Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Dünya bu kadar korkunç olamaz



Toplam oy: 916
Halil Turhanlı
İletişim Yayıncılık
"Benimki de hayat mı" diye yakınıyorsanız bu kitabı okuyun ve usulca yerinize oturun. Halil Turhanlı, yazılmamış, aksine yaşanmış trajedileri ayağınıza getiriyor.

Merak ile ilgi arasındaki farklar hakkında düşünecek kadar tereddütte kaldığınız oldu mu hiç? Merak asla masumiyetini koruyamazken, ilgi zaten zaaftan kaynaklanan bir terbiyesizlikle koyun koyunadır. Merak doğrudan müdahaleyi daima hak görür, ilgi ise strateji geliştirir. Acaba hangisi yatay, hangisi dikey hareket alanı yaratır kendine?

 

Yanıt kolay gibi: Yatay ve dikey hareket alanı, deşarj sahası yaratan şüphesiz ilgidir; çünkü merak spiraldir ve daireler çizerek iç içe büyüyen kürelerle yol alır. Açarsak, ilgi yönelimle koşuttur; o yüzden iki boyutludur. O ve siz. Merak ise çevre koşulları, bilgi haznesi, tarihsel- sosyal ıvır zıvırla değişkenlik gösterdiğinden hacimsel bir reflekstir.

 

İnsanın başına her şey gelebilir. Bu bir uzay atasözüdür. Cephe oluşturmayan canlının merak ile ilgi arasında cebelleşmesi, heyecanını kontrol aşamasındaki dağınıklığı, konsantrasyon bozukluğu, cephenin zayıflığı ile ilişkilidir. Batıl inanç, semai din aynı kök bitkinin çiçekleridir yani. Kuşkuyu ortadan kaldıramadıkça, ilgi mi/merak mı ayrımını koyamadıkça iş çatallanır.

 

Fenden uzaklaşan canlı, faili meçhul bir gezegenin yeni kurbanı olur. O zaman cin de vardır, zombi de, vudu da, vampir de, melek de. Her şey birbirinin çekirdeğinde kanserojen endişeler, tapınmalar ve akla zarar rivayetler yaratır. Din o yüzden ölümcüldür; ölümden sonrası odaklı olduğundan günah-sevap çatışmalarını spoiler olarak ağzından kaçırırken subliminal mesaj aslında ölüm, ölmeniz gerektiğidir.

 

Düşünelim: “Gitti, bitti, yok, kalmadı, terk etti, ayrıldı, öldü vs.” Bunlardan hangisi hoşnutluk yaratır bizde? Eğer başlangıçta gizli tema sevgi değilse, hiçbirinin mutluluk vermeyeceği aşikardır. Eğer başlangıçtaki gizli tema umursamazlık ise, hiçbiri zerre tesir etmez. Anlaşılan o ki, eylemden önceki gizli tema algımızda değişiklikler yaratır. Eylemden önceki gizli temayı ise ya ilgi ya da merak katsayısı belirleyecektir.

 

Tam bunlarla uğraşırken

 

Cehaletin iktidar yarattığı bir cisimde yaşıyoruz. Evindeki devasa kütüphanenin habersizce görüntülendiği hiçbir devlet adamı tanımıyoruz artık. Duygulara yönelmiş partiler, üstünlük taslayan devletler, ajitasyona prim veren ideolojilerle ırkçılık, cinsiyetçilik arasında milyarlarca üyesi olan bir kabileye hükmetme arzusunu bastırmak için sanatla uğraşıyoruz kimilerimiz. Müzik o yüzden güzel. Resim o yüzden güzel. Şiir o yüzden güzel. Heykel ve mimarinin zaman zaman gitgelleri olmuyor değil: Tapınaklar, büstler bazen hâlâ o kafa karışıklığının tezahürü çünkü. Güce hizmet, güce şükran çünkü.

 

Tam bunlarla uğraşırken ansızın gelen haber tüylerinizi diken diken etmeye yetiyor: Öldürülüp gömüldüğü halde geri gelen birinden söz ediyorlar. Siyahi biri. Bir lanetin geç kalınmış paylaşımı için uzaklaşmamış henüz.

 

Tam bunlarla uğraşırken ansızın gelen diğer haber yüreğinizi ağzınıza getiriyor: Ömrünü çöllerde geçirmeye ant içmiş birinin garip öyküsü.

 

Siz “neler oluyor” derken bambaşka fısıltılar yayılmaya başlıyor birdenbire: “Vudu tanrıları yalnızlığa izin vermiyor/ Dans etmemizi tanrılar istiyor/ antipüritenler, kolonyalistler, şehir oligarkı, gris gris sesleri.”

 

Şimdi durum değişti; merak mı kurtarır bizi, ilgi mi? Acaba son bir şık var mı? Bu kadar ismi ve hayatı önemsemeden mi yaşadık – hatamız bu olabilir mi?

 

Halil Turhanlı, benim çok ama çok ciddiye aldığım biri. İleriki kuşaklar onun zaten var olan kıymetini daha da iyi anlayacaklardır – eminim. Ağırbaşlı meselelere yedirdiği maceraperest üslup, yeni kalemlere sürekli bir örnek teşkil ediyor. Onu okudukça hep bir şeyler öğrendim; kah sığ belleğimden utandım, kah “nasıl bir adam” diye varlığıyla övünç duydum. Tuhaf Günler Peşimizde bir roman, bir kurgu edasıyla başlayıp “yok artık” noktasına doğru gerçeklik kazanıyor; bu denli haylaz bir kitap. Büyüyü, sihri, akıl kaybetme çabalarını, varoluş kavgalarını hiç duymadığınız insanların hayatlarından süzüp ağıt tadındaki şarkılara, şiirlere taşıyor. “Benimki de hayat mı” diye yakınıyorsanız bu kitabı okuyun ve usulca yerinize oturun. Halil Turhanlı, yazılmamış, aksine yaşanmış trajedileri ayağınıza getiriyor.

 

 

 


 

 

*Görsel: Natalie Kate Pangilinan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.