Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bu benim dünyam


Vasat
Toplam oy: 924
David Markson
Jaguar Kitap
Wittgenstein'ın Metresi kolay bir kitap değil. Her okurun elinde başka bir esere dönüşecek çok katmanlı bir metin. Daha ilk satırdan sizi, size özel, biricik bir yolculuğa çıkarmayı vaat ediyor.

Düşün ki bu şaşkın gezegende yaşayan tek insansın. Herkes gitmiş. Nereye, bilmiyorum. Nasılını da... Elimizdeki tek akıl seninki. Ancak, Ben Efsaneyim filmindeki gibi bir durumdan bahsetmiyorum tam olarak. Kendini bomboş sokaklarda tek başına yürürken hayal etmekten fazlası. Başka bir yalnızlık. Kendini içinde tek başına bulduğun fiziksel boşluktan ziyade, insanlık tarihinde o güne dek üretilmiş ya da yaratılmış her şeyin karşısındaki tek özne sensin. Metropolitan Müzesi'ndeki ya da Tate Modern'deki bir tablonun tek seyircisi. Anna Karenina'nın tek okuru. Tüm felsefe kuramlarının tek muhatabı sensin o vakitten sonra. Milyarlarca yıldır insan aklının yarattığı kültür birikimi tek başına senin omuzlarında. Ağır bir yük bu. Entelektüel bir yalnızlık hissediyorsun. En güçlü duygun bu. Konuşacak kimsen yok. Kendini anlatacak ve seni anlayacak kimse. Birilerini arayıp bulmak ve yolculuk yapmak üzere deposunda benzin olan bütün arabalar senin. Bütün yollar. Bütün şehirler. Bütün müzeler. Bütün sahil kenarları. Ama kimse yok. Leningrad boş. New York boş. Amsterdam boş. Londra boş.

 

54 yayınevi tarafından reddedildikten sonra 1988 yılında basılan Wittgenstein'ın Metresi, ellisine merdiven dayamış, menopoza girmek üzere ve "dünyadaki son insan" olan Kate adında bir kadının hikayesi. Aslında hikayeden ziyade Kate'in deliliğin sınırlarında gezinen dipsiz yalnızlığından mürekkep kendiyle yaptığı uzun, dallı budaklı, inişli çıkışlı, kafası epey karışık bir konuşma bu. Bu uçsuz bucaksız bilinç akışı bizi Kate'in gezegendeki mutlak yalnızlığının gerçekliğine okur olarak fazlasıyla ikna ediyor ancak kitabın tekinsiz kurgusu ve Kate’in susmak bilmeyen, daldan dala atlayan iç sesi bunun bir hissediş olduğu şüphesini de her daim canlı tutuyor. Kate'in yalnızlığının reel bir yalnızlık olmasına inanmakta özgürsünüz. Beri yandan Kate'in oğlunu küçük yaşta kaybetmiş, menopozun sınırında bir kadın olduğu bilgisi ve her cümlesinden anlaşılan varoluşsal kederi, okuduklarınızın hayatın dışına itilmiş ve bir sahil evinde daktilosunun başında oturup kendisiyle konuşan "deli" bir kadının kafasının içindekiler olabileceği olasılığını da her daim hissettiriyor. Bu fikir, kitap boyunca aklınızın bir köşesinde sallanıp duruyor.

 

Kuramsal bencillik



Hakkında çok sayıda makale yazılmış olan kitapla ilgili okumalar yaparken, Kate’in durumuyla ilgili olarak bir yazıdaki “solipsizm” vurgusu ilgimi çekti. Biz sıradan insanların “tek başınalık” olarak adlandırdığı halin, filozofların dünyasındaki karşılığının “solipsizm” olduğunu söylüyordu yazar (bu fikri nerede okuduğumu, yazarın da kim olduğunu not almamışım ne yazık ki). Yani Kate’in ruh durumunun “kuramsal bencillik” olduğundan bahsediyordu: Varlığı “ben”in tasarımları olarak dile getiren bu felsefi görüşte “öznel ben”, varlık olarak kabul edilen tek gerçeklik. Yani, “benim zihnimden ve zihni durumlarımdan ayrı olarak varolan bir şey yoktur.” Bu görüşten izler taşıyan Descartes’ın penceresinden bakarsak kitaba, Kate’in dünyası biraz olsun aydınlanıyor: “Düşünüyorum, öyleyse varım...”

