Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Derisi yüzülen bir hayvanmış gibi”


İyi
Toplam oy: 439
Doris Lessing // Çev. İdil Dündar
Kırmızı Kedi
Lessing’le evvelce tanışmamış okurlar için Son Aydınlık Yaz iyi bir başlangıç olabilir.

Doris Lessing’in kitabı Son Aydınlık Yaz raflarda yerini aldı. “Yaz tatilinde yanınızdan ayırmamanız gereken kitaplar” listesine çoktan girmiş midir bilinmez, ama aslında 1973 tarihli olan ve Türkçede yayınlanması bu yaza rastlamış bu kitabı okumaya karar vermek için ilk sayfalarına göz atmak yeterli. “Ah bu korkunç!” dediğimiz kamusal felaketlerin giderek birer klişeye dönüştüğünden, bu arada kişisel felaketlerin nasıl da önemsiz görülüp geçiştirildiğinden söz eden Lessing sanki burada, yanı başımızda gibidir. Ama bir kitaba, bir yaza, bir yazıya karamsarlıkla başlamak kabul edilemez. Böyle zamanlarda elimizden tutacak, uzun yürüyüşlerde bize sakin bir bilgelikle eşlik edecek yazarlara ihtiyacımız var. İşte bu ihtiyaçla, yaklaşık üç sene önce 88 yaşında hayatını kaybeden modern İngiliz edebiyatının Nobel ödüllü büyükannesi Doris Lessing’i bir kez daha hatırlamanın tam zamanıdır.


Lessing’le evvelce tanışmamış okurlar için Son Aydınlık Yaz iyi bir başlangıç olabilir. Lessing’in sadık okurları ise bu romanda yazarın başyapıtı olarak değerlendirilen romanı Altın Defter’den tatlar bulabilirler. Altın Defter’in kendisinden izler taşıyan kahramanı Anna Wulf yaşadığı siyasal ve kişisel hayal kırıklıkları, kadın erkek ilişkilerinde sorunlar ve yeni eserler verme konusunda sıkıntılar yaşamaktadır. Delirmemek için yazmayı seçer ve yaşadığı ruhsal çöküntüyü, benliğinin her bir bölümünü temsil eden dört deftere kaydeder. Anna karakterinin yazarından izler taşıması, Doris Lessing’in kişisel hayat hikâyesinde karşımıza çıkan kadınların deneyiminin kişisel ve sosyal alan arasında bıçak sırtı bir hat üzerinde gerçekleştiği gerçeğini gözler önüne serer. Son Aydınlık Yaz’da bu arafta olmak hali hikâyenin temel hattını oluşturur. Lessing bu vurguyu artırmak istermiş gibi, bizleri kahramanı Kate’le daha romanın başında, evinin arka bahçesine bakan mutfak kapısının eşiğinde tanıştırır. Kate kahve hazırlamak için çaydanlıktaki suyun ısınmasını beklerken, ince bir sezgiyle tüm hayatının değişmekte olduğunu düşünmektedir.

 

İçsel yolculuğun durakları

 

Tüm aile bireyleri yaz için planlar yapmıştır ve kısa süre içinde dünyanın farklı yerlerine gitmek üzere evden ayrılacaklardır. Kate ise kocasının eşi ve çocuklarının annesi olarak konumuna uygun bir tutum belirlemeye çalışmaktadır. O güne kadar her şeyi planlayan, düzenleyen, evdeki herkesin bakımını üstlenen Kate Brown her zamanki bakımlı, zarif ve güzel görünümü içinde konuklarına kahve servisi yaparken aklından bunlar geçer. Bir dizi rastlantı sonucunda Kate kendisini Küresel Gıda isimli uluslararası bir kuruluşun düzenlediği bir dizi konferansın içinde bulacaktır. Dışarıdan bakıldığında başarılı bir nörolog olan kocası Michael ve dört çocuğuyla ideal bir orta sınıf ailesine sahip olan Kate bir hapishaneye dönüşen yaşamının dışına, tıpkı evinin arka bahçesinin eşiğinden atlar gibi çıkarak hiç planlamadığı bir yaz geçirecektir.


