Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

''Yazdığımız ve Okuduğumuz Her Şey Çeviridir''




Toplam oy: 23
Yazar, çevirmen ve akademisyen kimlikleriyle tanıdığımız Mehmet Hakkı Suçin’le kelimelerden yola çıkarak hayatına dokunan kitaplardan, şiirlere, çevirinin onun için ne anlam ifade ettiğine kadar birçok şeyi konuştuk. Suçin:“Karantina sürecinde Yedi Askı Şiirleri’ni, muallakaları çevirdim. Bugün Arapların dâhi anlamakta güçlük çektiği bu metinleri Türkçede yeniden var etmek benim için farklı bir deneyim oldu.”

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette. Kelime insan olmanın gereği, insana ait bir şey. Yuhanna İncil’i “Başlangıçta söz vardı” diye başlar. Bu söz Arapçaya , “Başlangıçta kelime vardı.” diye çevrilir. Kur’an-ı Kerim’de “kelime” Allah’ın kelamı, Kur’an, Allah’ın vaadi, hikmet, din, müjde, kanıt, hüküm, vahiy gibi pek çok anlamda kullanılır. Yani kelime çok fazla açımlanabilecek, deyim yerindeyse çok boyutlu bir sırdır.

 

İlkokulu memleketin ücra bir köyünde okudum. Çoğu zaman öğretim yılının büyük bir kısmı öğretmensiz geçerdi. O nedenle ilkokul yıllarında gerçek anlamda kitapla tanışamadım. Kitaplarla tanışıklığım, yalnızca birkaç ders kitabıyla sınırlıydı. Sonra İmam Hatip okuluna devam etmek üzere şehre gittim. Ders kitapları dışındaki kitaplarla tanışmam bu yıllara rastlar. Okul kütüphanesinde Ömer Seyfettin’in öykülerini okuduğumu hatırlıyorum. Ve Aziz Nesin’den Fil Hamdi’yi. Bu kitabı o kadar çok sevmiştim ki iki üç kez okudum. Ancak ortaokulda edebi okumalarım çok sürmedi. Bizim zamanımızda kurgusal okumalar küçümsenir, boşa vakit geçirmek olarak görülürdü. Daha ziyade Seyyid Kutub, Mevdudi, Muhammed Kutub ve daha geç bir aşamada Ali Şeriati okuyorduk. Bununla da kalmıyorduk; İslam, sosyalizm ve kapitalizmi karşılaştıran pek de derinlikli olmayan düşünce kitaplarını okuyorduk. Az da olsa Hasan Hanefi ve Cabiri okumalarım, daha sonraki bir döneme rast geldi. Şimdi geriye baktığımda söz konusu “düşünce” kitaplarını okurken edebiyat ilgimin hep canlı kaldığını fark ediyorum. Lise yıllarımda Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni, Hemingway’in Silahlara Veda’sını birkaç kez okudum. Gazap Üzümleri’ni her okuyuşta gözlerim dolardı.

 


Yazar ve kitap saplantım yok. Kusursuz yazar olmadığı gibi kusursuz kitap da yok gibi geliyor bana. Bu nedenle son derece fikri hür, okuması hür bir okur olduğumu sanıyorum. Ama sevdiğim bir metni pek çok kez okuduğum da olur. Sanırım bu, okuyucu olarak metinle birlikte yarattığımız anlamın çoğalmasıyla ilgili. Anlamı çoğalttıkça metni yeniden var ediyoruz ve daha önce okuduğumuz metni yeni bir metinmiş gibi bir daha okuyabiliyoruz. Ya da aynı metinde yeni anlamlar keşfediyoruz. Özellikle iyi bir şiir okurken bunu yaşadığımızı düşünüyorum.

 

 

Bir eseri çevirmeye başlamadan önce o eserle bağ kurmaya çalışırım. Bu bağ oluşmuşsa zaten içimdeki çeviri canavarını durduramam. Bir an önce çeviriye başlamak için sabırsızlanırım. Fakat yine de kendimi tutar, çevireceğim metindeki muhtemel zorlukları kestirmeye çalışırım. Metnin üstünde notlar alırım. Çevirdiğim metnin yazarını tanımıyorsam mutlaka diğer kitaplarını da karıştırır, hakkında yazılanlara göz gezdiririm. Sonra çeviri aşaması gelir. Bu süreç kitaba göre kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş ilerler.

