Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

İlk Türk Romancısı 'Liberal-Muhafazakar'imiş!



Şahane
Toplam oy: 23
Ahmet Midhat Efendi’nin ürün vermediği bir edebi tür neredeyse yoktur. Elli senelik gazeteciliğinin ve devlet memurluğunun yanında çeviriler, hikâyeler, ders kitapları, tiyatro oyunları, felsefe kitapları, iktisat ve askeriye alanında incelemeler, tarih, anı, seyahatname…

İlk romanın ne olduğu Türkiye’de hayli tartışılmış bir konu. Bugün bile o tartışma devam ediyor. Gelen kabul, ilk “Türk romanının” Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı olduğu. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın tefrikası 1871, kitap halinde yayımlanışı ise 1875. Oysa, ilk “Türkçe roman” dediğimizde Vartan Paşa’nın Ermeni harfleriyle Türkçe olarak yazdığı Akabi Hikâyesi’ni (1851) görüyoruz. Tabii son dönemki çalışmalarla yeni eserler gün yüzüne çıkıyor ve nereden baktığınıza bağlı olarak “ilk roman” meselesi sürekli değişiyor.

 

Öte yandan, “ilk romancının” kim olduğu ise bellidir: Ahmet Midhat Efendi. Roman, bize Tanzimat ile geldi. “Tanzimat edebiyatı” dediğimiz dönemi 1870-1900 gibi düşünebiliriz. Tanzimat romancıları arasında, Ahmet Midhat’tan başka, “Üç Zadeleri” -Recaizade Mahmut Ekrem, Nabizade Nazım, Samipaşazade Sezai-, Mizancı Murat’ı, Namık Kemal’i, Şemsettin Sami’yi ve Fatma Aliye’yi görüyoruz. Son yıllardaki çalışmalar, genellikle yedi-sekiz kişi olarak kabul edilen bu listeyi biraz değiştirdi. Fatma Aliye’nin kardeşi Emine Semiye’yi, Latin harflerine ilk kez 2018 senesinin Aralık ayında aktarılan Haver’i ile Ahmet İhsan’ı, Recaizade Mahmut’un kardeşi Mehmet Celal’i de artık Tanzimat romancıları arasında saymamız gerekiyor.

