Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Burckhardt’ın Haki̇kat Yolculuğu


İyi
Toplam oy: 15
Titus Burckhardt’ın en dikkat çeken yönü, okuyucunun dikkatini İslam sanatının modern dönemde üzerinde pek durulmayan niteliklerine yöneltmek olmuştur. Din ya da medeniyetin en zahirî tezahürünün bâtında olanı kendisine özgü bir biçimde yansıtması gerektiğini dile getiren Burckhardt, sanatın da tanımı gereği dışsallaştırma olduğu hatırlatmasında bulunmaktadır.

Geçtiğimiz yüzyılda, entelektüel ve manevî nüfuzları coğrafî sınırların ötesine geçen çok sayıda münevver ve mütefekkirle şenlendi gönül dünyamız. Asıl derdimiz, bu şahsiyetlerin Batılı ya da Doğulu olması değil ulaşıp şerh etmeye çalıştıkları hakikatten ne oranda pay aldığımız. Entelektüel bir yolculuğa çıkmak için sanat ve içerdiği hakikat oldukça kıymetli bir “yol azığı” hiç şüphesiz. Hakikate talip olan bizlere yol azığı sunanlardan birisi de elimizdeki fotoğraflarında kalın çerçeveli gözlüğünün ardından hem entelektüel bir bakış hem de delici bir basiretle bakan Titus (Sidi İbrahim) Burckhardt (1908-1984).