Küresel Gıda’da tercüman olarak çalıştığı aylar içinde başarılı çalışmalarıyla hızlıca bir kariyer ve hatırı sayılır bir para elde eden Kate, kısa zamanda konferans katılımcılarının ihtiyaçlarını karşılayan bir anneye dönüşse de evinden bir süreliğine ayrılarak bulunduğu iş çevresinde üstendiği bu rol onu pek de rahatsız etmez. Yeni işi sayesinde dünyanın farklı yerlerinden insanlarla girdiği ilişkiler ve bildiği diller arasında yaptığı çeviriler Kate için benliğini keşfettiği bir maceraya dönüşmüştür. Böylece Londra’daki görevi sona erdiğinde yeni bir teklif üzerine İstanbul’da yapılacak bir konferansta çalışmak üzere Türkiye’ye gider. İstanbul tüm turist rehberlerinde anlatıldığı gibidir: “Efsane, gizem, aşk dolu bir şehir.” Dilin ve şehrin buğusunun altında, davetkâr bir çağrıyla parıldayan, hiç bilmediği bir dünya vardır. Havaalanından otellere, otellerden havaalanına taşınan uluslararası kafilenin bir üyesi olarak Kate bu gizemin peşine düşmek için şehir turlarına katılır. Tam da kendinden beklendiği gibi Türk restoranlarında lezzetli yemekler yiyip, gece kulüplerinde göbek dansçılarını izler, bir iki cami ve kilise gezer. Fakat tüm klişeleri doğrulamak ister gibi görünen İstanbul, bundan fazlasını keşfetmek isteyen yalnız bir kadın için pek de uygun bir yer değildir.


Lessing kahramanı Kate’in içsel yolculuğundaki durakların her bir aşamasını romanın ayrı bir bölümü olarak kurgulamıştır. Bu biçim, Altın Defter’deki defterlerin temsil ettiği benlik alanlarına karşılık gelen bölümleri anımsatmaktadır. Son Aydınlık Yaz’daki bölümlerse adeta bir travmayla yüzleşmenin aşamalarını hatırlatmaktadır. Psikanalize, özellikle de Jung’a olan ilgisi bilinen Lessing böylesi bir yüzleşmenin analitik süreçlerini edebi bir kurgu yoluyla aktarmaktadır. Jung etkisi özellikle Kate’in roman boyunca anlatısına paralel olarak tekrarlayan rüyalarında karşımıza çıkmaktadır. Kate Brown gelecekte karşılaşmaya hazırlandığı işe yaramazlık duygusuyla erken karşılaşmıştır; gerçekte kim olduğu ve eğer o güne kadar her hangi bir seçim yapmışsa hangi seçimlerin sonucu olan bir hayatı yaşadığı sorularını yanıtlama zorunluluğuyla baş başadır. Yaz boyunca bir odadan bile yoksun kalmıştır; “derisi yüzülen bir hayvanmış gibi hissetmektedir.” Kate’in Londra’da geçirdiği günleri anlatan satırlar, Virginia Wolf’u haklı çıkarırcasına Britanya’da bir kadının özgür olabilmesi için kendine ait bir oda ve belirli bir miktar paraya sahip olmasının ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha gösterir.


Son Aydınlık Yaz’ın sonunda bizleri soğuk mevsimin başlangıcına inanmaya çağıran bir başka kadını, Doris Lessing’in de doğum yeri olan İran’ın en büyük kadın şairlerden Fürug Ferruhzad’ı anımsamamak olmaz:

İnanalım soğuk mevsimin başlangıcına

ve bu benim
yalnız bir kadın
soğuk bir mevsimin eşiğinde,
yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın başlangıcında (…)”

 

 

 


 


Görsel: Mete Kaplan Eker

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.