Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Haysiyetli Olma İddiasındaki Bir Adamın Mahcubiyet Dolu Hikâyesi



Şahane
Toplam oy: 75
Mahcubiyet ve Haysiyet, hem modern hayatın eleştirisi olarak, hem de ekonomik ve insani gelişmişlik sıralamalarında en üstlerde yer alan bir ülkede toplumdan yalıtılmış bir hayat süren, kendini güncelleyememiş bir insanın öyküsü olarak okunabilir.

Kuzey Avrupa edebiyatının bol ödüllü yazarı Dag Solstad’nın 1994’te yayımladığı Genanse og Verdigheit romanı, Mahcubiyet ve Haysiyet adıyla bu yıl ülkemiz okurlarına ulaşabildi. Şimdiden dördüncü baskıya giden bu kitabı elinize aldığınızda muhtemelen dikkatinizi çekecek ilk unsur olan mütevazı boyutu sizi yanıltmasın. Yapı Kredi Yayınları’nın sıkışık bir sayfa düzeniyle tamı tamına 100 sayfada paketlediği roman çoğu yayınevimizin tercih ettiği gevşek sayfa düzenlerinde belki 150 sayfayı dolduracak uzunlukta (kâgıt maliyetlerindeki ani sıçramanın kitap fiyatlarına ister istemez yansıdığı bugünlerde, bu dar alana sığdırma yaklaşımında okur bütçesi için büyük fayda var). Kaldı ki, Solstad boyutu küçük ama işlevi büyük bu romana bir adamın hayatını, çesitli insanlık durumlarını, siyasi bir ironiyi, memuriyet hayatının tekdüzeliğini, karşılıklı ve karşılıksız aşkları ve daha pek çok seyi sığdırıyor. Roman bunların yanı sıra kentli Norveç yurttaşlarının yaşantısına Türk okur için küçük ama etkileyici bir pencere açıyor.

 

DÜŞÜNDÜKÇE YÜRÜR, YÜRÜDÜKÇE DÜŞÜNÜR

 

Hikâye tüm karakterlerin ne yaptığını bilen, zihinlerine girip çıkabilen üçüncü kişi anlatıcı tarafından aktarılıyor. Üsluba hâkim olan unsurlar arasında, Rukla’nın yaşamındaki ve dünyaya bakışındaki tekdüzeligi vurgulayan, bitmek bilmeyen tekrarlamalar ile Norveç dili ve edebiyatındaki genel geçer yaklaşımın tam tersine, yer yer bir sayfayı kaplayan uzunlukta karmaşık cümleler öne çıkıyor. Bölüm ayrımlarının olmadığı, kesintisiz bir şekilde akıp gidiveren bu roman, başkahramanın yaşadıgı üç önemli dönüm noktasıyla virgüllenip noktalanan, kabaca aynı uzunlukta üç kısımdan oluşuyor.

 

Ellili yaşlarındaki edebiyat öğretmeni Elias Rukla, uzun yıllardır defalarca yaptığı gibi, büyük yazar Ibsen’in Yaban Ördeği piyesini Oslo’daki bir devlet lisesinin son sınıf öğrencileriyle müfredat icabı incelemektedir. Ancak bu sefer bir şeyler ters gider. Rukla satır satır hatmetmiş olduğu bu eserde nedense bunca yıldır fark etmediği bir detaya takılır. Yazar acaba “bu lüzumsuz sahneyi niçin yaratmıştır?” Heyecan içinde, bu bilmeceyi öğrencileriyle birlikte çözmek için yaptığı hamle ise dertleri sadece okulu bitirmek olan çocukların bezginliğinin, ruhsuzluğunun, lakaytlığının duvarına çarpar. Yoğun bir aidiyetsizlik hissiyle hiddetlenerek kendisini zor bela okulun avlusuna atan Rukla’nın girdiği kriz, açılmak bilmeyen şemsiyesini herkesin gözü önünde “vahşi bir öfkeyle” parçalamasıyla doruğa çıkar. Yerin dibine giren öğretmenimizin ne yapacağını bilmez halde Oslo sokaklarına dalmasıyla hikâyenin ilk kısmı tamamlanır.

