Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Kafatasımdaki işkenceci


Zayıf
Toplam oy: 1375
İşkencecinin Yamağı özellikle öykü okumaktan hoşlananlar için çok doğru bir seçim. Gizemli, çekici ve tekinsiz…

Akıl ve dürtü aynı kaynaktan doğar fakat bu kardeş oldukları manasına gelmez. Hatta akraba bile sayılmazlar çoğu kere. Akıl ve dürtü ancak birbirlerinden pek hazzetmeyen fakat gidecek başka yerleri de olmayan ev arkadaşları olabilirler ve beraber yaşamak zorunda oldukları evleri de tam olarak bizim kafatasımızdır.

 

O. Henry Öykü Ödülü sahibi John Biguenet’in kaleminden çıkan ve İşkencecinin Yamağı adı altında toplanmış öyküler tam da akıl ve dürtünün kesiştiği yerde, zihnimizin karanlık oturma odasında geçiyor. Kahramanlarımızın kimi yıllar yılı sinsi bir ur gibi büyümüş arzuları ile ahlaki değerleri arasında sıkışmışken, kimisi kişiliğinin altından dişlerini gösteren karanlık doğası ile yüzleşmek zorunda kalıyor. Bu öykülerde kahramanların ahlaklı, erdemli, ışıltılı olmaları gerekmiyor. Bu öykülerde kahramanlar daha ziyade özlerindeki dürtüleri ahlaklı ve erdemli olmak adına bastırmaya çalışan, dürtülerinin yarattığı suçluluk duygusuyla yanan, tekinsiz kimseler. Karakterlerin hemen hepsi kafataslarının içinde kendi işkencecileriyle yaşıyor ve bastırma çabaları ve suçluluk duygularıyla kafataslarındaki işkencecinin birer yamağı vaziyetindeler. Bu durum bana aynı zamanda kitaptaki öykülerden birinin adı olan İşkencecinin Yamağı’nın bir üst başlık olarak seçilmesinin tesadüf olmadığını düşündürüyor.

 

Kitap kimi uzun, kimi kısa on dört öyküden oluşuyor. Kısa öykülerden olan “Gül” yazarına O. Henry Öykü Ödülü’nü kazandırmış. Saplantılı bir özlemden yola çıkan bu öykü bir yönüyle de çok anlaşılır ve naif olmayı başarıyor. Saplantılı durumlar yalnızca bu öyküye has değil üstelik; isimsiz kahramanımız ne yapacağını bilemediği bir köle ile boğuşup dururken genç avukat Lagarde aşkı ve estetiği bir çamaşır leğeninde yıkanan minyatür bir kadında bulabiliyor. Gregory aşkı için omurgasını feda ederken Mr. Anderson mezarlıktaki o akşamüstünü bir türlü aklından silip atamıyor. Fakat eninde sonunda bütün karakterler ahlaki birtakım krizler yaşıyor ve kendi ikilemleriyle boğuşuyorlar.

 

Müşterek unsurlar

 

Öyküler yer yer başka müşterek unsurlar da içeriyor. Öncelikle bütün baş karakterler erkek ve erkeksi bir dil ve üslup hikayelerin geneline hakim. Bu durum ayrıca bütün olayların daha ziyade erkeğin perspektifinden anlatılması sonucunu da doğuruyor. Kendi adıma bu durumun beni rahatsız ettiğini söyleyemem. Ancak kadın perspektifinden öyküler de yer alsa seçkiyi zenginleştirir miydi, yoksa mevcut akışı bozar mıydı, doğrusu emin olamıyorum. Bu erkeklerin bir kısmının ortak noktası ise baba olmaları; "Gül", "Kızımla Öğle Yemeği", "Baba Olmak" ve "Açık Perde" çocuk sahibi olmanın (ya da olamamanın) türlü hallerini babaların gözünden önümüze sürüyor.