 

 

Çeviri bitince bir iki kez kendim okurum. Çevirdiğim metni, çevirdiğim dile doğru aktarmış mıyım diye bakarım. Kaynak dil ile hedef dil arasında bir elçi gibi hissederim kendimi. Mesaj doğru aktarılmazsa elçinin kafası koparılacakmış gibi hisseder, telaşlanırım. Sonra mümkünse edebiyattan anlayan birine okutmaya çalışırım. Bu konuda şanslıyım. Evde bir şair var: Elçin Sevgi Suçin. Eşimle birbirimizin ilk okuyucularıyız. Bundan dolayı yayınevlerine genellikle “temiz” metinler göndeririz.



Arapçayla uğraşmak başlı başına zor bir iş. Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranırsınız. Kimileri “Arap’ın edebiyatı mı olur?” diye dudak büker, kimileri de sizden hep ahlak merkezli “steril” metinler çevirmenizi bekler. Yani kimileri elitist yaklaşımlarla Arap edebiyatına mesafe koyarken kimileri de şurası erotik olmuş, burasını camiamız kaldırmaz gibi gerekçelerle önyargılı davranır. Oysaki bana göre, sağda olsun solda olsun zihne sınır getiren hiçbir yaklaşımın edebiyata faydası olmaz. Böyle bir ortamda edebiyat gelişemez. Bütün bu önyargılara rağmen son yıllarda Arap edebiyatına, her eğilimden yayıncıların ilgi gösterdiğini görmek beni sevindiriyor. Kuşkusuz bu değişimde Arapçadan yapılan başarılı çevirilerin payı büyük.
Türkçe ile Arapça arasında çeviri problemleri, tahmin edilenin aksine Batı dillerine kıyasla daha fazladır. Arapçanın yapısından kaynaklanan problemler olduğu gibi, Türkçe ile Arapça arasındaki farklılıklardan kaynaklanan problemler de var. Biraz açarsam; ortografik olarak dini metinler dışındaki Arapça yazılarda ünlüler yani harekeler kullanılmaz. Arapçayı yabancı bir dil olarak öğrenen kişi için bu durum, önemli okuma zorluklarını da beraberinde getirir. Doğru okuyamadığınız metni doğru da anlayamazsınız. İkinci husus da Arapçanın, “iki dilli” bir dil oluşudur. Standart Arapça ile pek çok Arap diyalekti iç içe, birlikte yaşar. Türkiye’de Arapça öğrenen birçok insan Arapçanın bu sosyodilbilimsel özelliğini ya inkâr eder ya da görmezden gelir. Arapça öğreten kurumlarda diyalekt öğretimi ya programlara entegre edilmemiştir ya da zayıftır. Bu durum çevirmen adayının, öğrendiği dilin yerel ve kültürel unsurlarını alımlamasını geciktirir.
Akademik çalışma alanım olan Arap edebiyatını klasiğiyle, moderniyle bir bütün olarak görüyorum. Nitelikli metin eskimez. Yeni olsun eski olsun, her okuyucu metni, entelektüel ve estetik birikimi ve duyuşu oranında alımlar. Üstelik yeni ile eski sıkı bir etkileşim hâlindedir. Mesela İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı ile Muhammed Bennis’in Aşkın Kitabı birbiriyle çok ilişkilidir. İbn Hazm’ı okuyan biri, Bennis’in metnine daha fazla nüfuz edebilir. Aynı şekilde klasik Arap şiiri bilginiz olmadan Adonis’in, Mahmud Derviş’in, Nizar Kabbani’nin metinlerine layıkıyla nüfuz edemezsiniz. Metinler arasındaki bu gelgitleri yakaladığımda her şeyden önce bir okuyucu olarak haz alıyor, heyecan duyuyorum.
Octavio Paz’a göre özgün metin yoktur. Her metin başka metinlerden aktarılır. Dolayısıyla yazdığımız ve okuduğumuz her şey çeviridir. Çeviri dediğimiz şey ise zaten bir çeviri olan başka bir çevirinin çevirisidir. Bu yaklaşım, edebiyat çevirmenini, kopyalayan bir konumdan yazar konumuna yükseltir. Çevirmen, bu anlamda belki de “gölge yazar”dır. Sadece yazar olmakla da kalmaz, aynı zamanda eleştirel bir okur ve sahici bir editörden önce kendi metninin editörüdür de. Çevirmenin yaratıcılığı bütün bu aşamalar boyunca asıl yazara eşlik eder; ancak onun yaratıcılığı yazarın yaratıcılığıyla sınırlanır. İşte burada da asıl yazardan ayrılır.
Yazarken ve çevirirken şelale sesi, kuş sesleri, deniz dalgası gibi doğaya ait sesler dinlemeyi tercih ederim. Bu yazıya daha fazla odaklanmamı sağlar. Dünyanın her köşesinden otantik müzikleri severim. Yıllar önce Yurtdışı Türkler Başkanlığı adına burslu öğrencileri belirlemek üzere Erbil’e gitmiştik. Orada Li Dinê adında bir grup keşfetmiştim. Onların yaptığı müzik gibi yerel ile evrenseli sentezleyen müzikleri hep çok sevmişimdir. Mağrip ülkelerinde yaygın olan Rai müziği, Nusret Ali Khan’ın qawwali’si gibi yerel unsurlar barındıran müzikleri de çok severim ve dinlerim. New Age, country, caz gibi türler de ilgimi çeker. Ama diğer müzik türleri konusunda da katı değilim. Kulağıma hoş gelen müziği dinlerim.
Sen ey şiir sevmeyen,
Güzel olmayacak ölümün.
(Adonis / Belli Belirsiz Şeyler Anısına)
Karantina sürecinde Yedi Askı Şiirleri’ni, muallakaları çevirdim. Bugün Arapların dâhi anlamakta güçlük çektiği bu metinleri Türkçede yeniden var etmek benim için farklı bir deneyim oldu. İslam öncesi Arap şiirinin ne kadar da keşfedilmemiş bakir bir alan olduğunu fark etmeme de vesile oldu. Öte yandan çok zengin bir Suriye öykü antolojisi hazırlıyorum. Ve tamamlanmayı bekleyen pek çok telif ve çeviri eser, benden özel ilgi bekliyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Abdullah Harmancı’nın yeni öykü kitabı Baltan Taşa Değecek, Muhit Kitap tarafından yayımlandı. Yazar, gerek Kurmacanın Büyülü Sureti adlı kuramsal eseriyle gerekse öykü kitaplarıyla öyküyle olan dostluğundan ödün vermedi. Muhteris’te keşfettiğim bir şey vardı onun öyküsüne dair: Hayatın keşmekeşine kapılıp unutulmaması gereken bir bakış vardır onun öykülerinde.

