Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

IRAK’IN KALBİ’NE GEÇ KALINMIŞ BİR YOLCULUK


Vasat
Toplam oy: 1060
Emin-er Reyhani
Anka Yayınları

Emin er-Reyhani anlatıyor:
“Kendisine teşekkür borçlu olduğum birisinin anlattığına göre; bir gün Kerh yönünde, Maude Köprüsü yakınında, nehir kenarındaki bir kahvehanenin hemen altında balık tutan bir balıkçıya sormuş:
-Bağdat’ta kaç kahvehane var biliyor musun?
Balıkçı karşılık vermiş:
-Dicle’deki balıkların sayısı kadar!
-Sence caddenin bu tarafında kaç kahvehane var?
-Her yer kahvehane! Sayısını ancak Allah bilir.”

Emir er-Reyhani’nin o dostu, üşenmeyip kahvehaneleri saymış; Kral Faysal anıtından köprüye kadar sadece 9 kahvehane olduğunu tespit etmiş.

Lübnanlı tarihçi, siyaset adamı, şair ve yazar Emir er-Reyhani’nin Bağdat’ı anlattığı “Irak’ın Kalbi” adlı kitabında bize yabancı gelmeyecek böyle nice pasaj var. Evliya Çelebi’nin anlatımlarını anımsayalım, o farklı benzetmeler mi yaptı. Reyhani, “Arap görür, fakat gördüğünü saymaz; sadece yaklaşık (!) olarak tahmin eder. Gördüğü sayıca çok ise, aklı yerine hayal gücüne güvenir.”

Emin er-Reyhani Bağdat’ı anlatırken yukarıdaki alegoriyi elden bırakmıyor; ‘gördüğün Bağdat ve hayal ettiğin Bağdat’. Bu şehir, Tanzimat döneminden bu yana Batı şehirlerini ziyaret edip, birbirimize anlatmayı pek seven biz modern Türkler için bir efsane, bir hayal şehir olarak kalmıştır. Öteden beri merak ederdim, Reyhani’nin bu eserini okuduğumda bu merakım iyice depreşti, kitapçıları gezdim, eşeledim Bağdat hakkında şöyle şehir rehberi niteliğinde bir kitap bulur muyum diye, Kuala Lumpur var, Bağdat yok. Şam var mı ki, Halep falan var mı..?

Bağdat ismi Arapça “bal dad”tan geliyormuş, “katır şehri” anlamında. Şimdi sorulmaz mı, bu bilinseydi, “katır şehri” az bir imaj değil, basınımız ne başlıklar atardı, haberler ve yorumlarda halkın algılamasına edebi derinlik katılmaz mıydı...

1876 yılında Lübnan’ın Metin bölgesindeki Fureyka köyünde doğan “Irak’ın Kalbi”nin yazarı modern Arap edebiyatının “göç edebiyatı” akımında yer alıyor. Çünkü henüz 12 yaşında iken Amerika’ya göç etmiştir. Burada rahipler okuluna kaydolur (yayınevi belirtmese de bu bilgiden onun Hıristiyan Araplardan olduğu anlaşılıyor). Reyhani 1903 yılında tekrar Lübnan’a döner. Burada ne kadar kaldığı anlaşılmıyor. Bir müddet İngilizce öğretmenliği yaptığı belirtilmiş. “Irak’ın Kalbi”, yazarın 1924 yılında Irak’ı ziyaretinden sonra yazılmış.

Kitabın başlarında Irak’ın, ve tabii ki Bağdat’ın da, antik dönemleri anlatılıyor. (Antikite denilince, eski Mısır, eski Anadolu ve Mezopotamya akla geliyor. Bütün Batı medeniyetini oluşturan etkenlerin kaynağı buralar. Babil medeniyeti, Gılgameş destanı, Nuh’un gemisi, Hammurrabi ve kanunları, Kral Nabukadnezar... Antik çağların büyüsü hep Bağdat çıkışlı.) Reyhani, Abbasiler’e kadar olan tarihi özetliyor önce. Osmanlı dönemi de yer yer anlatılıyor. Sultan Murad 1535 yılında fethetmişti. Bu fetihte bir Genç Osman olayı, ya da efsanesi diyelim, vardır, o da unutulmamış. Osmanlı’dan önce Cengiz Han’ın torunu Hülagü’nün, Timur’un ve Tatar ordularının fetihleri var.

Kitap, ortalarına kadar oldukça özetlenmiş tarihi anlatımı sürdürüyor. Yine bu bölüm tarih üzerine sohbetlerimizde yararlanacağımız anekdotlarla dolu. Sonra XX. yüzyılın ilk çeyreğindeki Bağdat’a geliyor sıra. İşte bu kısımlar bir şehir monografisi şeklinde sürüyor. Yeni cadde, Mustansır caddesi, Reşid caddesi, Nasr ve Me’mun caddeleri, Saray caddesi; Mustansıriyye ve Mercaniyye Medreseleri, önemli çarşılar, köprüler, türbeler... Bağdat bir türbeler şehri; Abdülkadir Geylani, Bistami, Cüneyd-i Bağdadi’nin türbeleri. İslam tasavvufunun can damarları anlatılıyor. Hallac-ı Mansur’un hikâye edildiği bölüm soluksuz okunuyor. Velhasıl, eski olmakla birlikte edebi anlatımıyla bir şehir rehberi olacak elimizde. Halkının karakteristik özellikleri kılık kıyafetten söz sanatlarına varıncaya anlatılmış, bu da eklenince tanıtım derinleşiyor.

Bağdat üzerine daha geniş, güncel bilgileri içeren bir kitap çıkana kadar Emin er-Reyhani’nin bu kitabını tavsiye etmeye devam edeceğim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.