Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazarlar, Yapıtlar ve Yaşamlar




Toplam oy: 21
Tim Parks, Yaşam ve Yapıt kitabındaki denemelerinde Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele alıyor ve bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Kitap, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor.

 

Tim Parks, Yaşam ve Yapıt kitabındaki denemelerinde Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele alıyor ve bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Kitap, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor.

“Hayatımı yazsam, roman olur” cümlesini duymayan kalmamıştır sanırım fakat bu sözü söyleyen hemen hemen hiç kimsenin bir roman kaleme aldığı da görülmemiştir. Belki deneyeni olmuştur, ama başarıya ulaşamayacakları aşikâr: Çünkü hayatımızı oturup yazarsak ortaya bir roman çıkmaz, sadece gerçekler yetmez. Ancak hayatımızı sanki “bir başkasının hayatı” gibi düşünerek ve belirgin bir üslup ile kurgunun içinde harmanlayıp kâğıda dökersek bir roman çıkar ortaya. Şöyle bir düşünelim, mesela: Kafka da tıpkı karakteri Gregor Samsa gibi modern dünyanın bunalımı içerisinde kendisini bir böcek olarak görmemiş midir sizce? “Yeraltı adamı” ne kadar da çok Dostoyevski’ye benziyor, değil mi şöyle bir düşününce? Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’u, Oğuz Atay’ın nesi olur peki?
İster gerçekçi olsun ister fantastik, ister bilimkurgu olsun ister romantik, hemen hemen her edebi metin otobiyografik öğeler taşır içerisinde. Sonuçta yazar, tanıdığını sandığı en yakın kişi olan “ben”den yola çıkarak oluşturur eserini. Karakterlerini, benliğinin altına koyduğu karbon kâğıdı ile çıkarır ortaya. Çoğu zaman kendisi bile bunun farkına varmaz ya da kendisini cümlelerinin altına gizlemeyi çok iyi başarır ki okurlar bunu hiç anlamaz. Zaten “kurmaca” dediğimiz şeyin gücü de biraz buradan gelir: Ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal ürünü?
“… elimizdeki romanın bir yazar tarafından hesaplanıp planlanarak yazıldığını bile bütünüyle unutabiliriz saflıkla. Ya da unutmuş gibi yapabiliriz. Roman sanatının kuvvetli özelliği, yazarı en çok unuttuğumuz anlarda onun metinde en çok var olmasıdır” der Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı eserinde. Pamuk’un gayet güzel bir şekilde ele aldığı bu ikilem, kurmaca metnin okura sunduğu en büyük hazların da başında gelir. Okuduğumuzun tamamen “uydurma” olduğunu bilir ama bunu uyduranın da “gerçek” biri olduğunu ve ne olursa olsun kalemini en başta kendisine bir ayna olarak tuttuğunu da aklımızdan söküp atamayız. Kendine has, neşeli ve içten üslubunu Ben Buradan Okuyorum (Metis, 2016) kitabıyla daha öncesinde pek sevdiğimiz romancı ve eleştirmen Tim Parks’ın Yaşam ve Yapıt: Yazarlar, Okurlar ve Yazar-Okur Karşılaşmaları kitabındaki denemelerin de ana izleği tam da bu mesele. Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele aldığı denemelerinde Parks, bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Romanlarındaki, öykülerindeki ya da tiyatro metinlerindeki karakterinin içlerine sızmış olan yazarların hayatları ile eserleri arasındaki bağın izini sürüyor.
Eser, yazar, okur köprüsü
Denemelerinde yaptığı bütün bu değerlendirmeleri, aslında her okurun edebi eserlere olan yaklaşımın öznel olduğu fikrinin verdiği rahatlık ve aynı zamanda bu rahatlığın getirdiği özgüvenle yapıyor Tim Parks. Hem yazarı hem de okuru tasfiye ederek metne yaklaşan eleştirel tutuculuğu bir kenara itiyor. Metin, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor. Tam da bu noktada, Terry Eagleton’ın şu sözleri geliyor akla: “Metin yorumlarında bunca egzotikliği hoş görebilmemizin sebeplerinden biri de, söz konusu edebiyat olduğunda hiçbir şeyin ölüm kalım meselesi olmamasıdır.”
Çünkü bu sözlerine rağmen, ne şekilde olursa olsun, kurmaca metinlerin altında yatan otobiyografik öğelerden yazarın dünya görüşüne kadar farklı katmanların incelenmediği, bu tip eleştirel okumaların sadece akademik çalışmaların soğukluğu içerisinde kaldığı bir zamandayız. Yazarlar da okurlar da kuramsal yaklaşımların ve yorumlamaların oldukça gerisinde duruyor. Artık edebi bir metni, tek kelimeyle eleştirdiğimizi sanıyoruz çoğu zaman: İyi ya da kötü.
Tim Parks, yazdıklarıyla yeniden eser-yazar-okur arasında bir köprü kurma niyetinde ve aslında bu bir davet olarak da okunabilir. Okur, yaşamın ve yapıtın arasındaki bağı görmeye başladıkça ve kendi öznel yorumlarını -belirli bir çerçeve dâhilinde elbette- çoğalttıkça, kurmaca metinlerin aslında ucunda bir ölüm kalım meselesi olmayan ama ölüm kalım meselesi kadar mühim şeyler olduğunu tekrar hatırlayacaktır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yayın sektörünün içinden biri misiniz? Biraz kendinizden bahseder misiniz?

 

İnsan karakter özellikleriyle tanınır daha çok. İnsanın kelimeleri, yürüyüşü, dinleyişi, konuşması hepsi birlik olup karakter denilen hususiyetler toplamını oluşturur. Dil de bir karakter taşır sonuçta. Her dilin ayrı bir karakteri vardır. Çünkü dil, konuşulan ağızlarda, susulan gönüllerde bir kimliğe, bir aidiyet bilincine dönüşür daha çok.

Dünya tarihini değiştiren, konumuzla alakalı en önemli icatlardan biri yazı ise diğeri kuşkusuz matbaadır. Matbaa denildiğinde de akla gelen ilk isim 3 Şubat 1468 yılında hayata gözlerini yuman Johannes Gutenberg’tir. Modern matbaacılığın babası olan isimden önce de matbaa Çin’de yüzyıllar öncesinde kullanılıyordu.

Gerçek, dört unsur kadar hayatidir pratik yaşamda. (Nasıl da tutunuruz ona!) İnsan kendisi için işe yarayan bir gerçeklik versiyonundan (makul bir iş, makul bir evlilik, makul bir çocuk, makul ölçekte çekişmeler, dedikodular, hazlar, keşifler ve yarışlardan) memnun olmadıkça nevroz ataklarıyla boğuşur durur.

Günümüz çocuklarının hafızasında biriken hikâyeler her geçen gün azalıyor. Hikâyesiz büyüyen çocukları bekleyen tehlikelerden söz etmenin sırası değil şimdi. Ama şu kadarını söylemek bile yeterli olacaktır: Geçmişe ait anısı ekran ışığından ibaret olan çocuğun geleceği aydınlık olamaz. Bu yüzden çocuklarımızla anı biriktirmek, onlarla konuşmak, hayatı yaşamak ve deneyimlemek önemli.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.