Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Savaşların Palyaçosu; Heinrich Boll



İyi
Toplam oy: 250
Böll, her ne kadar muhalifleri tarafından ABD’nin başını çektiği müttefiklere yaranma iddiası ile meşhur romanının isminden mülhem ‘Palyaço’ olarak suçlansa da, Alman kapitalist demokrasisini ve ABD’yi çok sert cümlelerle eleştirmiştir.

Heinrich Böll, ismi modern Alman Edebiyatı’nın duvarlarına kalın harflerle kazınmış bir yazar. 1972 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat ödülünün ve eserlerinde işlediği konuların evrensel boyutu sayesinde, saygın bir kimlik kazandı. Çağdaşlarını ve kendisinden sonra gelen birçok yazarı etkisi altına alıp ortaya koyduğu tarzı ile kült bir yazar haline gelen Heinrich Böll ölümünün üstünden otuz dört yıl geçmesine rağmen nefes alıp vermeyi sürdürüyor.

 

Heinrich Böll, dünyada devasa krizlerin birbirinin üstüne yığıldığı 1917 yılında Köln’de dünyaya geldi. Koyu Katolik bir ailede büyümesi, evlerinin yasa dışı Katolik örgütlerin düzenli toplantılarına kapılarını açması neticesinde Böll, katolisizmin bir neferi olarak yetişir. Hitler’e başından beri karşı olan ailesinin teşvikiyle Nazilere sesini yükselten gruplarla siyasi ve entelektüel ilişkiler içinde bulunur. Üniversiteye girdiği yıl, kerhen askere alınır ve çeşitli cephelere gönderilir. İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli zamanlarında asker olarak görev yapması Böll’ün bundan sonraki hayatını şekillendirmiştir. Böll, bu vesileyle savaş ve lirizm kavramlarını birleştirerek ortaya yeni bir terkip koymuştur. Cepheden ailesine ve sevdiği kadına yazdığı mektuplarda da bu hal görünür. 1945 yılında Nazi Almanya’sının korkunç bir yenilgi almasıyla sonuçlanan savaşın ardından Böll, Köln’e döner ve babasından kalan marangozhanede çalışmaya başlar. Aynı zamanda ilk romanını bu süreçte tamam eder. Böll’ün heybesinde savaşa dair binlerce anı ve bir o kadar duygu birikmiştir. Zira savaşa dair yazdıkları, birinci eldendir.

 

1972 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alana dek çeşitli üniversitelerde ve kurumlarda dersler veren Böll, beri yandan siyasi faaliyetlerini de sürdürür. Özellikle Almanya’nın Doğu- Batı olarak bir duvarla ikiye ayrılması meselesi üzerinde durur ve duvarı simgesel boyutuyla işler. Dünyanın dört bir yanında cereyan eden siyasi yönü ağır basan olaylara kendisiyle birlikte hareket eden bir grup yazarla müdahil olmaya ve dünya barışını mümkün kılma ütopyasını somutlaştırmaya çalışmıştır. Temel insan hakları, demokrasi, ayrımcılık gibi konularda ateşli konuşmalar yapar ve uzun bildiriler kaleme alır. Eserlerinin onlarca dile çevrilip, eleştirmenlerin ‘bir deha’ övgülerine mazhar olduğu yıllarda evi taranır ve sayısı kez ölüm tehdidi alır. Yıllardır bir parçası olmaktan büyük haz duyduğunu her fırsatta dillendirdiği Katolik Kilisesi’nden çıkar. 1985 yılında dünyadan göçtüğünde ardında onlarca eser ve çınlamaları halen duyulan bir ses bırakır.

 

“YIKINTI EDEBİYATI”

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kökten değişen dünya düzeninin edebiyata yansıması neticesinde budaklanan “Yıkıntı Edebiyatı” (Trümmerliteratur) bilhassa Alman romancılar üzerinde oldukça etkili olmuştur. Savaşın ardından toplumu kuşatan kolektif travma kültürü uzun yıllar sürdü. Heinrich Böll, toplumun belleğini bu cepheden müşahede etmiştir. Ortaya, yayınlandığı günlerde büyük tartışmalar meydana getiren tezler ve çözüm önerileri koydu. Böll’ün tercih ettiği muhtevaların neredeyse tamamı savaş ve onun yörüngesinde dönen parçalardır. Aşk, yalnızlık, yoksulluk, çaresizlik, aile ilişkileri, belirsizlik, umut, korku gibi evrensel duyguları yerel sorunlarla perçinleyerek anlatmıştır.