Sanatın içinde doğmak
Titus Burckhardt, 1908’de Floransa’da Alman asıllı aristokrat bir ailede dünyaya gelir. Babası ünlü bir heykeltıraş ve amcası Jacob Burckhardt da bir sanat tarihçisidir. Parlak bir zekâ ve sezgiye sahip Burckhardt, ilkokul yıllarından başlayarak ömrünün büyük bölümünü birlikte geçireceği metafizisyen ve mütefekkir Frithjof Schuon’un (Şeyh İsa Nureddin) çocukluk arkadaşı. Genç yaşta sanatın farklı yönlerine duyduğu ilgi nedeniyle İsviçre ve İtalya’da çeşitli sanat çevreleriyle irtibat halinde olur. İslam sanatına duyduğu ilgi, genç Burckhardt’ı modernitenin hâkim olduğu Avrupa’dan Fas’ın Fez şehrine taşır. 1934’de Fas’ta İslam’la müşerref olarak İbrahim İzzeddin adını alır. Bu arada Şazeliyye’nin Derkâviyye koluna intisap eder Titus (İbrahim İzzeddin) Burckhardt. Hayatında bir dönüm noktası olan bu hadisenin ardından hem Arapçanın inceliklerine vakıf olma hem de bu beldede yaşayan Sufilerin esrârengiz irfânına doğru uzun bir yolculukta bulunur. Yolculuk ya da sülûk, nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, Burckhardt’ı kutlu olanın peşinden sürükleyecek ve tadına vardığı lezzetten bizlere de tattırmak için yoğun bir tefekküre girmesine vesile olacaktır.
Çobanlıktan ilim tahsiline
Burckhardt, saflığını henüz yitirmemiş sanatı ve bu sanatı ortaya koyanların irfânını yerinde gözlemlemek için Fez civarında çobanlık yapmaktan tutun Karaviyyîn Camii’nde geleneksel ilim tahsiline kadar farklı uğraşlar içine girer. Zihni yeni tecrübelerle çalkalanırken, Fez’de birlikte olduğu dervişlerin dillerinden “Fusûs” kelimesini düşürmedikleri dikkatini çeker. Bir gün eline ibn Arabî’nin Fusûs’u geçince, sevinç içinde dostlarının yanına çıkagelir. Belki de bir sırra erişmenin hazzıdır Burckhardt’ı bu denli sevindiren. Bir dervişin gülümseyerek söyledikleri, iç burukluğuna neden olmuştur, “Fusûs’u idrâk salahiyeti olanlara onu mütala lazım gelmez, idrâk edemeyenler de zaten mütalaa etmeye ehil değil.” Belki de Burckhardt’ın ileride Batılı okuyucular için Fusûs’u tercüme etmesine vesile olan bu incelikli sözlerdir. Titus Burchardt, İslam sanatı ve maneviyatına ilişkin telif ettiği eserlerin yanı sıra ibn Arabî’nin Fusûs’u ve Cîlî’nin İnsân-ı Kâmil’i gibi çok sayıda klasik eseri tercüme etmiştir. Kısacası, son yarım asırda Batıda ibn Arabî’ye yönelik ilginin oluşumunda önemli katkı sağladığı açıktır. İlerleyen yıllarda kaleme aldığı Tasavvuf Talimine Giriş (Introduction to Sufi Doctrine) isimli eserinde hem bir teorisyen hem de bir pratisyen olarak tasavvufun inceliklerine dair oldukça önemli tespitlerde bulunur Burckhardt.
Sanatın cevheri, İlâhî Cemâldir
Burckhardt’ın en dikkat çeken yönü, okuyucunun dikkatini İslam sanatının modern dönemde üzerinde pek durulmayan niteliklerine yöneltmek olmuştur. Din ya da medeniyetin en zahirî tezahürünün bâtında olanı kendisine özgü bir biçimde yansıtması gerektiğini dile getiren Burckhardt, sanatın da tanımı gereği dışsallaştırma olduğu hatırlatmasında bulunmaktadır. Sanatın cevheri güzellik ya da cemâl olduğu için de dışsallaştırılan şeyle ilahî bir nitelikten bahsediyor olduğumuz akıldan çıkarılmamalıdır. Eserlerinde Gelenekselci Ekol’ün önde gelen temsilcileri Guénon ve Schuon’un fikirlerinin özellikle sanat ve maneviyat alanındaki yorumu öne çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Burckhardt’ın dostlarının moderniteye yönelik eleştirileriyle aynı doğrultuda bir söylem geliştirdiğini görürüz.
İslam sanatının ihtişamı: Süleymaniye
Örneğin Burckhardt’a göre modernlerin soyutlamalarında, bilinçaltından gelen akıldışı dürtülere vasıtasız ve ferdî bir cevap gözlenebilirken, Müslüman bir sanatkâr için soyut sanat ezelî bir kanunun ifadesidir ve elden geldiğince kesrette Vahdeti izhar etmektedir. Gönüldaşı Seyyid Hüseyin Nasr onun düşüncelerini teyit edercesine profan anlayışın egemen olduğu her yerde, soyutun dışavurumunun ağırlıklı olarak bir mahiyet kaygısı taşımayan gökdelenler olduğunu söyler. Oysa İslam sanatının dışavurumu, bütün ihtişamlarıyla kutsalı yankılayan Tac Mahal ya da Süleymaniye’dir.
Kutlu olanın ardındaki simya
Bu bağlamda, Burckhard’a göre göz/kalp aynasından görülebilecek olan kutlu eserlerin ardındaki sembolizm ve simya, hikmetle fennin evliliğinden doğan devasa bir vizyonu da ortaya koymaktadır. Geleneksel sanatların her formunu izah için İslam Sanatı gibi eserler kaleme alan Burckhardt’a göre günümüz insanı için görünür olanın tecrübesi, içkin ve aşkın olana yönelmekten daha kolay erişilebilir bir konumdadır. Sanatsever Batılıları Rönesans’tan itibaren özellikle Hint sanatına çeken yön, Batı sanatında sûrete/forma karşılık gelen ikonik bileşenleri barındırmasıdır. Oysa Doğu sanatında suretin ardındaki sembolizm ve metafizik derinlik, içerdiği değişmez hakikati sezme kabiliyetine sahip olanlara rahatlıkla sunabilir.
Anikonik Sanat
Burckhardt’ın entellektüalitesi ve sezgisi, genelde Doğu sanatının özelde ise İslam sanatının veçhine ya da özüne nakşedilen güzelliği keşfetme üzerine kuruludur. Burchardt’ın deyimiyle anikonik bileşenleri içeren İslam sanat dağarcığı, suret ve ötesini yani maneviyatın içkin olduğu mahiyeti hat, tezhip, çini, zillic gibi sayısız formla açığa çıkarma kapasitesine sahiptir. “Ars sine scienta nihil est” (ilimsiz hüner hiçtir) düsturuyla hareket eden Burckhardt, bir UNESCO uzmanı olarak 1972-1974 yıllarında tüm mesaisini Fez şehrindeki tarihi eserlerin envanterinin çıkarılıp koruma altına alınmasına sarf ederek manevi açıdan beslendiği bu beldeye vefâ borcunu ödemeye çalışmıştır.
Hakikat arayışıyla türlü sarsıntılar ve sıkıntıların bir köşeye sıkıştırdığı yolcular için Titus (Sidi İbrahim İzzeddin) Burckhardt gibi kutlu sanat ve içerdiği kutlu hissi bize ulaştıracak nice hakikat yolcularının yetişmesi temennisiyle...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.