 

Öyküleri toplayabileceğimiz bir diğer üst başlıksa din. "Ham Ruh", "Ben Yahudi Değilim" ve "İşkenceninin Yamağı" okuru inanç ile ahlak arasında kimi yüzyıllardır süren tartışmalara sürüklüyor. Bir inanca sahip olmak, bir inanca mensup olmak, bir inanca hizmet etmek ya da bir inançtan faydalanmak… Bunların tümü de kahramanlarımız için geçerli. Basit bir adam vücudunda baş gösteren yaralarla sahip olmadığı bir inancın bir tür peygamberine dönüşürken, kimileri bir inancın mensubu olmadığı için sevinçle karışık bir utanç duyabiliyor ya da bir işkenceci Tanrı’nın önde gelen bir hizmetkarı kabul edilebiliyor. (Hele ki mevzubahis birtakım zındıklara işkence etmekse!) Bu üç öykünün bir diğer noktası ise inançlara savunucu değil, sorgulayıcı bir noktadan yaklaşması.

 

Öykülerin bir kısmıysa baş karakterleri bakımından benzeşiyor; "Benim Köle", "Sanat Eseri", "Gregory’nin Kaderi" ve "Hadi Yap" öykülerinin baş karakterleri arzuları, duyguları, dürtüleri ile ahlaki değerleri, mantıkları, sosyal konumları arasında sıkışmış genç adamlar. Bu genç adamların çoğu sefer arzuyu ahlaka ve duyguyu mantığa değişirken sosyal konumları konusunda bu kadar esnek olamıyorlar. Fakat asıl şaşırtıcı olan arzuları ve duyguları doğrultusunda hareket etmelerinin bir biçimde sosyal konumlarında iyileşmeye sebep oluşu.

 

Kitapta yer alan son öykü olan "Bir Daha Görünmezler" baş karakterinin de bir öykücü oluşu sebebiyle en çok dikkatimi çeken öykü oldu. Bu öykü genel yapısı ve yarattığı duygu itibariyle kitaptaki diğer öykülerden farklılaşıyor ve nedense yazarın kendi yaşamından bir anıyı biz okurlara sunduğu hissini doğuruyor. Bir öykü anlatıcısının kendisine öykü anlatmayı öğreten adama, babasına duyduğu derin özlem her satıra sinmiş durumda. Diğer on üç öykünün ardından duygu yoğunluğu yüksek bu öykü aynı zamanda bir kreşendo etkisi yaratıyor ve okura güçlü bir final hissi yaşatıyor.

 

Geneli itibariyle her biri birer mikro-roman sayılabilecek on dört güzel öyküden oluşan İşkencecinin Yamağı özellikle öykü okumaktan hoşlananlar için çok doğru bir seçim. Gizemli, çekici ve tekinsiz…

 

 


 

 

* Görsel: Burak Dak

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Testi içindekini sızdırır”

Mevlana

 

Çocuklar öldüğünde dünyadaki rüyalar da azalıyor olabilir. Dünya üzerindeki rüyalar azalınca da benim uyku sürem düşüyor. Testiyle bakışmamızın üzerinden tam 7 saat geçti. Tekli koltuğun karşısında kütüphanemin yanında, masamda üzeri başka çağlardan gelmiş gibi desenlerle bezeli bir testi bulunuyor.

 

“Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi.” 

-Theodor Adorno

 

Kahvenin anavatanı Habeşistan’dır. Efsaneye göre Khaldi adında Habeşli bir çobanın keçileri tatmıştır ilk olarak bu kara-kırmızı meyvelerden. Keçilerin kemirdiği çalı bir arabica ağacıdır aslında.

John Milton kendisine ölümünden sonra haklı bir şöhret kazandıracak Kayıp Cennet’i (Paradise Lost) yazmaya başladığında, artık tamamen kör olmuştu. Bu demek oluyordu ki, otoriteye başkaldırışın vücut bulmuş hali olarak addettiği Oliver Cromwell’in mezarından çıkarılıp yargılanışını, vücudunun paramparça edilip kafasının kazığa oturtuluşunu asla görmedi.

Fransa’nın Paris kentinde 1396 yılının ekim ayında kiliselerin çanları kent sakinlerini uzun sürecek bir yasa davet için hiç durmamacasına çalıyordu. Kral VI. Charles dâhil herkes şiddetli bir mateme tutulmuş; Valois Hanedanı’nın amansız düşmanları bile ‘Son şansımızı yitirdik… Şimdi neler olacak?’ diye titrek mum alevlerinin eşliğinde sabahlara dek düşünüyordu.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.