 

Böll, ne galibiyetin peşinde koşan, ne mağlubiyetten korkan yalnızca sakin bir hayat sürmek isteyen insanların seslerini duyurdu. İdeal toplum arzusunu ve iç huzura duyduğu özleme yaptığı vurguları güçlü diyalogların etrafına dizdi. Böll’ü çağdaşlarından ayıran en başat tarafı, savaşın ve sonrasında yaşananların anlamsızlığına dair yaptığı tespitlerin rengi ve tonuydu. Tevrati ve varoluşçu yazarlarda görülen kriz esnasındaki bedbin hal, buhranın içinde ölümü bekleme ritüeli, karanlıktan yontulan cümleleri okuma ayini ve hayatın anlamsızlığına dair çizilen hatların Böll’ün eserlerine izdüşümü farklıdır. Böll, yitip giden bunca şeyin arasında hâlâ insanlığına inanmak istemiş ve umut denen çatal boynuzlu geyiğin peşi sıra yürümeyi yeğlemiştir. Bu yol, onun nezdinde hiç şüphesiz, Hristiyanlığın aziz külliyatında yer alan isimlerin de adımladığı türdendir. İnanç ve aşkın temel yasaları, enkaz haline dönmüş binaların üstüne serilmiş mukaddes bir örtüdür onun için.

 

ALMANYA’NIN RUHUNU ORTAYA KOYAN YAZAR

 

Dışavurumcu bir perspektifle anlattığı sahnelerde yalın bir dil kullanmıştır, Böll. Alman toplumunu köklerine kadar analiz etmiş, Almanya’nın ruhunu; kültürel kodlar üzerinden tarif etmeye çalışmıştır. Bu noktada kurmacalarının alt metinlerini Alman topraklarının ilk yerleşimcilerine kadar götürür. Doğudan gelen istilacılarla önce vuruşarak ardından da karışarak bugünkü Orta Avrupa’da yerleşik hale gelen Germenler’in hafızası ile modern zamanların bilinci arasında bir münasebet kurmuştur. Germen kavminin göçebelikten, barbarlığa akabinde paganlığa ve nihayetinde Hristiyanlığa sıçrama aşamalarını bir yekun halinde ele almış, bu zaman dilimini Freudyen çerçeve içinde resmetmiş ve orta noktaya şiddeti, cinselliği ve açlığı koymuştur. Germen mitleri ile Hristiyan literatürünün tepesine modern dünya destanları eklemiştir.

 

Heinrich Böll, her ne kadar edebi ve siyasi muhalifleri tarafından ABD’nin başını çektiği müttefiklere yaranma iddiası ile meşhur romanının isminden mülhem ‘Palyaço’ olarak suçlansa da, Alman kapitalist demokrasisini ve ABD’yi çok sert cümlelerle eleştirmiştir.

 

Böll’ün karakterleri korku ve paranoyalarının esiri olmuş, refleksleri sese, kokuya, harekete gereğinden çok fazla tepki veren tiplerdir. Hem fiziki, hem psikolojik kalıntıların üstünde yaşamaya çabalarlar. Düşün kabusu, kabusun düşü kapsadığı çok denklemli ve sert katmanlı rüyalar görürler ve bu süreç onların nerden geldiklerini, ne olduklarını neye dönüşeceklerini belirler. Böll’ün karakterleri çelişkileri bir nimet sayarlar. Zira her şeyin tutarsız olduğu bir yerde dengeli olmak aslında dengesizlik manasına gelir. Bu sebeple karakterler büyük bir yıkımın üstünde kurulan kanlı pistte aşkla dans edebilirler.

 

Heinrich Böll, deyince benim zihnimde hep bir palyaço görüntüsü canlanır. Bu palyaço savaşın tam ortasında durup hem ağlar, hem güler.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.