 

ZAVALLI BİR ROMAN KAHRAMANI

 

içine düştüğü vaziyette evin dönemeyeceğini hisseden Rukla sakinleşmeye çalışarak Oslo’nun merkezini arşınlarken, hayatı üniversite günlerinden başlayarak bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başlar. Ögretmenimizin zihninde, zamanla en yakın dostu, daha doğrusu tek dostu haline gelen, felsefe bölümünün parlak doktora ögrencisi Johan Corneliussen ve onun dünyalar güzeli sevgilisi Eva Linde sahneye çıkar. Rukla düşündükçe yürür, yürüdükçe düşünür. Düşündükçe, üniversiteden beri yaşadıklarını değerlendirmeye, sorgulamaya başlar. Ama fazla kurcalamaktan da kaçınır, zira hoş bir deneyimin özünü “bulduğu takdirde o şey kaybolabilir veya kendi kendisinin tersine dönüşüp antipatik bir hal alabilir.” Hikâyenin görece daha yorucu olan ilk kısmından daha hızlı akan bu kısım, Elias, Johan ve Eva üçgeninde beklenmedik bir dönüm noktasıyla romanın üçüncü kısmına bağlanır.

 

Ayağı bir türlü evine gitmeyen Rukla, Oslo’da dolaşmaya ve yaşamını sorgulamaya devam eder. Sorguladıkça da onu farklı bir şekilde yorumlamaya, toplum içindeki, arkadaşlık ve gönül ilişkilerindeki konumunu farklı, üzücü bir perspektiften görmeye başlar. Kendisinin yalnızca Thomas Mann tarafından ciddiye alınacak “zavallı bir roman kahramanı adayı” olduğunu hayal eder. Giderek devrini doldurmuş, “toplum içinde söyleyecek sözü kalmamış” bir adam olduğunu, hatta en yakınında olduğunu sandığı insanlardan da aslında kopuk olduğunu hisseder. Hikâye, psikolojik analizlerin ağır bastığı, cümlelerin daha da uzadığı, okuma zevkinin doruğa ulaştığı bu kısımla, kısmen okurun yorumuna bırakılmış bir dönüm noktasıyla sona erer.

 

Arka kapağa varan okurun başa dönerek ilk kısmı bir daha okumasını önereceğiz. Zira Solstad’nın, Ibsen’i Norveçliler kadar bilmesi beklenemeyecek Türk okuru birdenbire Yaban Ördeği’nin ortasına attığı, beş-on Norveçli karakterin birbirine benzer isimleri ve sözlerine maruz bıraktığı bu kısımda, öğretmenimizin hayat hikâyesinin ve sonunda vardığı noktanın anahtarı niteliğinde bir karakter ve bir cümle bulunuyor. İlk okumada bunu fark eden okurlara ne mutlu. Fark etmeyenler için ise, yeniden okuyarak bu cümleyi keşfetmek, Rukla’nın resmini Solstad’nın kurgusunu tamamlayacaktır.

 

Mahcubiyet ve Haysiyet, hem modern hayatın eleştirisi olarak, hem de ekonomik ve insani gelişmişlik sıralamalarında en üstlerde yer alan bir ülkede toplumdan yalıtılmış bir hayat süren, kendini güncelleyememiş bir insanın öyküsü olarak okunabilir. Upuzun cümlelerle, bize yabancı yaşamlar, ortamlar, kavramlar ve deyimlerle dolu bu romanı, çeviri kokmayan bir şekilde Türkçeye aktarmayı bilen deneyimli çevirmen Banu Gürsaler Syvertsen şüphesiz övgüyü hak ediyor. Bizlere ise, güncel İskandinav edebiyatının ağır toplarından olan Dag Solstad’nın diger eserlerinin en kısa zamanda dilimize kazandırılmasını dilemek kalıyor.

 

 

MAHCUBİYET VE HAYSİYET
DAG SOLSTAD
ÇEV: BANU GÜRSALER SYVERTSEN
YAPI KREDI YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.