 

Yine de Kate’in “gerçek” vaziyetini bilmek o kadar da mühim değil. Çünkü sonuçtan çok, sürece yakın tutuyor bizi kitabın yazarı David Markson. Tıpkı kitabın adında anılan Avusturyalı filozof gibi, hunharca dilin sınırlarını yokluyor ve "eti senin kemiği benim" diyerek edebiyatı felsefenin kucağına bırakıyor. Ludwig Wittgenstein, Wittgenstein’ın Metresi’nde bir karakter değil. Ama hayaleti satır aralarında dolaşıyor: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını belirler,” diyen filozofa göre özne dünyanın içinde değildir. Ona göre “dünya benim dünyamdır.” Peki o vakit bir insan bir diğerine bir dizi kelime sıralayarak nasıl bir şey söyleyebilir ve beriki onu nasıl anlayabilir? Ya diğerleri yoksa? Wittgenstein’ın Metresi’nin her satırında filozofun bu damıtıp anlatması zor fikirleri yankılanıyor.

 

Kate eski bir ressam. Sanat, sanat tarihi, felsefe ve edebiyat konusunda çok fazla şey biliyor. Genel bilgilerin dışında detaylara takık ama zehir gibi bir akıl onunki. Geçmiş ve şimdi arasında sert manevralar yapıyor. Bir hayatın biriktirdiği entelektüel yığını boca ediyor sanki üzerimize. Asla kendinden emin bir akıl değil Kate’inki. Anlattığı şeyi bir sonraki paragrafta ya da birkaç sayfa sonra, “Belki de öyle olmamıştı,” diyerek tersine çevirebiliyor. Bu da bir örümcek ağı gibi örülmüş, aslında bir nevi sayıklamalardan ibaret kitabı sonsuz sayıda parçalara ve anlara bölüyor. Zemin sık sık ayağınızın altından kayıyor. Ama günün sonunda kitaba uzaktan baktığınızda, gördüğünüz kusursuz bütün karşısında, Markson’un bir yazar olarak çılgının teki olduğunu düşünüyor, bu çok zor kurguyu nasıl bunca maharetle dokuduğuna şaşırıyor ve önünde saygıyla eğiliyorsunuz. Wittgenstein’ın Metresi kolay bir kitap değil. Her okurun elinde başka bir esere dönüşecek çok katmanlı bir metin. Daha ilk satırdan sizi, size özel, biricik bir yolculuğa çıkarmayı vaat ediyor. 

 

Daha az yalnız

 

Bitirmeye yakın, bu kitap için “Deneysel kurgunun zirve noktası,” demiş David Foster Wallace’tan bir alıntı paylaşmak istiyorum. Wallace’ın cümleleri benim anlatmaya çalışıp da bocaladığım şeyi şahane özetliyor: “Gerçek dünyada hepimiz acı çekiyoruz, empati imkansız bir şey. Ama kurmaca bizi bir karakterin acısını hayali ederek anlamamızı sağlıyor ve böylece başkalarının da bizim acımızı anlayabileceğini daha kolay tasavvur edebiliyoruz. Bu insanı besleyen, kurtaran bir şey, bizi içimizde daha az yalnız yapan bir şey.”

 

Bazen iki kitap tesadüfen, bazen de bilinçli olarak yan yana düşüyor kitaplığımda. Wittgenstein’ın Metresi’ni okuyup Tractatus Logico-Philosophicus’un yanına koyuyorum. 

 

 


 

 

* Görsel: Erhan Cihangiroğlu

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İnsan için anılar çok değerlidir. Kişinin davranış, duygu ve düşüncelerinin arkasında geçmişi yatar. Kişiliğin inşasının temelini oluştururlar. Tabii geçmişte yaşanılanları nasıl algıladığımız, nasıl hatırladığımız da bir o kadar ehemmiyet taşır. Ancak beynimiz, yaşantıları kaydetme ve hatırlama konusunda o kadar eksiksiz ve kusursuz değil.

Bernard Shaw, en başarılı oyunlarından biri olarak kabul edilen Arms and The Man’in seyirci karşısına çıktığı açılış gösterisinden hemen sonra alkışlar arasında sahneye çıkar ve salondakileri gururla selamlar. Alkışlar kesilir kesilmez arka sıralardan beklenmedik bir ses duyulur; bir seyirci oyunu, dolayısıyla yazarı yuhalamaktadır.

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.