Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazarlar, Yapıtlar ve Yaşamlar



Zayıf
Toplam oy: 14
Tim Parks, Yaşam ve Yapıt kitabındaki denemelerinde Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele alıyor ve bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Kitap, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor.

 

Tim Parks, Yaşam ve Yapıt kitabındaki denemelerinde Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele alıyor ve bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Kitap, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor.

“Hayatımı yazsam, roman olur” cümlesini duymayan kalmamıştır sanırım fakat bu sözü söyleyen hemen hemen hiç kimsenin bir roman kaleme aldığı da görülmemiştir. Belki deneyeni olmuştur, ama başarıya ulaşamayacakları aşikâr: Çünkü hayatımızı oturup yazarsak ortaya bir roman çıkmaz, sadece gerçekler yetmez. Ancak hayatımızı sanki “bir başkasının hayatı” gibi düşünerek ve belirgin bir üslup ile kurgunun içinde harmanlayıp kâğıda dökersek bir roman çıkar ortaya. Şöyle bir düşünelim, mesela: Kafka da tıpkı karakteri Gregor Samsa gibi modern dünyanın bunalımı içerisinde kendisini bir böcek olarak görmemiş midir sizce? “Yeraltı adamı” ne kadar da çok Dostoyevski’ye benziyor, değil mi şöyle bir düşününce? Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’u, Oğuz Atay’ın nesi olur peki?
İster gerçekçi olsun ister fantastik, ister bilimkurgu olsun ister romantik, hemen hemen her edebi metin otobiyografik öğeler taşır içerisinde. Sonuçta yazar, tanıdığını sandığı en yakın kişi olan “ben”den yola çıkarak oluşturur eserini. Karakterlerini, benliğinin altına koyduğu karbon kâğıdı ile çıkarır ortaya. Çoğu zaman kendisi bile bunun farkına varmaz ya da kendisini cümlelerinin altına gizlemeyi çok iyi başarır ki okurlar bunu hiç anlamaz. Zaten “kurmaca” dediğimiz şeyin gücü de biraz buradan gelir: Ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal ürünü?
“… elimizdeki romanın bir yazar tarafından hesaplanıp planlanarak yazıldığını bile bütünüyle unutabiliriz saflıkla. Ya da unutmuş gibi yapabiliriz. Roman sanatının kuvvetli özelliği, yazarı en çok unuttuğumuz anlarda onun metinde en çok var olmasıdır” der Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı eserinde. Pamuk’un gayet güzel bir şekilde ele aldığı bu ikilem, kurmaca metnin okura sunduğu en büyük hazların da başında gelir. Okuduğumuzun tamamen “uydurma” olduğunu bilir ama bunu uyduranın da “gerçek” biri olduğunu ve ne olursa olsun kalemini en başta kendisine bir ayna olarak tuttuğunu da aklımızdan söküp atamayız. Kendine has, neşeli ve içten üslubunu Ben Buradan Okuyorum (Metis, 2016) kitabıyla daha öncesinde pek sevdiğimiz romancı ve eleştirmen Tim Parks’ın Yaşam ve Yapıt: Yazarlar, Okurlar ve Yazar-Okur Karşılaşmaları kitabındaki denemelerin de ana izleği tam da bu mesele. Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele aldığı denemelerinde Parks, bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Romanlarındaki, öykülerindeki ya da tiyatro metinlerindeki karakterinin içlerine sızmış olan yazarların hayatları ile eserleri arasındaki bağın izini sürüyor.
Eser, yazar, okur köprüsü
Denemelerinde yaptığı bütün bu değerlendirmeleri, aslında her okurun edebi eserlere olan yaklaşımın öznel olduğu fikrinin verdiği rahatlık ve aynı zamanda bu rahatlığın getirdiği özgüvenle yapıyor Tim Parks. Hem yazarı hem de okuru tasfiye ederek metne yaklaşan eleştirel tutuculuğu bir kenara itiyor. Metin, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor. Tam da bu noktada, Terry Eagleton’ın şu sözleri geliyor akla: “Metin yorumlarında bunca egzotikliği hoş görebilmemizin sebeplerinden biri de, söz konusu edebiyat olduğunda hiçbir şeyin ölüm kalım meselesi olmamasıdır.”
Çünkü bu sözlerine rağmen, ne şekilde olursa olsun, kurmaca metinlerin altında yatan otobiyografik öğelerden yazarın dünya görüşüne kadar farklı katmanların incelenmediği, bu tip eleştirel okumaların sadece akademik çalışmaların soğukluğu içerisinde kaldığı bir zamandayız. Yazarlar da okurlar da kuramsal yaklaşımların ve yorumlamaların oldukça gerisinde duruyor. Artık edebi bir metni, tek kelimeyle eleştirdiğimizi sanıyoruz çoğu zaman: İyi ya da kötü.
Tim Parks, yazdıklarıyla yeniden eser-yazar-okur arasında bir köprü kurma niyetinde ve aslında bu bir davet olarak da okunabilir. Okur, yaşamın ve yapıtın arasındaki bağı görmeye başladıkça ve kendi öznel yorumlarını -belirli bir çerçeve dâhilinde elbette- çoğalttıkça, kurmaca metinlerin aslında ucunda bir ölüm kalım meselesi olmayan ama ölüm kalım meselesi kadar mühim şeyler olduğunu tekrar hatırlayacaktır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tuhaf, insan cidden ve hakikaten tuhaf bir varlık. Diyelim bir heves çok para verip bir ayakkabı aldı da ayakkabı ayağını vurdu. Ayakkabı bana olmadı diyemez de en sevdiğim en rahat ayakkabım budur diye diye yıllarca nasırıyla gezer. Bir davette mecburen sevmediği bir yemeğe iltifat eder de yıllarca en sevdiği yemek odur diye önüne koyarlar da koyarlar.

Bir şarkı bestelenmeden önce nerededir? Bestelendikten sonra nerededir peki? İşitenlerin belleğinde öyle mi? Peki dinlediniz onu. Tekrar sustu. Plağın içinde midir şimdi? Plağı önünüze alıp ona uzun uzun baktınız. Görebiliyor musunuz bir şey? Şu susmuş, şu çoktan otuz sekiz yıllık olmuş fotoğrafın içindeki sesleri duyuyor musunuz yani, demek istiyorum. Kulak verin.

Karlofça Antlaşması ile Balkan Savaşları arasındaki felaketler silsilesinin haddi hesabı yok. Bizim Rumeli dediğimiz diyarın Balkanlaşmasının hikâyesi ise ciltlere, kütüphanelere sığmayacak bir facialar silsilesi. Elbette bu facialar silsilesinin kolektif hafızaya sinmiş nice uzantısı var. Peki, edebiyatımız bu izlerden ne kadar yararlanabiliyor?

Kütüphaneler, çok eski zamanlardan matbaanın bulunuşuna ve günümüze toplumların zenginlik göstergelerinden biri olmuştur.

Ölüm hayatın bakiyesidir. Hayatın sonunu değil hayatın bir başka veçhesini karşılar. Elde kalan ne varsa onunla gideriz ölüme. Bu açıdan ölen bir insan için kullanılan “hayatını kaybetti” lafı bomboş bir laftır. Hayat bir başka sayfada olanca tazeliğiyle devam etmektedir çünkü. Ölüme dair anlatılarda ölüm ve ölüm sonrası başlığı öne çıkar. Ya ölüm öncesi?

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.