Farklı türlerde yol açıcı bir yazar

Ama Ahmet Midhat’tan -ve bir ölçüde Fatma Aliye’denbaşka bu isimlerin hiçbiri gerçek manada bir “romancı” değil. Bunu edebi nitelik anlamında söylemiyorum. Öyle bakarsak, bütün bu dönemin edebi üretimi Araba Sevdası’nın gölgesinde kalır. Bu yazarların hepsi yeni tür olan “roman” formunda ürünler vermişler. Ama genellikle bir, nadiren de iki-üç tane yazıp bırakmışlar. Ahmet Midhat ise diğer bütün meziyetlerinin yanısıra, Nüket Esen’in saptamasına göre, otuz beş romanın yazarı olarak karşımıza çıkıyor. Elli senelik gazeteciliğinin ve devlet memurluğunun yanında çeviriler, hikâyeler, ders kitapları, tiyatro oyunları, felsefe kitapları, iktisat ve askeriye alanında incelemeler, tarih, anı, seyahatname… Ahmet Midhat’ın ürün vermediği bir edebi tür nerdeyse görmüyoruz. Bunları yaparken birçoğunun da “ilkini” oluşturduğunu, bu manada yol açıcı olduğunu söylemek gerekir.
Örneğin, en bilinen romanlarından biri olan Müşahedat’ı ele alalım. “Çerkezce, Arapça, Farsça ve Fransızca’yı kendi anadili gibi konuşan Ahmet Midhat, İngilizce, İtalyanca, Bulgarca, Latince ve Yunancayı da okur, anlar, fakat sadece iyi konuşamazdı.”[113]
Ahmet Midhat, Fransızca okuduğu eserler sayesinde “natüralizm” akımından haberdar olur, dahası beğenir ve bir roman yazmaya karar verir. Dolayısıyla, elinde bir örnek olmadığı için yazacağı bu roman Türkçe’deki ilk “natüralist roman” olacaktır. O dönemin terimleriyle söylersek, Ahmet Midhat, “tabii roman” yazmak için Müşahedat’ı kaleme almıştır. Bu romanın en çarpıcı özelliklerinden biri, Ahmet Midhat’ın bizzat bir roman kahramanı olarak metnin içine girmesi ve çeşitli yerlerde bilerek ve isteyerek Türkçedeki ilk “tabii romanı” yazmakta olduğunu söylemesidir. Getirdiği yeniliğin farkındadır. Bunu okurun da anlamasını ister.
Müşahedat’ı ben Everest Yayınları'ndan okumuştum -Behçet Necatigil sadeleştirmesiyle. Necatigil, Müşahedat’ın başında Ahmet Midhat’a dair uzun bir giriş yazar. Orada, yazarın kişiliğinden bahsederken, bir kitaptan sık sık alıntı yaptığını görürüz. O kitap, oğlu Kamil Yazgıç tarafından yazılmış olan Oğlunun Kaleminden Ahmet Midhat Efendi ve Dönemi’dir.
Kamil Yazgıç, 1880 doğumlu -bir rivayete göre ise 1878. Ahmet Midhat’ın ölümü ise 1912. Babasına dair anlattıkları birinci elden tanıklık olduğu için çok önemli. Başka hiçbir yerden öğrenilmesi mümkün olmayan bilgilere ulaşıyoruz: Ahmet Midhat’ın evdeki hali, neler yaptığı, kamusal hayatın dışında nasıl yaşadığı, zevkleri ve daha birçok özelliği… “Hurda malumat” ilk başta önemsiz gibi gözükse de bir insanı anlamaya çalışırken en ihtiyaç duyulan şeye dönüşür.
Kamil Yazgıç, babasını anlatırken çok sevgicil bir dil kullanıyor. Onun çok çalışkan, becerikli, birikimli, inançlı bir insan olduğunu döne döne anlatıyor. Ama bunları yaparken bazı matrak özelliklerini de ilk kez ondan öğreniyoruz.
Hatta bir aralık Ahmet Midhat Efendi cins tavuk yetiştirmeyi bile merak etmiş ve bunda da muvaffak olmuştu. Bu meraklar yüzünden, Beykoz’daki çiftlik adeta bir “numune çiftliği” halini almıştı: Çünkü mesela ziraatçilikte, hayvan yetiştirme işinde kullanılan bütün fenni vasıtalar o çiftlikte mevcuttu. Ve mesela, Türkiye’ye ilk “suni kuluçka makinesi”ni ve ilk “fenni arı kovanı”nı getiren ve bunları ilk tecrübe eden adam da Ahmet Midhat’tı. [127]
Sırmakeş suyunun sahibi olduğu için suculuk yaptığı bilinir de tavukçuluk ile Ahmet Midhat’i yan yana düşünmek bile tuhaf. Kamil Yazgıç, Ahmet Midhat’ı “liberal muhafazakâr” [139] olarak tanımlıyor. Bir yönüyle, alabildiğine Batılı biri -Rakım Efendi gibi. Beykoz’daki yalının en üst katına bir sahne yaptırmış, onu mükemmelen dekore ettirmiş ve ailece yazdığı piyesleri oynamaya başlamışlar. Bir yönüyle de alaturka müziği her şeyin üstüne koyan bir Doğulu. “Alafrangalıktan katiyen hoşlanmazdı,” diyor babası için. [362]
Ahmet Midhat ve dönemi
