuma artık. Dışında olmam, eğer gerçekten öyleyse, bir yanılgı olacaktı sadece. Bir günah. Aklımın bir sürçmesi, ruhumun zayıf anındaki bir inkârı. Hayır, içindeydim. Benim dünyam orasıydı. Yeterli yoğunlukta sessizlikten ve kımıltısız bir yolculuktan sonra oraya varmıştım. Tablonun içindeki sesleri duymaya başlamıştım bile. Yazın mezrada, çayırlarda oturduğum yerde kımıltısız kalırsam o kelebek denizi etrafımda birden nasıl yükselirse kendiliğinden öyle. Sessizce.

Şamata. Oyundan çıldırmış arkadaşlarım. Çocuklar. Bizimki gibi eğri büğrü, yorgunluktan yassılmış evler değil; gerçek, düpedüz insanlar için yapılmış zinde evler. Evlerin içinde öteye beriye serpiştirilmiş ve gündelik kederi örten güzel, renkli fazlalıklar. Lambalı radyonun ve öteberinin üzerine dizilmiş, hayata gizli bir köken enerjisi aktaran dantelalar. Nefis, göz nuru nafilelikler. Bir zamanlar beyaz olduklarına herkes aynı anda ve daima inandığı için beyaz kabul edilen dantelalar. Ah. Ve onların vakur ışığıyla aydınlanan köşe bucak. Kocaman kuzine mesela ve üzerinde kapakları kımıldanan tencereler. Biteviye buhurlar. Peki evin dışında mı ne vardı? Zaten tastamam görülebiliyordu. Bir kere esrimiş, büyükçe bir çocuklar şamatası yumağı. Boyun bağımın bile kenarları işlemeli ve uçları püsküllüydü. Bir köpek atlayıp zıplıyordu aramızda. Kuyruğunu keyiften kıvırıp sırtına almış. Karlar içindeydik. Dost bir soğuk bizi coşkuyla ayaklandırmıştı. Çivit mavisi meşin eldivenlerim. Biraz eprimiş ve solmuşlardı ama olsun. Annem, doymaları için değil de sanki sırf ben mutlu olayım diye pencereden kuşlara yem atmayı mucize eseri öğrenmişti bir yerden. Babamın bir ismi vardı. Evimizde, yerli malı haftasında resimlerini gördüğümüz muz, kivi, fıstık ve şekerlerden vardı. Gerçekten vardı ve onlara dokunabiliyorduk. Utanmadan itiraf etmek kolay değil bu kısmını gerçi ama sevmek bile, sevmenin cümle içinde kullanılışı değil de bizzat kendisi bile vardı. Benimle birlikte bütün çocuklar mutlulukla titreşiyor, kış sevincini tabloyu dolduran bir tek kocaman gülümseme gibi yüzleriyle paylaşmış, kaynaşıyorlardı. Öte yandan, evler birbirlerine saygılı bir uzaklıkta bulunuyorlardı. Hayır, evet saygılı. Ama, insanda fazlaca varlıklıymışlar da bu yüzden mecbur kalmışlar gibi bir his uyandıran mesafelerle aralıklıydılar, anlatabiliyor muyum? Başka bir şey için değil. Ve söylemeye gerek yok, dış duvarları boyalıydı evlerin. Bizim gerçek mahallemizde olduğu gibi çinko ve hartama çatılarıyla birbirine sokulmuş, itiş kakış içinde değildi çatıları. Esrimiştik. Hayat ve içindeki her şey bir çocuğun sebepsiz gülümsemesi gibi apansız, kendiliğinden, kendi içinden taşmaktaydı. Boyum kadar kar topağını yuvarladığıma ve yuvarlarken -sıcak bir evim ve mutlu bir ailem olduğunun bilincinde olduğum içingülümsediğime inanabiliyor musunuz?

Öğretmenin elini omuzumda hissettiğimde hâlâ gülümsüyor olmalıydım. “KIŞ” duvarının içindeki her şey bir anda kaybolmuş, geriye bir tek soğuk kalmıştı. Her şeyi baştan hatırlamak kaçınılmaz ve üzülmek faydasızdı. Çöpü boşalttım. Tipi başlamıştı dışarıda. Montuma sarındım. Defterlerimi dikey halde koynuma yerleştirdim. Rüzgâra siper olsunlar diye biraz. Paçalarımı çoraplarımın içine soktum. Bir tek sol yanağım üşümüyordu. Elinin izi kalmış sol yanağım. Karanlık basmak üzereydi. Alnımı öne, yan yan akmakta olan tipiye doğru eğip yola koyuldum. Kader. Canına yandığımın kör talihi, gerçeği görebilmem için öğretmeni mercek olarak kullanıyordu her defasında.

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.