Modern dönemin efsanevî tarihçilerinden biri Fernand Braudel ise, diğeri Arnold Toynbee’dir. Efsane olmalarının nedeni, sadece tarih alanında yaptıkları araştırmalar değildir. Ayrıca bu tarih üzerine düşünce üretmeleridir. Yorumcudur bu iki tarihçi. Tarih felsefesi de yaparlar. Sosyologların birinci derecede kaynakları arasındadır kitapları. Sanatı da bilirler.

Çocuklar için yazmak… Sanırım son yılların en dikkat çekici konu başlıklarından birisi bu. Çocuklar için masallar, romanlar yazmak, resimli kitaplar hazırlamak birçok insan için heyecan verici bir hedef haline geldi son yıllarda. Bu rüzgârın oluşmasında elbette sosyal medyanın etkisi büyük. Ama burada tuhaf bir durumun olduğunu göz ardı etmemek lazım.

Kelimelerin insan ruhunun aynası olduğuna inanıyorum. Kelimeler olmasa neye benzediğimizi tarif etmemiz pek mümkün olmazdı. Başka kişilerle benzerliklerimizi, tanımadığımız kişilerle aslında tanış olduğumuzu kelimeler olmasa nasıl fark ederdik bilmiyorum.

Henüz ilk kez yayımlandığı 1984 yılında kimilerince “21. yüzyılın ilk kitabı” olarak kabul edilen Hazar Sözlüğü’nün önsözünde Milorad Paviç, sanat eserlerini “evrilip çevrilebilir” ve “evrilip çevrilemez” olarak ikiye ayırdığından bahseder.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.