Aktarın yanında çıraklık yapan Ahmet adlı bir delikanlı, Midhat Paşa’nın maiyetindeki abisine yazdığı mektuplarda dile ne kadar hakim olduğu fark edilince apar topar Sofya’ya çağrılır. Çeşitli olaylardan sonra Paşa kendisini sever, birlikte Bağdat’a giderlerken Ahmet’in abisi Hafız Ali vefat eder. Paşa da bunun üstüne, en değerli varlığı olan ismini genç Ahmet’e teklif eder. [43] İşte o günden sonra Ahmet Midhat diye çağrılır olmuştur. Tabii bu ismi Abdülhamid devrinde taşımak risklidir. Kamil Yazgıç, babasının Sadrazam olmasının önündeki tek engelin ismi olduğunu ve Abdülhamid’in hükümdarlığı boyunca Midhat adı taşıyan kimseye “paşa” unvanı verilmediğini söylüyor.
Ahmet Midhat, matbaasını ve gazetesi Tercüman-ı Hakikat’i binbir maddi imkânsızlığa rağmen bu devirde kurar. O Tercüman-ı Hakikat’te Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi gibi birçok ismin yazıları yer alır. Bir yerde, kendi yazdıklarının toplumu eğitmek için olduğunu, edebiyatı ise Abdülhak Hamid ve Recaizade Ekrem’e bıraktığını biraz da küçümseyerek anlatır. Henüz eğitilme aşamasında olan bu topluma ciddi bir eser vermenin zamansız olduğu inancını bir ömür taşır. “Ne yalan söyleyeyim, elimde imkan olsaydı onları da o devirde ‘edebiyat’ yapmaktan men ederdim.” Ona göre, “yüzde doksan dokuzu koyu cehaletten tamamıyla kurtartılamamış bir memlekette” edebi eserler yazmak, “karnını doyuramamış bir kimseye meyve ikram etmekle” eşdeğerdi. [52] Ama Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye gibi kadın yazarların da, kabiliyetli gençlerin de önünü hep açtığını görürüz.
Abdülhamid devrinden “İstibdat” diye bahsediyor olsa da Ahmet Midhat saraya uzak biri değil. En çok yakındığı şeyin “sansar” dediği “sansür” olduğunu Kamil Yazgıç anlatıyor. [299] Hakkında çok sayıda jurnal yazıldığını ama sevilen bir insan olduğu için birçok zaman başına bir iş gelmediğini bizzat oğlu söylese de, Ahmet Midhat, Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sini öven bir makale yazdığı için Rodos’a sürgüne de gönderilmiş -Abdülaziz devrinde.
Gene bu kitapta Ahmet Midhat’ın ailesine dönük ilginç bir tavrını okuyoruz. Ahmet Midhat’ın iki karısından da beşer çocuğu vardır. On çocuklu bir adam, görece iyi bir para kazandığını da biliyoruz, ama onlara handiyse hiçbir şey bırakmıyor. “Çocuklarım kendilerine servet bırakacağımı hissederlerse yan gelip gevşerler. Ve ilerde bunun çok zararlarını çekerler.”[152]
Bu tavrının arkasında, Tanzimat edebiyatında da sıklıkla yer verilen ve “rantiye” denen mirasyedilere duyduğu nefretin yattığını düşünüyorum. Kendi yazdığı Felatun da böyledir, ama tabii esas Araba Sevdası’nın Bihruz’u insanı üzecek kadar saf ve vasıfsız bir mirasyedidir. Kaleme gidip hiçbir iş yapmayan, hiçbir şey bilmediği halde her şeyi bildiğini sanan bu “alafranga züppelerin” ortak özelliği mirasyedi olmalarıdır. Son analizde, “kalem” dediğimiz yer, devleti yönetmesi gereken “bürokratlardan” oluşur. Bu mirasyedilerin kalemdeki işe yaramaz varlığı da devlet yönetimindeki sorunların kaynağıdır. O yüzden, bu “rantiye” gençler ile devlet bekası arasında bir ilişki olduğu kabul edilir. Ahmet Midhat, bu konuda çok kararlı davranmış ve doktor olan iki oğlundan başka üç kızını da doktorla evlendirmiştir. [281]
Kamil Yazgıç’ın babasına dair farklı mecralarda anlattığı hikâyeler Erol Gökşen tarafından titizlikle biraraya getirilmiş. Bu kitapta ilk Türk romancısına ve yaşadığı döneme dair önemli bilgiler var.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Uzakta, hırçın denizin ortasında bir yer… Kimileri için nefes kesici güzellikte, kimileri içinse ürkütücü ve kasvetli doğası, bize bir hayli yabancı dili, yarım milyondan az nüfusu… Soğuğu ve yanardağları ile ateş ve buzun ülkesi burası; İzlanda. Bulutlar güneşi perdeledikçe, kasvet arttıkça, suç edebiyatı da daha keyifli hale gelir.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de James Joyce’un İletişim Yayınları’ndan çıkan tek öykü kitabı Dublinliler’dir. Bu öykülerde Joyce “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır.

 

Kaybolan oylumlu bir roman, üç kişi etrafında gelişse de, tartıştığı çok konu var; günümüz kapitalizmi, pazarlama kültürü, evlilik kurumu, askerlik, Osmanlı mirası, aile, yazarlık, kişisel gelişimcilik… Bu romanın ve yazmaktan kaynaklı meselen neydi? Biraz buradan yola çıkalım sohbete…

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.