Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Sanatın Olmazsa Olmazları




Toplam oy: 3
Thames&Hudson Yayınevi’nin yayımladığı Art Essentials serisi kısa, anlaşılır, esprili dili ve görsellerle desteklenen sunumuyla ülkemizde sayısı giderek artan sanat severlere hitap edebilecek faydalı bir çalışma.

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var. Bizde Batı sanatının az bilinmesinin nedenlerinin başında, özellikle klasik anlamdaki resimlerde konu edilen olayların bizde çok bilinmemesi geliyor. Çünkü bu olaylar ya Hıristiyanlıkla alakalı ya Yunan veya Roma mitolojisi ya da gündelik hayata dair.

 

Thames&Hudson Yayınevi Art Essentials adlı bir seriye başladı. Bu seride şimdilik Impressionism (İzlenimcilik), Street Art (Sokak Sanatı), Women Artists (Kadın Sanatçılar), Key Moments In Art (Sanatın Önemli Anları), Modern Art (Modern Sanat), Pop Art (Pop Sanat), Looking at Pictures (Resimlere Bakmak) başlıklı kitaplar yayınlandı. Bu seri Hep Kitap tarafından da Türkçeye aktarılmaya başlandı. Şimdilik sadece dört kitap Türkçeye çevrildi. Pop Sanat, Modern Sanat, Sanatın Önemli Anları, Resimlere Bakmak. Serinin geneline baktığımda, hepsi farklı yazarların kaleminden çıkmış olmasına rağmen, tespit edebildiğim bazı ortak özellikleri ise kısa, anlaşılır, esprili olmaları. Temel bilgiler konuya dair hiç fikri olmayan birisi için basitçe anlatılmış. Görsellerle desteklenmiş. Dipnotlara boğulmamış ama konuyla alakalı detaylı okuma yapmak isteyenler için kitabın sonuna doyurucu bir kaynakça da konulmuş. Her kitabın son bölümünde yer alan sözlük terimleri açıklamada son derece yeterli.


Resimlere bakmak
Çevrilen kitaplardan ben en çok Sanatın Önemli Anları ve Resimlere Bakmak’ı beğendim. Sanatın Önemli Anları’nın yazarı Lee Cheshire ve mütercimi Eda Açanal. Rönesans’tan günümüze sanatta yaşanan bazıları büyük, bazıları ise son derece ilginç kırılmaları ele alıyor. Mesela Mona Lisa’nın çalınması, Kübizmin çıkış noktası, Japon baskılarının Avrupa’da nasıl yayıldığı, kimleri etkilediği, Jackson Pollock’ın Life dergisine çıkması, Marcel Duchamp’ın Çeşme’si, gümrükte sanat eseri olarak değerlendirilmeyen sanat eseri, bir çakalla bir galeride üç gün vakit geçiren sanatçı, Gerilla Kızlar’ın ortaya çıkış hikâyesi gibi onlarca olay yer alıyor. Resimlere Bakmak ise Susan Woodford tarafından yazıldı, Deniz Öztok tarafından Türkçeye çevrildi. Portreler, Hıristiyan dünyası, gelenek, tasarım ve düzenleme gibi başlıklardan oluşan kitap anlaşılır ve sade bir dille yazılmış. Ama bu kitapta ben en çok her bölümün sonunda yer alan soruları beğendim. Örneğin “Gelenek” bölümünün sonunda şu sorular yer alıyor:
• Bir sanatçı geleneğe herhangi bir gönderme yapmaksızın tamamen yeni bir şey yaratabilir mi?
• Geçmiş geleneklere gönderme yapması, bir sanatçının yaratıcı olmadığı anlamına mı gelir?
• Gelenekten yararlanmak sanatçıyı kısıtlar mı, özgürleştirir mi?
Bir de “Saklı Anlamlar” bölümünde yer alan şu sorulara bakalım:
• Bir resimdeki nesnelerin sembolik anlamını öğrendiğinizde resmin gözünüzdeki değeri artıyor mu?
• Bir resmin anlamı, sahip olduğu sembolik unsurlara mı bağlıdır?
• Bir resmin sembolik anlamıyla ilgili hiçbir şey bilinmezken o resim etkili olabilir mi?
Günümüz sanatını biraz daha iyi anlayabilmek için geçmişe yapılan bu yolculuktan sonra Modern Sanat ve Pop Sanat’ı da okuyabilirsiniz. Amy Dempsey’in yazdığı ve Deniz Öztok’un çevirdiği Modern Sanat’ta son 150 yıllık Amerika ve Avrupa sanatı merkeze alınıyor. Akımlardan bahsedildikten sonra bu alandaki önde gelen sanatçıların isimleri okura sunuluyor.
Flavia Frigeri’nin kaleme aldığı Eda Açanal’ın Türkçeye çevirdiği Pop Sanat’ta ise bu akıma dair daha derinlemesine bilgi var. Bu akımın hemen hemen bütün sanatçılarına yer verilmiş. Reklamcılıktan siyasete, çizgi romanlardan savaşlara popüler olan her alandaki olaylardan beslenen Pop Sanat parlak ve gösterişli renklerle ve ironik yaklaşımıyla hayatımızın, tam olarak farkında olmasak da, içinden gelen bir akım. Yaşadığımız dünyayı daha iyi görebilmek ve dolayısıyla daha iyi anlayabilmek için gerekli bir başvuru kaynağı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.